Edebiyat Dersleri, Julio Cortázar
Cortazar'ın hayranı olarak heyecanla giriştim bu kitaba. Fena da değil ; ne var ki çok uzun anlatılar, hikayeler söz konusu. Tüm bunlar da normal; sonuçta gerçek derslerin dökümleri bu metinler. Soru-cevap kısımları ilgi çekiciydi, keşke daha çok olsaydı.
Cortazar'ın oyun kavramına bu kadar önem verdiğini bilmiyordum, Oğuz Atay da öyleydi. Ben kendi adıma oyunu gerçek hayatta çok sevsem de edebiyatta tuhaf buluyorum -ya da ilgimi çekmiyor diyelim.
Kitabı bir yerden sonra atlaya zıplaya okumaya başladım. Derslerin hemen tümü Latin Amerika edebiyatı üzerinden tartışılıyor. Cortazar bir hoca olarak nasıl tam çözemedim, ama inanılmaz kibar bir insanmış, belli. Nabokov'un edebiyat dersleri ile kıyaslamak doğru mu bilmem, ama gene de Nabokov'la başlamakta fayda var bu işlere...
***
Denemeler, Francis Bacon
Üçte birini filan okuyup bıraktım. Bana kattığı hiçbir şey olmadı. Montaigne'in denemeleri ile bunu kıyaslamak bile anlamsız. Rahmetli dedem kuru bir üslupla bana nasihatlarda bulunuyor gibi bir şey. Ne ilginç bir alıntı, ne hoş bir anekdot... Hiçbir şey yok. Hz Muhammet'in "(Hira) dağı bana gelmezse ben ona giderim" lafına dair Bacon'ın yaptığı istihza dışında aklımda da hiçbir şey kalmadı.
***
Denemeler, Michel de Montaigne
Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde - üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.
Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.
Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan...
O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."
"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."
Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.
Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.
Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.
***
Pyongyang: Kuzey Kore'ye Bir Yolculuk, Delisle
İlk defa bir Delisle çizgi romanı okudum; güzel, epey hoşuma gitti. Bir sonrakinde çizerin Burma’ya yaptığı seyahati okumayı düşünüyorum; amma değişik ülkelere gitmiş adam...
Bugün Beşiktaş'taki Arka Bahçe kitapevinden aldım, akşama bitti. Çizgi roman okumak zevkli ama hissiyat olarak biraz pahalımsı bir şey. Şöyle ki, hallice bir para veriyorsunuz ve bir-iki saat içinde bitiveriyor. Kitap iyi ama ; dışarıya feci halde kapalı bu ülkeye dair güzel gözlemler var içinde. Bana en ilginç gelenlerinden biri takvim sisteminin devlet başkanının doğumu ile başlıyor olması. Tam bir delilik. Diğeri de parti-devlet propagandasının yapıldığı levhaların pirinç tarlalarında dahi asılı olması. Türkiye de kurucu lider portre ve heykellerinde zirveyi yoklayan bir ülke, malum; aklıma bu geldi...
Çizgi roman tekniği açısından ise, Delisle’nin günlük hayatın içinde mırmır takıldığı kareleri, her şeye ciddiyetle eğilmiyor oluşunu sevdim. Benzer ülkelerde bir süre yaşamış biri olarak o sıkıcı otel hayatını filan epey gerçekçi anlattığını söyleyebilirim. Genel olarak keyifle yazılmış bir kitap; iç karartıcı değil, Kuzey Kore'nin aksine...
***
Okuyucu, Bernhard Schlink
Baştaki bazı kısımlarını bir miktar beğendiğim için devam edip tamamladım. Sonlara doğru iyice 'büyük hesaplaşma' kitabına dönüştü, ve çok sarktı. Yazarın dikkatli, özenli, ve matematiksel üslubu (buraya bir psikolojik analiz, şuraya bir betimleme) derinde bir yerlerde beni rahatsız etti. İnandırıcılığı sıfırdı bana göre. Çok iyi bir öğrenci kitabı gibi. Neden bu kadar beğenildiğini çözemiyorum. Roman bu değil. Olmamalı.
***
2020
Kara Güneş, Hilmi Yavuz
Hilmi hocanın makalelerinden oluşan biraz eski bir kitap. Meğer yıllar önce okumuşum bunu, ortalarda altını çizdiğim satırları görünce anladım. Hiç hatırlamıyorum oysa. Neyse, yeni bir okuma gibi oldu benim için.
Hilmi hocanın her kavramı tam bir netlik kazanana değin açıklıyor olması bazen bunalttı beni, ama genel olarak çok zevkle okuduğum, hiç düşünmediğim derin mevzulara el atan bir kitap oldu.
Şiir, felsefe ve edebiyatın hemhal olduğu tüm o güzel makalelere selam olsun; yine de onları bir yana bırakarak birkaç ilginç konuya odaklanmak, ve notlarımı paylaşmak istiyorum. Çoğu alıntı, aralarda benim yorumlarım var.
İlki 'Heidegger, Şiir ve Kutsallık' ile başlayan ilginç tartışma. Heidegger'in dil ile kutsallık arasında birlik arzusunun şiir aracılığıyla gerçekleşmesi olarak yorumladığı bir Hölderlin dizesiyle başlıyor konu. Dize de şu : "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözüm olsun benim!' Heidegger şiiri yanlış yorumluyor ve şöyle anlıyor "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözümdür benim!" Heidegger şiiri Hıristiyan ilahiyatı bağlamında okuyor. Şu var : Heidegger dizeyi böyle okumakla 'Varlık'ın dolayımsız kavranışının kutsal olanla söz arasında kurulan bağıntı ile gerçekleştiğini göstermek istemiş oluyor. Şurası çok önemli : Söz ve kutsal olan başlangıçta Bir'di; bu birliği yeniden ancak şiirsel söz kurabilir! Heidegger Hölderlin'i böyle anlıyor.
Peki İslam'da kutsal olan ile söz arasındaki bağıntı nasıl? Bu problematik de inceleniyor. İslam'da söz ile Allah arasındaki bağıntı Vahiy'le kurulmuştur: Heidegger'in Hıristiyanlık bağlamında yapmaya çalıştığı, İslam'da Vahiy'le kurulmuş olan Söz ve Allah ilişkisinin Hıristiyanlıkta şiirsel sözle kurulabileceğini ortaya koymaktır! Benim ilave etmek istediğim şu : Bunun sebebi de İncil'in doğrudan Allah kelamı olmayıp insan elinden geçmiş olarak bize ulaşmasıdır.
İkinci bir tartışma da 'Kur'an ve Roman' konusunda. Eagleaton Müslüman toplumlarda romanın ortaya çıkmamasının sebebi olarak (Edward Said'den yararlanarak) Kuran'ın 'baba' metin rolüyle sonraki metinlerin tümünü iğdiş etmiş olmasını gösteriyor. Yani tüm diğer metinler Kur'an'ın ilksel otoritesi altında kastrasyona uğratılmış şekilde varolmak zorunda kalmıştır. Said daha farklı bir şey söylemiştir oysa : Ona göre, Müslüman toplumlardaki İ'caz geleneği Kur'an'ın bütün diğer metinleri iktidarsız kılan bir tekilliğe sahip olmasına yol açmıştır. İ'caz basitçe Kur'an'ın sözsel muhteşemliği demek. Söz, söyleyiş ve anlam bakımından bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir. Akla gelen soru ise, bu geleneğin romanın önünü kapatırken neden şiiri etkilemediğidir. Bunu da ayrıca düşünmek gerekiyor.
Son notum yine Eagleton'dan : Rüya dili ile şiir dilinin 'bilinçdışının bir dil olarak yapılandırılması' bağlamında benzerliği.
***
Matematikçi Portreleri, Ali Nesin
Matematik Dünyası dergisindeki makalelerin toplamı.
Aralarda birden Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan şiirler çıkıvermesi bana çok anlamsız geldi; bağlamdan kopmama sebep oldu bunlar. "Neden ki??" diyesi geliyor insanın. Samimiyet dozunun bazen iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Yine de zevkle okudum.
Riemann, Paul Erdös, Gauss ve Serge Lang'a daha detaylı bakacağım. Leonhard Euler ise bir efsane zaten.
Aklımda kalacak cümle ise sanırım şu olacak: Herkes çocukluğu kadardır.
***
Matematik Belası Üzerine, Bekir S. Gür
Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri. Nesin Vakfı'ndan sipariş etmiştim. 1.5 günde bitirdim. Matematik felsefesini ele alan makalelerden oluşan, birkaç çok önemli matematikçinin de kısa ama güzel özetlenmiş biyografilerinin bulunduğu, bana çok iyi gelen bir kitap oldu bu.
Başlardaki "Matematik Belası" Üzerine adındaki makalelerde yer alan Avrupamerkezcilik karşıtı fikirlerde yazarın bir miktar ileri gittiğini düşünüyorum; daha dengeli ve anlama odaklı olabilirdi sanki. Doğu'ya matematiğe katkı konusunda hak ettiğinden daha fazla değer atfettiği fikrindeyim. "Matematikçi bir Cemil Meriç mi okuyacağım?" endişem boşa çıktı, sonrasını çok sevdim. Yazarın kavramları açıklayan, matematiğe yakın olmayan okuru da kapsamaya çalışan tarzı hoşuma gitti.
Çok sayıda paragraf ve cümlenin altını çizdim, hepsini buraya aktarmak zor bir şey; yine de kendimce en önemlilerini not etmek istiyorum :
Platonculuğun çekirdeğini matematiksel nesnelerin... bağımsız olduğu görüşü oluşturur.
Heidegger : Matematiğin niçin var olduğu? sorunu.
Aydınlanma düşünürleri, düşünceyle matematiği eşitlediler. Böylece matematik mutlak otorite haline geldi. (Bu da en sonunda otoriter bir zihniyete evrildi. H.S.)
Aristo, anasının (Platon) memelerini kuruttuktan sonra ona tekme atan bir taydır. (Cemil Meriç)
Dasein ile Descartes'ın düalizmi (düşünen özne versus üzerinde düşünülen nesneler) tamamen karşıt fikirlerdir. Heidegger'in Descartes eleştirisinin kökeni, modern dünyada her şeyin ölçüsünün hesapsal olana indirgenmesi ve bunun doğurduğu sorunlardır.
Leibniz 0'ı yokluk, 1'i ise Tanrı olarak yorumlamıştır. Yeni Platoncu ve sayısal gizemci öğretileri izleyen Leibniz'e göre her şey 1'den yani Tanrı'dan sudût etmiştir (taşmıştır).
Leibniz kimi yerlerde sonsuz işlemleri Tanrı'nın dahi yapamayacağını söylemiştir.
Descartes ve Kant gibi düşünürlerde felsefi ifadesini bulan Galileci bilim, doğanın ontolojisini yaşam-dünyasını oluşturan tarih ve kültürden bağımsız olarak bilimsel kuramlar yoluyla keşfetmeye çalışır.
Araştırılacak / okunacak : Öklid geometrisi ile Lobatchevsky geometrisi farklarına bakılacak + Hadamard'ın "Matematiksel Alanda İcadın Psikolojisi" kitabı okunacak.
***
Combray - Swann'ların Tarafı, Adaptation graphique by Stéphane Heuet
Üstadın külliyatını okuyamayacağımı bildiğim için (denedim, olmadı) zamanında teselli kabilinden bunu almıştım. Tabii ki hemen okunuyor, ama şu var : Çok güzel çizilmiş, özetlenmiş, romanın edebi ruhu -olabildiğince- korunmuş bir çizgi roman. Çok beğendim. Diğerlerini de alayım dedim ama tükenmiş maalesef.
***
Kaygının Anlamı, Rollo May
Son derece değerli bir kitap. İçerikteki meselelerin bir kısmını biliyordum, bir kısmını ise yeni öğrendim. Kierkegaard ve Pascal okuyacağım; ayrıca Sullivan da çok önemli bir isim, bunu anladım. Rönesansla beraber dinden uzaklaşıp bireyleşen modern insanın daha kaygılı bir hayata mahkum kalması önemli bir konuydu, oralardan epey bir şeyler öğrendim. Kapitalizm ve rekabet tabii zaten bilinen bir şey bu bağlamda. Kaygının sıfırlanması da iyi değil, çünkü ileri götüren bir motor aslında dengeli tutulabilen bir kaygı. Tabii kaç kişi bunu başarabiliyor, o da ayrı mesele... Fazlası ise psikoza sebep oluyor, kötü. İğdiş edilme denen nanenin ne olduğunu en sonunda anladım : Kendini yetersiz hissetme duygusu, esasen. Kaygıyla nasıl baş edebiliriz peki? Çalışarak, iş yaparak, üreterek ve farkındalığımızı arttırarak. Zor işler...
Fromm'un tespitleri de çok önemliydi; May'in büyük saygısı var bu isimlere.
Çevirmenin ismini kapağa koymamışlar, yayınevine mail atarak bu durumu protesto ettim. Çeviri fena değil, baskı da özenli sayılır.
***
Fullmetal Alchemist, Vol. 1, Hiromu Arakawa
Bu manga işi biraz çocuklara dönük olsa da ikinci (ve son) kez şans vermek istedim. İlk macera fena değildi, biraz felsefi kırıntılar bile vardı. Diğer maceralar ise bildik hikayeler...
***
Bir Avuç Toz, Evelyn Waugh
Roza Hakmen çevirdiği için hevesle giriştim bu romana. İlk yüz sayfa filan muhteşemdi, tam da okumak istediğim türden enerjik, lafı uzatmayan, hareketli bir roman. Sonrasında birden ipler koptu ve koca roman tesbih taneleri gibi dağılıverdi. Çok şaşırdım açıkçası, sanki yazar kalemini bir başkasına vermiş gibiydi. İnandırıcılığı, gücü, enerjisi yok oldu romanın. Tuhaf.
***
Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence, Aliza Marcus
http://www.altinicizdiklerim.com/ diye bir site buldum. Burada 200-300 sayfalık kitapların 30-40 sayfalık 'alıntı özetleri' var. Yani, okuyan kişinin uygun bulduğu alıntılardan oluşan metinler. Öznel yorumlar yer almıyor. Oturup da okumayacağımı bildiğim, ama ilgimi çeken kitapları buradan bulup okuyorum (uzun bir makale gibi esasen). Marcus'un kitabı da onlardan biri. Düşündüğümden daha nesnel anlatmış PKK'yı, özellikle Öcalan'ı. Nedense basında okuduğum yorumlardan aklımda biraz pro-PKK kalmış bu kitap; ama öyle değil.
***
Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper
Çok güçlü bir kitap. İlk defa Platon'u tam olarak anladım. Problem şu : Acaba doğru mu anladım? Popper tarihsicilere nefretini kusarken Platon'un elini kolunu da hızardan geçirmiş gibi geliyor bana. Sanki kantarın topuzunu kendi duygusallığı sebebiyle kaçırmış, bu da kitabı zedelemiş. Çok not aldım ama buraya koymaya üşeniyorum şimdi. Ana fikri anladıktan sonra 50. sayfadan itibaren sıkılmaya başladım. Gel gör ki, tamamlamak da istiyorum, ne yapacağım? İmdadıma şu yeni oyuncağım yetişti : http://www.altinicizdiklerim.com/ Burada ilk cildin 30 sayfalık "alıntı özeti" var; tam benim aradığım! Bunu okudum, gayet de yetti.
Aklımda kalanlar : Platon formlar/idealar teorisini çürüyen Atina'ya karşı 'çürümeyen' bir tutamak noktası olarak düşündü. Bu analiz ise onu nerdeyse faşizan bir 'devlet' kurgusuna götürdü. Tüm bu süreçte iyi niyetli (ve hiç sadık kalmadığı) Sokrates'in fikirlerini de kendi totaliterliğine alet etti.
Bir kez daha anladım ki Antik Atina'dan bi tek Sofistleri seviyorum.
Çok çok iyi bir analiz için : the open society and its enemies: https://eksisozluk.com/entry/70838183
İkinci cildin tümünü alıntılardan okudum. Tamamen Marks'a ayrılmış. Onu Platon'u eleştirdiği kadar sert eleştirmediği gibi birçok yerde Marx'ın arkaplan görüşlerine katıldığını da görüyoruz Popper'ın. Bir örnek : "Türlü sözleri ve türlü davranışları gösteriyor ki, onu sosyalizmi kabul etmesine yol açan neden, bilimsel bir yargı değil, ahlaksal bir dürtüdür; ezilenlere yardım etmek, utanmazcasına sömürülen sefil işçileri kurtarmak isteğidir. Eminim ki, öğretisinin etkili olmasını sırrı bu ahlaksal seslenişindedir. Ve soyut olarak ahlakçılık taslamamış olması da, bu seslenişin gücünü pek çok artırmıştır."
En ilginç bulduğum yorumlardan biri, Marx'ın radikal görüşleriyle eski tip Hıristiyanlığı dolaylı yoldan reforme ettiği fikriydi.
Tabii çok şey var yazıp alıntılanacak, tıka basa değerlendirme ve analizlerle dolu çok iyi bir kitap. Öte yandan, bir miktar eskimiş sanki. Popper'ın 'heyecanlı' tutumu hem kitaba enerji veriyor hem de onun analizlerine bir miktar mesafeli bakmamıza sebep oluyor.
***
Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih, Martin Cohen
Tümünü okuyamadım. Filozoflara farklı bakayım derken biraz ölçüyü kaçırmış. Yine de Hegel'de filan ilginç kısımlar var. Değmez bence okumaya.
***
Edward W. Said İle Konuşmalar, Tariq Ali
Said'in dünyasına giriş anlamında fena bir kitap değil. Daha derinlikli olabilirmiş, ama rahat okunuyor. Uzun bir gazete söyleşisi gibi.
***
Death Note: Black Edition, Vol. 1, Tsugumi Ohba, Yuki Kowalsky (translator), Takeshi Obata (Illustrator)
İlk defa manga okudum, biraz da kızımla ortak bir şey daha olsun diye. Beğendim bunu. Tabii ki gerçeküstü öğelerin egemenliğinde bir metin; ama kurgusu, diyalogları zayıf değil. Klişeleri kullansa da tamamen onlara yaslanmıyor.
***
Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar, Melih Cevdet Anday
Çok sevdiğim Orhan Veli hakkında çok sevdiğim Melih Cevdet'in yazıları, anıları... İnsan daha ne ister.
Orhan Veli öyle iyi, öyle halkçı ve ama içine dönük biriymiş ki.. Ona hayrandım şimdi tapıyorum. MCA'nın onun ölümünden sonra yazdığı yazı 70 yıl sonra ağlatacaktı beni."
S. Eyuboğlu - N. Ataç ayrımı çok ilginç.
"Garip akımından ötürü tarihin içine girdiğimiz duygusunu ilk o gün yaşamışımdır. İnsan ne bilsin!"
Yalçın Armağan çok değerli bir şiir eleştirmeniymiş, tanımıyordum.
“Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.”
Hasan Ali Yücel, aynı kızı sevdiklerini dizelere döktükleri bu şiirin üstüne şunu sorar : “Peki, neden birbirinizi öldürmüyorsunuz?”
Aristo'ya göre, şiir, şair kendi anlatırsa "lirik" (Sofokles), bir başkasını konuşturursa dramatik, hem kendi anlatır hem başkasını konuşturursa "epik" şiirdir (Homeros)."
***
Bunu Herkes Bilir: Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar, Emrah Safa Gürkan
Yorum yazabilmek için "okudum" diye işaretliyorum. 30. sayfa civarı bıraktım.
Emrah hoca çok hızlı konuşan bir insan, eyvallah. Ancak, bir metin, özellikle bir tarih metni 'hızlı' olarak yazıldığında, yani kendi iç ritmi açısından, okunması çok güçleşiyor. Oradan oraya zıplamalar, iç sesini bize yansıtmalar, samimi bir metin oluşturma adına dağılmış bir konu... Hiç beğenmedim ya.. Odaklanamıyor insan. Beğenmediğim için de üzüldüm açıkçası, epey hevesle almıştım bu kitabı.
***
Söyleşiler, Nuri Bilge Ceylan, Mehmet Eryılmaz (Editor)
Nuri Bilge'nin esasen bir filozof olduğunu düşünüyorum artık... İnsan denen muammaya kafa yoran herkesin onun filmlerini izlemekle yetinmeyip bu söyleşi kitabını da okumasını öneririm. Yaşamın ve ruhların gri alanlarına odaklanmış biri NBC; gerçekçi, anlama odaklı ve samimi bir sanatçı. 'Düşüncelerini bir çekiç darbesi gibi kesin ve net söylemek zorunda olmayan' biri.
Notlar :
Kadınların zaaflarına, feminizme bakışına dair bölümü özellikle beğendim.
"Bütün güvenilirlik, rahat bir vicdan ve gerçeğin bütün kanıtları sadece duyular aracılığıyla elde edilir". Nietzsche.
Kim Ki Duk : Arirang, Taylandlı A Weerasethakul, Drejan Omirbaev, Tsai Ming-liang.
Pire Dayı ot biçerken yorulduğu anda kendini tarlaya bırakıvermiş gibiydi. Tam anlamıyla hak edilmiş bir uyku gibi görünüyordu.
Fatih Özgüven'in Kış Uykusu'na dair yazısı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fa...
Çehov : Karım, Yolda, İyi İnsanlar. Karakterler : Dimov, Astrov.
Brendel'in Schubert yorumu. https://www.youtube.com/watch?v=Il6-l...
Kapadokya : The name derives from Old Persian and means either "land of the Ducha/Tucha" or "land of the beautiful horses".
***
Adam Smith'in Yemeğini Pişiren Kimdi? - Ekonomide Kadının Görünmez Eli, Katrine Kielos
Burası 'yarısına kadar okuyup elimden fırlattığım kitaplar' mezarlığı oldu. Bir sorun var, bende mi kitaplarda mı, çözemedim. Yani mesela bu kitap. İyi başladı, ilginç fikir... Ne var ki, ilerledikçe yazarın barutunun tükendiğini ve Post-Express'teki metinler gibi bildik anti-kapitalist, sol söylemlere geçtiğini görmek hayal kırıcı oluyor. İşte bu kolaycılık. Söylemlerde ciddi haklılık payları yok mu, var, ama bir kitapta da bunları okuyor olmak istemiyor insan; biraz çocuk yerine konulmuş hissediyor kendini. Her neyse. Önermiyorum, gerek yok.
***
Roman Gibi, Sabiha Sertel
Okuması zevkli değil. Gereksiz detaylarla dolu; üslubu kuru ve didaktik. Yarısında bıraktım.
***
Basit Yaşam Sanatı, Shunmyō Masuno
Güzel tavsiyeler var, yine de bir broşür boyutunda olabilirmiş.
***
Erteleme Sanatı, John R. Perry
Okuduğum en komik 'Kişisel Gelişim' kitabı -bu kitaba bunu demek bile gülmeme sebep oluyor. Bayıldım. John baba aslında bir felsefe profesörü, ve süper bir yazar. Güzel olan da komiklikte duracağı yeri biliyor olması. Uzun bir makale tadında kitap, hemen bitiyor. Güm diye çarpmıyor insanı, ama zaten öyle kitaplar da bence bir işe yaramıyor o kadar. Tavsiyeler de gayet iyi.
***
Öyküler, Anton Pavloviç Çehov
Benim okuduğum Epsilon'un bastığı o dandik, küçük kitaplardandı... Yine de, çevirisi fena değildi. İlk defa birkaç Çehov hikayesini topluca okudum, bir kitap formatında. Çehov'un sakinliği, dinginliği, detaylardaki, tasvirlerdeki rahatlığı tam bana göre. 'Oyuncak Köpekli Kadın' da var içinde, meşhur hikaye. Muhteşem bir yazar gerçekten; kül altındaki kor, dedikleri gibi. Bayıldım.
***
Chess Fundamentals : A Primer of Chess, José Raúl Capablanca
İlk kısmı daha güzeldi; oyunlarının olduğu bölüm biraz sıkıcıydı. Zaten esasen biraz da aşılmış durumda Capa artık...
***
Zaman Tüneli, John Fowles
Ciddi bir kısmını atladığım bir kitap oldu. İlk bölüm (yazarlık vs) haricinde ne yazık ki İngiltere ve Fransa dışındaki insanların pek dahil olamadığı konuları ele almış Fowles. O ilk kısım güzeldi; Harold Pinter'ın altını çizilmesini, Adsız Ülke'yi Fowles'un da çok beğeniyor olmasını sevdim. Kafka'yı ayrıntılı bir şekilde incelememesine, ve buna da kafayı takmamasına şaşırdım. Fowles çok 'İngiliz' geldi bana daha yakından tanıyınce. Açıkçası bu kitaptan önce ona hayrandım, şimdi biraz azaldı bu hayranlığım, neden bilmiyorum. Okuma deneyimi olarak, eğer (düşük bir ihtimalle) ilgilendiğiniz bir konuda yazdıysa güzel; diğer metinler ise çok fazla bilmediğimiz referanstan dolayı okunması zor metinler.
***
Paris Yazıları, Melih Cevdet Anday
Son kısmı güzeldi. Özellikle Picasso, Dali ve Sartre'dan bahsettiği, kendi fikirlerini uzun uzun yazdığı kısımlar. Bunlar okunsa yeter sanıyorum. Picasso'nun geçmiş bütün sanatları kucaklamaya çalıştığına dair iddiası ilginçti, hoşuma gitti.
***
Biricik Hikaye, Julian Barnes
Bitiremediğim bir kurgu eser daha... Akıl vermelerle dolu, 'imbikten geçirilmiş cümleler' kurmaktan kaçınamayan bir yazarın gayet enerjisiz romanı. Birkaç güzel laf yok değil, ama değmez.
***
Tartışmalar, Jorge Luis Borges
Daha önce hiç Borges okumamıştım (evet, utanç verici). Gençken yazdığı deneme, makaleler toplamı bu kitap. Önemli bir kısmı ilgimi çekmedi, çünkü o dönemki Latin Amerika meselelerini filan anlatıyor. Felsefe ve Walt Whitman ile ilgili olanlar hoşuma gitti.
***
Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Peter Handke
aslında yarıda bıraktım. sıkıldım. arka kapaktaki yazı çok güzel ama..
***
Conversations with Vladimir Nabokov, Robert Golla
fena değil. epey tekrar var.
***
2019
Kelliğe Övgü
Pek gereksiz bir kitap. Sunuş yazıları için belki..
***
Sözden Kalanlar, Y. Hakan Erdem
Başta biraz tekrar olsa da sonra uçuyor söyleşiler, çok beğendim.
***
Bir Kapıdan Gireceksin: Türkiye Sineması Üzerine Denemeler, Umut Tümay Arslan
Makaleler toplamı. Fena değil.
***
The Lives and Opinions of Eminent Philosophers, Diogenes Laërtius
Önemli bir kitap elbette ama sıkıcı çoğu yeri..
***
Batı Felsefesi Tarihi, Ortaçağ, Bertrand Russell
Averaj
***
Bütün İnsanlar Kardeştir, Mahatma Gandhi
Yarıda bıraktım. Gandhi'nin kişisel fikirlerine saygım azaldı ya.. Keşke okumasaydım.
***
Sokak Kadınları, Kate Millett
J dışındakilerin anlattıklarını okumaya değmez. Eski bir kitap tabii, zamanında etkili olmuştur, ama artık değmez okumaya..
***
Zor Sevdalar, Italo Calvino
Yarısını okudum. Sıkıyor beni Calvino.
***
Nietzsche Bu İşe Ne Derdi? En Muhteşem Filozoflar Gündelik Sorunlarınızı Nasıl Çözerlerdi?, Marcus Weeks
Tekrarlar içeren gereksiz bir kitap.
***
2018
Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, Élisabeth Roudinesco
Bitirdim. Kısa bir kitap, ama okumam biraz uzun sürdü. Roudinesco Lacan'ı sevgi dolu, ama gayet nesnel bir şekilde ele almış. Özellikle son dönemine dair eleştirileri oldukça sert.
Notlarım şöyle :
... psikanalizi felsefe tarihi içine yerleştirdi.
... halk sağlığı alanına gerçek bir ilgisi vardı.
... Freud kadar Darwinci olan Lacan...
Lacancı perspektiften ayna evresi ruhsal, hatta ontolojik bir operasyona dönüşüyor, insanda varlığı da bu operasyon sayesinde kendi benzeriyle özdeşleşerek oluşuyordu.
...özne-ben'in işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi.
...böylece fenomenolojide temellenen varoluşçu bir özne anlayışından sıyrılarak, öznenin haberi olmadan kendisini belirleyen simgesel bir işlev içerisinde, yani dil içerisinde oluştuğu düşüncesine dayanan yapısal bir bakış açısına geçiyordu.
Ona göre cehennem başkaları değildir, çünkü kimliğe ulaşmak Yasa tarafından dolayımlanmış bir başkasıyla ilişki kurmayı varsayar daima.
Foucault, 1981'de Sarte ve Lacan'ın bir yerde "birbirlerine alternatif" iki çağdaş olduklarının altını çizer.
Sürekli olarak kendinin buluşu olan bu üç öğeyi gündeme getiriyordu : imgesel, simgesel, gerçek.
Hakikatin hiçbir zaman bütünüyle söylenemeyeceğini, yoksa ortaya bir saydamlık diktatörlüğü çıkacağını biliyordu.
O yıl felsefe tarihinin en güzel metinlerinden birinin muhteşem bir yorumunu sundu : Platon'un 'Şölen'iydi bu.
Klinik bakış açısından ele alınırsa kaygı, hastalık şeklinde yaşandığında, özne ancak bu travma yaratan gerçekten kendini ayırıp hayal kırıkılığına kaynak olan eksiklik dehşetine karşı mesafe alabilrse kaygıyı aşabilir.
Fredu'un özgürlük teorisinin temeli budur zaten : kaderin varlığını kabullenip ondan sıyrılabilmek.
Psikanaliz bir bilim değil, insanlık durumunun felsefi bir antropolojisidir.
Bir keresinde dağda geçirdiği tatilden hoşnut kalmayınca şöyle demişti : "Kış sporları orta sınıfın yaşlıları için bir tür toplama kampı".
Ölümünden sonra en Lacancı gazete olan Libération onu çok güzel uğurladı : "Herkes gibi Lacan da ölü taklidi yapıyor".
***
Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır, Julia Kristeva
Bitirdim ama hiçbir şey anlamadım. Kristeva'nin erken döneminde yazdığı bir kitap bu sanırım... Havali olsun diye mi nedir, karmakarışık ifadeler, ve hızla geçilen değerlendirmeler. Çeviri de iyi halbuki...
***
Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler (E. Levinas, M. Schneider, M. Serres, L. Irigaray, M. Le Doeuff, J. Derrida), Raoul Mortley
Çok begendim. Özellikle Iriagaray ve Derrida ile yapılan söyleşileri.
Levinas'ın 21. yüzyılda Talmud, Tora üzerinden etik ve öteki bağlamında da olsa Tanrı'yı diriltme çabalarını şaşkınlıkla okuduktan sonra nihayet muhteşem bir yazı (söyleşi vermeyi reddetmiş) ile karşılaştım.
Irigaray beklentileri boşa çıkarmayıp topu lamba gibi doksana asan bir metin yazmış.
Daha önce 'Feminist Teori'ye Giriş' kitabında onun dediklerini çok da fazla anlamamıştım, zaten bu Lacan'cı imgesel/simgesel meselesi de yeni yeni kafama oturuyor. Ancak, burada, Irigaray'ın dildeki cinsiyetçi yapıya dair söyledikleri zihnimi çok açtı. Mesele 'bilimadamı değil bilim-insanı diyelim'den öte bir şey. He/she diye şirket dünyasında sözümona eşitlikçi olmaya çalışmak filan da değil. Yapısal olarak, gramer olarak dilin eşitleştirilmesinden bahsediyor Irigaray! Bir yerde, bunun bir devrim çağrısı olduğunu düşünüyorum.
"İnsan türü sözdizimi kurallarının öncesiz-sonrası ve değişmez olduğunu düşünme eğiliminde. Bu toplumsal değişme korkusunun bir parçasıdır. Nietzsche'nin dediği gibi, gramere inandığımız sürece Tanrı'ya da inanacağız."
"Cinsel özneler olarak kadın ve erkek dünyayı eşit koşullarda yaratmamaktadır. Bu, yalnızca dilin dönüşümüyle olanaklı olabilir. Dişil cins, bugün, eril adlar tarafından, az ya da çok, asimile edilmiştir. Kadın olmak, bir erkek olmamak demektir."
"Dilsel normları (norm demeyip düzgü düzgü diye beynimi şişiren çevirmene selâm olsun) oluşturan üretim ve iletişim araçlarında yapılacak yeniden düzenleme ve devrim olmadan toplumsal adaletsizlikten kurtulmanın olanaksız olduğunu kavramak önemlidir."
"Var olan simgesel süreç içerisindeki kadınların bilinçsiz yabancılaşmalarının bir işareti olan bu şeyler...." Simgeseli bu kadar iyi 'gösteren' az cümle var, en azından benim için.
Ve son olarak :
"Kültürümüz, kadınlarınkiyle erkeklerin dünyası arasında kamusal ve kültürel bir ittifak kurmayı başaramazsa, erkekler arasındaki, erkekle doğa arasındaki öncesiz-sonrasız savaşı daha fazla taşıyamaz."
Muhteşem bir makale.
***
Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının, Şeyhmus Diken
Bir iki saat içinde bitirdim kitabı... Ahmet Oktay'ın yıllar önceki 'Karanfil ve Pranga'sından sonra Ahmed Arif hakkında okuduğum ikinci kitap. Açıkçası, çok zayıf. Makale gibi bir şey ; yine de, İletişim'in koca şair için böyle bir jest yapmasını beğendim.
Ümit Fırat, Beşikçi ve Ahmed Arif'in bu denli yakın olduklarını bilmiyordum. Cemal Süreya'nın "ezberindedir dağlar" isimli yazısını internette bulamadım, gidip 60'ların Soyut dergisini satın almam gerekecek, çok istiyorum o yazıyı okumak...
Cahit Sıtkı'nın (ki o da Diyarbekirlidir) "Otuz Üç Kurşun' şiirini defalarca okutup hüngür hüngür ağladığını okumak beni de duygulandırdı.
***
Karakter Aşınması, Richard Sennett
Çok sağlam bir kitap. Daha sonra hakkında uzun yazmak istiyorum.
***
Emmanuel Levinas ile Söyleşi: Yüz Fenomenolojisinden Kopuş Felsefesine, 1983-1994, Michael de Saint Cheron, Işık Ergüden (Translator)
Talmud ve devamını okumadım artık.. Bu kadar metafizik (meta-etik) felsefe bana fazla geldi.
Esasen Varlık ve Zaman'a bir cevap gibi geldi bana hocanın felsefesi.
Söyleşilerde ilgimi çeken bölümler aşağıda. Tümü alıntı.
Mantığa karşı olduğumu söylemiyorum ama bunlar matematiksel olmayan küçük uzantılardır ve insan topluluğunun varlığını gerektirir.
Felsefe Heidegger'in düşündüğü gibi varlığı unutmuş ve ontolojinin anlamını yitirmiş midir yoksa Levinas'in düşündüğün gibi İyi'yi unutmuş ve anlamını yitirmiş midir?
'Olmaktan başka türlü'den Batı felsefesinin temellerini sorgulayarak 'Düşünmekten başka türlü'ye geçilir, buna 'meta-etik' adı verilebilir.
Levinas Platoncudur ; varlığın ötesindeki bu İyi'yi bizzat felsefenin temeline yerleştirir. (Ben Aristocuyum H.)
***
Conversations with Zygmunt Bauman (Polity Conversations), by
Zygmunt Bauman, Keith Tester
Kitabın çoğunu tarama yöntemiyle geçtiğimi söylemeliyim. Düşündüğümden daha geveze, çok bildik fikir ihtiva eden ve beni tatmin etmeyen bir kitaptı. Ne kadar çok Levinas atfı var! Dönüp onu okumak daha iyi olacak.
《"Tanrı parçacığı" Zygmunt Bauman'ın Levinas okuyuşunda fark edilir biçimde eksik. Bauman dini ontolojik güvenlik arayışının bir parçası olarak görüyor.》
"Ahlak ontolojiden önce gelir." Levinas.
"Yoksullar zenginlerin zalimane standartlarının hakim olduğu bir dünyada yaşıyorlar ve bu sizin düşündüğünüzün aksine yoksulları gerçeği bütün açıklığıyla söylemekle sahip olabilecekleri küçücük bir şanstan mahrum bırakmakla kalmayıp incinmeye aşağılanmayı ekliyor. Burada Richard Sennett'in 'sınıfın gizli yaraları' ifadesini de unutmayalım." (less)
***
Sesin Rengi, by Roland Barthes
Ahmet Nüvit Bingöl (Translator)
Barthes müthiş bir adam, çok derin ve aynı zamanda duygularını da rahatça açabilen bir göstergebilimci. Bu söyleşilerden aklımda kalan ilk şey, esasen, arzu'nun moderniteden kovulmasına itiraz olacak. Bazı söyleşiler fena zorladı beni, bazıları ise muhteşemdi.
"Belli bir tarihsel durumda bütün aydınlar sınıfı -eğer savaşmıyorlarsa- potansiyel olarak dandidir."
"Roland Barthes için yaşama elverişli yer farklı değerlerle temsil edilir. Örneğin rahatlık, bir yapıya sahip olma, yazmaya olanak verme, anarşist yani hiyerarşiden arınmış olması, herkesin arzusunun birlikte var olabilmesi ve son olarak alışkanlık ile sürpriz arasında bir denge sağlaması."
"Amatör kavramı çok önemli. Amatörün durumunun olağanüstü faydası imgesel narsisizm içermemesidir. Amatör olarak bir çizim veya boyama yaparken imago ile yani bir çizim veya resmi yaparak kendimize dair vereceğimiz imge ile ilgilenmeyiz. Dolayısıyla bu bir özgürleşme, neredeyse uygarlıktan özgürleşmedir. Fourier tarzı bir ütopyaya dahil edilebilir. Varlıkların başka varlıklarda uyandıracağı imgeyle ilgilenmeden hareket edeceği bir uygarlık."
"Sözümüz özellikle uluorta konuşurken ağzımızdan çıktığı anda teatraldir."
Lacan ve Barthes şöyle düşünüyor: Insan simgeseli oluşturmaz, simgesel insanı oluşturur. Insan dünyaya dahil olduğunda zaten var olan simgeselin içine girer, simgesele girmezse insan olamaz.
"Kendimizi sıfatlarla düşünemememizin yanı sıra bize uygulanan sıfatları da asla doğrulayamayız. Bunlar bizi dilsiz bırakırlar."
"Dolaşı arzu'nun seyahatidir. Kendi arzusuyla ilişkili olarak tetikte, arayış durumunda olan bedendir. Ayrıca dolaşı karşılaşmaya "ilk kez"e vurgu yapan bir zamansallıktır. Sanki ilk karşılaşma işitilmemiş bir ayrıcalığa sahipmiş gibi : Her türlü tekrarın dışında olma ayrıcalığı."
"Fransa'da bugün etrafıma baktığımda asıl meselenin baskıdan ziyade keyif dürtülerinin eksikliği olduğu izlenimini ediniyorum. Psikanalizde buna 'arzusuzluk' -aphanisis- denir."
**
Sonsuzluk ve Bir Günlük Sonsuzluk ve Bir Günlük Ya, Allah günah yazmasın, ilk 50 sayfadan sonrasını scan ederek okudum. Sıfırdan bir senaryonun üretilip yazımına dair, "şunu ekledik, bunu çıkardık" şeklinde notlar içeren bir kitap, tamamen. Üretim sürecini detaylandırıyor, bu nedenle senaryo yazmak isteyenler için ilginç ve güzel bir pratik döküm olmuş. Bu işlerin ne kadar büyük emek gerektirdiği ("Sanat kafede kahve içip sohbet etmek değildir, köpek gibi çalışmaktır"), sinema sanatının senaryosundan çekimine insanı çıldırtacak kadar (Theo A. birçok kez bu duruma geliyor) zor bir iş olduğunu bir kez daha bize gösteriyor. Gene de okumaya gerek yok bence ya..
Lectures on the History of Philosophy 1: Greek Philosophy to Plato Lectures on the History of Philosophy 1: Greek Philosophy to Plato Hegel'e muhtemelen en iyi başlangıç kitabı. Yine de zor, zor. Adamın en basit bir femoneni dahi ele alışı öyle derin ve detaylı ki... Bir yerden sonra atlaya zıplaya okuduğumu söylemeliyim. Güzel olan şu, bu kitap sayesinde Diogenes Laertios'un "Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri" eserinin farkına vardım ; şimdi onu okuyorum. Çok daha eğlenceli. Öte yandan, felsefeyle derinlemesine ilgilenen bir insan Hegel'in kitabına zaman ve emek verdiğinde çok yararlanacaktır, özellikle temel felsefe tartışmalarıyla ilgili. Bana o kısımlar ağır geldi. Hegel'in 'episteme'yi 'bilim' kelimesiyle karşılaması ilginç.
Alıntılar ve notlar :
Önümüzde duran tarih düşüncenin kendini bulma tarihidir.
Potentia : Kendinde varlık
Energia : Kendi için varlık. Edimsellik.
Arke'yi kullanan ilk kişi Thales değil Anaksimandros'tur.
Grek felsefesine ilişkin Aristotheles'in Metafizik kitabının ilk cildini incelemekten daha iyi bir şey yapamayız.
Sextus Empirikos.
İlineksel : Accidental. Aristotelesçi mantık açısından bir töze yüklenebilecek gelip geçici özelliktir. Bu nedenle ilinek sayılan özellikler o tözün olmazsa olmaz bir özelliği değildirler. Örneğin bir karenin kenarlarının olması "olmazsa olmaz" bir özelliktir, oysa kenarlarının 1 metre olması ilineksel bir özelliktir.
Edimsel : Performative
Eleacılık sonradan Sofistlerde devam etmiştir.
Pisagor bu bilimlere “insan bilgisinin tümünü kuşatan” anlamında “matemata”lar adını vermişti ki, bilindiği gibi, matematik sözcüğü bu terimden doğmuştur.
Pythagoras Doğa adlı eserine şu sözle başlıyor: "Soluduğum hava adına, içtiğim su adına, bu eserimle ilgili herhangi bir yergiye katlanamayacağım."
Pisagor ünlü teoremini ispatladığında öyle sevinmiş ki onlarca öküz kestirip dağıtmış.
Anlak : Understanding
Hegel Herakleitos'tan çok etkilenmiştir. Onda spekülatif form içindeki felsefi ideayla karşılaştığımızı söyler. Karşıtların birliği üzerinden...
Kavram : The notion
Herakleitos Platon'un öğretmeni olarak görülebilir.
Being : Varlık
Bilgeleştirenler : Sofizein
enson : ultimate
Implicit being : Kendine varlık
dolayımlanmış : mediated
olumsal : contingent. masanın üzerinde toplam 12 nesne var diyelim. bu olumsaldır. zira masanın üzerinde 18 nesne de olabilirdi, 234 de. (ama masanın üzerinde hem 12 hem 18 nesne olmaması zorunludur.)
Platon'un resmi adı : Aristokles. (less)
Matematik Belası Üzerine Matematik Belası Üzerine Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri. Nesin Vakfı'ndan sipariş etmiştim. 1.5 günde bitirdim. Matematik felsefesini ele alan makalelerden oluşan, birkaç çok önemli matematikçinin de kısa ama güzel özetlenmiş biyografilerinin bulunduğu, bana çok iyi gelen bir kitap oldu bu.
Başlardaki "Matematik Belası" Üzerine adındaki makalelerde yer alan Avrupamerkezcilik karşıtı fikirlerde yazarın bir miktar ileri gittiğini düşünüyorum; daha dengeli ve anlama odaklı olabilirdi sanki. Doğu'ya matematiğe katkı konusunda hak ettiğinden daha fazla değer atfettiği fikrindeyim. "Matematikçi bir Cemil Meriç mi okuyacağım?" endişem boşa çıktı, sonrasını çok sevdim. Yazarın kavramları açıklayan, matematiğe yakın olmayan okuru da kapsamaya çalışan tarzı hoşuma gitti.
Çok sayıda paragraf ve cümlenin altını çizdim, hepsini buraya aktarmak zor bir şey; yine de kendimce en önemlilerini not etmek istiyorum :
Platonculuğun çekirdeğini matematiksel nesnelerin... bağımsız olduğu görüşü oluşturur.
Heidegger : Matematiğin niçin var olduğu? sorunu.
Aydınlanma düşünürleri, düşünceyle matematiği eşitlediler. Böylece matematik mutlak otorite haline geldi. (Bu da en sonunda otoriter bir zihniyete evrildi. H.S.)
Aristo, anasının (Platon) memelerini kuruttuktan sonra ona tekme atan bir taydır. (Cemil Meriç)
Dasein ile Descartes'ın düalizmi (düşünen özne versus üzerinde düşünülen nesneler) tamamen karşıt fikirlerdir. Heidegger'in Descartes eleştirisinin kökeni, modern dünyada her şeyin ölçüsünün hesapsal olana indirgenmesi ve bunun doğurduğu sorunlardır.
Leibniz 0'ı yokluk, 1'i ise Tanrı olarak yorumlamıştır. Yeni Platoncu ve sayısal gizemci öğretileri izleyen Leibniz'e göre her şey 1'den yani Tanrı'dan sudût etmiştir (taşmıştır).
Leibniz kimi yerlerde sonsuz işlemleri Tanrı'nın dahi yapamayacağını söylemiştir.
Descartes ve Kant gibi düşünürlerde felsefi ifadesini bulan Galileci bilim, doğanın ontolojisini yaşam-dünyasını oluşturan tarih ve kültürden bağımsız olarak bilimsel kuramlar yoluyla keşfetmeye çalışır.
Araştırılacak / okunacak : Öklid geometrisi ile Lobatchevsky geometrisi farklarına bakılacak + Hadamard'ın "Matematiksel Alanda İcadın Psikolojisi" kitabı okunacak.
Edebiyat Dersleri - Berkeley, 1980 Edebiyat Dersleri - Berkeley, 1980 Cortazar'ın hayranı olarak heyecanla giriştim bu kitaba. Fena da değil ; ne var ki çok uzun anlatılar, hikayeler söz konusu. Tüm bunlar da normal; sonuçta gerçek derslerin dökümleri bu metinler. Soru-cevap kısımları ilgi çekiciydi, keşke daha çok olsaydı.
Cortazar'ın oyun kavramına bu kadar önem verdiğini bilmiyordum, Oğuz Atay da öyleydi. Ben kendi adıma oyunu gerçek hayatta çok sevsem de edebiyatta tuhaf buluyorum -ya da ilgimi çekmiyor diyelim.
Kitabı bir yerden sonra atlaya zıplaya okumaya başladım. Derslerin hemen tümü Latin Amerika edebiyatı üzerinden tartışılıyor. Cortazar bir hoca olarak nasıl tam çözemedim, ama inanılmaz kibar bir insanmış, belli. Nabokov'un edebiyat dersleri ile kıyaslamak doğru mu bilmem, ama gene de Nabokov'la başlamakta fayda var bu işlere...
Mehmedin Kitabı: Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor Mehmedin Kitabı: Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor Başyapıt. O dönem için bir cesaret örneği.
Denemeler Denemeler Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde - üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.
Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.
Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan...
O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."
"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."
Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.
Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.
Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.
Kaygının Anlamı Kaygının Anlamı Son derece değerli bir kitap. İçerikteki meselelerin bir kısmını biliyordum, bir kısmını ise yeni öğrendim. Kierkegaard ve Pascal okuyacağım; ayrıca Sullivan da çok önemli bir isim, bunu anladım. Rönesansla beraber dinden uzaklaşıp bireyleşen modern insanın daha kaygılı bir hayata mahkum kalması önemli bir konuydu, oralardan epey bir şeyler öğrendim. Kapitalizm ve rekabet tabii zaten bilinen bir şey bu bağlamda. Kaygının sıfırlanması da iyi değil, çünkü ileri götüren bir motor aslında dengeli tutulabilen bir kaygı. Tabii kaç kişi bunu başarabiliyor, o da ayrı mesele... Fazlası ise psikoza sebep oluyor, kötü. İğdiş edilme denen nanenin ne olduğunu en sonunda anladım : Kendini yetersiz hissetme duygusu, esasen. Kaygıyla nasıl baş edebiliriz peki? Çalışarak, iş yaparak, üreterek ve farkındalığımızı arttırarak. Zor işler...
Fromm'un tespitleri de çok önemliydi; May'in büyük saygısı var bu isimlere.
Çevirmenin ismini kapağa koymamışlar, yayınevine mail atarak bu durumu protesto ettim. Çeviri fena değil, baskı da özenli sayılır.
Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar Çok sevdiğim Orhan Veli hakkında çok sevdiğim Melih Cevdet'in yazıları, anıları... İnsan daha ne ister.
***
Orhan Veli öyle iyi, öyle halkçı ve ama içine dönük biriymiş ki.. Ona hayrandım şimdi tapıyorum. MCA'nın onun ölümünden sonra yazdığı yazı 70 yıl sonra ağlatacaktı beni."
S. Eyuboğlu - N. Ataç ayrımı çok ilginç.
"Garip akımından ötürü tarihin içine girdiğimiz duygusunu ilk o gün yaşamışımdır. İnsan ne bilsin!"
Yalçın Armağan çok değerli bir şiir eleştirmeniymiş, tanımıyordum.
“Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.”
Hasan Ali Yücel, aynı kızı sevdiklerini dizelere döktükleri bu şiirin üstüne şunu sorar : “Peki, neden birbirinizi öldürmüyorsunuz?”
Aristo'ya göre, şiir, şair kendi anlatırsa "lirik" (Sofokles), bir başkasını konuşturursa dramatik, hem kendi anlatır hem başkasını konuşturursa "epik" şiirdir (Homeros)."
Bir de Ruhi Su Geçti Bir de Ruhi Su Geçti Çok sevdiğim Füsun Akatlı çok sevdiğim Ruhi Su'yu baştan savma (gibi) ve yüzeysel anlatmış. Wiki biyografisi + fotolar. Üzüldüm, kaçırılmış bir fırsat olmuş bu. Ruhi babanın Ermeni yetimi olduğunu da yazamamış.
Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih Tümünü okuyamadım. Filozoflara farklı bakayım derken biraz ölçüyü kaçırmış. Yine de Hegel'de filan ilginç kısımlar var. Değmez bence okumaya.
Kara Güneş Kara Güneş Hilmi Yavuz, Kara Güneş
Hilmi hocanın makalelerinden oluşan biraz eski bir kitap. Meğer yıllar önce okumuşum bunu, ortalarda altını çizdiğim satırları görünce anladım. Hiç hatırlamıyorum oysa. Neyse, yeni bir okuma gibi oldu benim için.
Hilmi hocanın her kavramı tam bir netlik kazanana değin açıklıyor olması bazen bunalttı beni, ama genel olarak çok zevkle okuduğum, hiç düşünmediğim derin mevzulara el atan bir kitap oldu.
Şiir, felsefe ve edebiyatın hemhal olduğu tüm o güzel makalelere selam olsun; yine de onları bir yana bırakarak birkaç ilginç konuya odaklanmak, ve notlarımı paylaşmak istiyorum. Çoğu alıntı, aralarda benim yorumlarım var.
İlki 'Heidegger, Şiir ve Kutsallık' ile başlayan ilginç tartışma. Heidegger'in dil ile kutsallık arasında birlik arzusunun şiir aracılığıyla gerçekleşmesi olarak yorumladığı bir Hölderlin dizesiyle başlıyor konu. Dize de şu : "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözüm olsun benim!' Heidegger şiiri yanlış yorumluyor ve şöyle anlıyor "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözümdür benim!" Heidegger şiiri Hıristiyan ilahiyatı bağlamında okuyor. Şu var : Heidegger dizeyi böyle okumakla 'Varlık'ın dolayımsız kavranışının kutsal olanla söz arasında kurulan bağıntı ile gerçekleştiğini göstermek istemiş oluyor. Şurası çok önemli : Söz ve kutsal olan başlangıçta Bir'di; bu birliği yeniden ancak şiirsel söz kurabilir! Heidegger Hölderlin'i böyle anlıyor.
Peki İslam'da kutsal olan ile söz arasındaki bağıntı nasıl? Bu problematik de inceleniyor. İslam'da söz ile Allah arasındaki bağıntı Vahiy'le kurulmuştur: Heidegger'in Hıristiyanlık bağlamında yapmaya çalıştığı, İslam'da Vahiy'le kurulmuş olan Söz ve Allah ilişkisinin Hıristiyanlıkta şiirsel sözle kurulabileceğini ortaya koymaktır! Benim ilave etmek istediğim şu : Bunun sebebi de İncil'in doğrudan Allah kelamı olmayıp insan elinden geçmiş olarak bize ulaşmasıdır.
İkinci bir tartışma da 'Kur'an ve Roman' konusunda. Eagleaton Müslüman toplumlarda romanın ortaya çıkmamasının sebebi olarak (Edward Said'den yararlanarak) Kuran'ın 'baba' metin rolüyle sonraki metinlerin tümünü iğdiş etmiş olmasını gösteriyor. Yani tüm diğer metinler Kur'an'ın ilksel otoritesi altında kastrasyona uğratılmış şekilde varolmak zorunda kalmıştır. Said daha farklı bir şey söylemiştir oysa : Ona göre, Müslüman toplumlardaki İ'caz geleneği Kur'an'ın bütün diğer metinleri iktidarsız kılan bir tekilliğe sahip olmasına yol açmıştır. İ'caz basitçe Kur'an'ın sözsel muhteşemliği demek. Söz, söyleyiş ve anlam bakımından bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir. Akla gelen soru ise, bu geleneğin romanın önünü kapatırken neden şiiri etkilemediğidir. Bunu da ayrıca düşünmek gerekiyor.
Son notum yine Eagleton'dan : Rüya dili ile şiir dilinin 'bilinçdışının bir dil olarak yapılandırılması' bağlamında benzerliği.
Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler (E. Levinas, M. Schneider, M. Serres, L. Irigaray, M. Le Doeuff, J. Derrida) Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler Çok begendim. Özellikle Iriagaray ve Derrida ile yapılan söyleşileri.
Levinas'ın 21. yüzyılda Talmud, Tora üzerinden etik ve öteki bağlamında da olsa Tanrı'yı diriltme çabalarını şaşkınlıkla okuduktan sonra nihayet muhteşem bir yazı (söyleşi vermeyi reddetmiş) ile karşılaştım.
Irigaray beklentileri boşa çıkarmayıp topu lamba gibi doksana asan bir metin yazmış.
Daha önce 'Feminist Teori'ye Giriş' kitabında onun dediklerini çok da fazla anlamamıştım, zaten bu Lacan'cı imgesel/simgesel meselesi de yeni yeni kafama oturuyor. Ancak, burada, Irigaray'ın dildeki cinsiyetçi yapıya dair söyledikleri zihnimi çok açtı. Mesele 'bilimadamı değil bilim-insanı diyelim'den öte bir şey. He/she diye şirket dünyasında sözümona eşitlikçi olmaya çalışmak filan da değil. Yapısal olarak, gramer olarak dilin eşitleştirilmesinden bahsediyor Irigaray! Bir yerde, bunun bir devrim çağrısı olduğunu düşünüyorum.
"İnsan türü sözdizimi kurallarının öncesiz-sonrası ve değişmez olduğunu düşünme eğiliminde. Bu toplumsal değişme korkusunun bir parçasıdır. Nietzsche'nin dediği gibi, gramere inandığımız sürece Tanrı'ya da inanacağız."
"Cinsel özneler olarak kadın ve erkek dünyayı eşit koşullarda yaratmamaktadır. Bu, yalnızca dilin dönüşümüyle olanaklı olabilir. Dişil cins, bugün, eril adlar tarafından, az ya da çok, asimile edilmiştir. Kadın olmak, bir erkek olmamak demektir."
"Dilsel normları (norm demeyip düzgü düzgü diye beynimi şişiren çevirmene selâm olsun) oluşturan üretim ve iletişim araçlarında yapılacak yeniden düzenleme ve devrim olmadan toplumsal adaletsizlikten kurtulmanın olanaksız olduğunu kavramak önemlidir."
"Var olan simgesel süreç içerisindeki kadınların bilinçsiz yabancılaşmalarının bir işareti olan bu şeyler...." Simgeseli bu kadar iyi 'gösteren' az cümle var, en azından benim için.
Ve son olarak :
"Kültürümüz, kadınlarınkiyle erkeklerin dünyası arasında kamusal ve kültürel bir ittifak kurmayı başaramazsa, erkekler arasındaki, erkekle doğa arasındaki öncesiz-sonrasız savaşı daha fazla taşıyamaz."
Muhteşem bir makale.
Hatırladıklarım Hatırladıklarım İki oturuşta, 24 saat içinde bitirdim kitabı. Uzun zamandır böyle yoğun okuma yapma isteği veren bir kitap bulamamıştım, iyi oldu. Okurken hep şunu düşündüm : Sertel bizde neden daha iyi tanınmıyor, bu kitabı neden bir başucu kitabı olarak okunmuyor, ve ben neden bu kadar geç okudum? Cevabını da dönüp kendi kendime şöyle verdim : Çünkü Sertel ana akım solcuların ve Kemalistlerin tam sahiplenmediği, arada kalmış bir figür. Demokrat bir insan. Bu nedenle başına gelenler de, fikirleri de o denli gündem olmamış sanki... Ya da ben ıskaladım, bilemiyorum.
Kitap 2. Meşrutiyet'ten 1970'lerin ortasına dek Sertel'in yaşadıklarını anlatıyor. 31 Mart, 1. Dünya Savaşı, Milli Mücadele, Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes... Hepsiyle bire bir görüşmüş, çalışmış çok önemli birinden bahsediyoruz. Nâzım, mesela, onun yanında başlamış matbuat hayatına, Resimli Ay dergisinde... Aziz Nesin dünkü çocuk! Cevat Şakir... Uzatacak değilim.
Her ne kadar anılar biraz bölük pörçük de olsa, kimi zaman dili epey sıradanlaşsa da şimdiye dek okuduğum biyografilerin en iyisi. Atay'ın Çankaya'sı yerine -meselâ-, o dönemi (ve sonrasını) anlamak için bu kitabın okunması lâzım. Can Yayınları birkaç yerde yazım ve imlâ hatası yapmış, bunu onlara yakıştıramıyorum, ama maalesef bundan kurtulamadık kitaplarda. Her neyse, sonuçta muhakkak okunmasını öneririm bu kitabın.
Açık Toplum ve Düşmanları (Cilt 1) Açık Toplum ve Düşmanları (Cilt 1) Çok güçlü bir kitap. İlk defa Platon'u tam olarak anladım. Problem şu : Acaba doğru mu anladım? Popper tarihsicilere nefretini kusarken Platon'un elini kolunu da hızardan geçirmiş gibi geliyor bana. Sanki kantarın topuzunu kendi duygusallığı sebebiyle kaçırmış, bu da kitabı zedelemiş. Çok not aldım ama buraya koymaya üşeniyorum şimdi. Ana fikri anladıktan sonra 50. sayfadan itibaren sıkılmaya başladım. Gel gör ki, tamamlamak da istiyorum, ne yapacağım? İmdadıma şu yeni oyuncağım yetişti : http://www.altinicizdiklerim.com/ Burada ilk cildin 30 sayfalık "alıntı özeti" var; tam benim aradığım! Bunu okudum, gayet de yetti.
Aklımda kalanlar : Platon formlar/idealar teorisini çürüyen Atina'ya karşı 'çürümeyen' bir tutamak noktası olarak düşündü. Bu analiz ise onu nerdeyse faşizan bir 'devlet' kurgusuna götürdü. Tüm bu süreçte iyi niyetli (ve hiç sadık kalmadığı) Sokrates'in fikirlerini de kendi totaliterliğine alet etti.
Bir kez daha anladım ki Antik Atina'dan bi tek Sofistleri seviyorum.
Çok çok iyi bir analiz için : the open society and its enemies: https://eksisozluk.com/entry/70838183
İkinci cildin tümünü alıntılardan okudum. Tamamen Marks'a ayrılmış. Onu Platon'u eleştirdiği kadar sert eleştirmediği gibi birçok yerde Marx'ın arkaplan görüşlerine katıldığını da görüyoruz Popper'ın. Bir örnek : "Türlü sözleri ve türlü davranışları gösteriyor ki, onu sosyalizmi kabul etmesine yol açan neden, bilimsel bir yargı değil, ahlaksal bir dürtüdür; ezilenlere yardım etmek, utanmazcasına sömürülen sefil işçileri kurtarmak isteğidir. Eminim ki, öğretisinin etkili olmasını sırrı bu ahlaksal seslenişindedir. Ve soyut olarak ahlakçılık taslamamış olması da, bu seslenişin gücünü pek çok artırmıştır."
En ilginç bulduğum yorumlardan biri, Marx'ın radikal görüşleriyle eski tip Hıristiyanlığı dolaylı yoldan reforme ettiği fikriydi.
Tabii çok şey var yazıp alıntılanacak, tıka basa değerlendirme ve analizlerle dolu çok iyi bir kitap. Öte yandan, bir miktar eskimiş sanki. Popper'ın 'heyecanlı' tutumu hem kitaba enerji veriyor hem de onun analizlerine bir miktar mesafeli bakmamıza sebep oluyor.
Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? Hatice Meryem'i severdim, ancak, edebî yaratıcılığı bir fecaatmiş. Bazı kısımları ortaokul öğrencisi yazmış gibi. Sondaki kitabı neden yazdığına dair kısım fena değil, o da zaten kurgu değil. Cinayetlere katil erkekler perspektifinden bakması güzel fikir bence; ama keşke daha incelikli bir dili olabilseymiş.
No comments:
Post a Comment