
Satıcı
Asgâr Ferhâdî'nin son filmi Satıcı'yı izledik hafta sonu.
Muhteşemdi. Bir kere, her şeyden evvel, bence bu çok sert feminist bir film.
Bol spoiler yapacağım şimdi.
Bana göre film esasen bir kadının erkek egemen düzen tarafından
bir değil iki kez saldırıya uğraması ile ilgili. Sadece bedeni değil iradesi de
esir alınıyor, ve kadın her iki durumda da hiçleştiriliyor. Acaba hangisi daha
incitici? Bir yabancı tarafından öyle ya da böyle yarası iyileşebilir bir
saldırıya uğramış olmak mı yoksa en sevdiğin tarafından iradenin hiçleştirilmesi
mi?
Peki toplumun bir otorite olarak
kendini tanımlayan 'devlet' tarafından hiçleştirilmesi olarak okunabilir mi bu
film?
Öte yandan 'nerede duracağını
bilmeyen bir insan'la da ilgili. Suç/ceza kavramlarına, o 'adalet kılıcının'
reostasının gidip geldiği gri alana dair söz alıyor. Devletin adalet sistemine
duyulan derin güvensizlik sonucunda cezanın şahsileşmesi ile de ilgili. O poşet
bir sınır aşımıydı dostum! Cezalandırma şahsi hale geldiğinde bireylerin
'final' noktalarının ne denli farklılaşabileceğini gösteren müthiş bir
sahneydi. Özne kadın be kardeşim, sana ne oluyor??
Sanatsal analiz olarak şunu
söyleyebilirim : İnsan ilişkilerinin girdaplarına bu kadar kolayca girebilen ve
oralarda kaybolmadan yüzeye geri dönebilen, o son kısımda (perdede!) evin içini
tragedya sahnesine çeviren Ferhâdî'ye yüz kere helâl olsun.
Bunun dışında, İran'da CD'sini
aldığım -ama hâlâ izleyemediğim- 'İnek' filminden kimi kareler görmek,
oyuncunun evindeki korsan CD'ler arasında Uzak'ı farketmiş olmak da hoşuma
gitti.
Oyunculukların tümü muhteşemdi,
ama o yaşlı adam neydi öyle! Olağanüstü bir seyir zevkiydi onu izlemek. Orada
gibi hissettiriyor sizi.
Yani, diyeceğim o ki, sinema bu!
Taxi Tehran
Tahran sokakları, günlük hayat kavgası, türlü
dertleri ve tasaları ile insanlar.. Öncelikle, yeniden Tahran'ın küçelerinde
hissetmek çok hoşuma gitti..Fikir yeni değil, bunu birçok İranlı yönetmen
kullandı. Hikayeler ilk başta müthiş gerçekçi başladı, ancak ne yazık ki film
ilerledikçe naifleşti ve zayıfladı.. En sondaki avukat kadın yüreği güzel bir
insan, İran'daki aydın sınıfı çok beğeniyorum zaten.. Ancak yine de genele
yayılmış olan didaktik hava, propaganda ve mesaj kaygısı filmi zedeleyecek
kadar fazla.. Zaaflarıyla, insanı duygulandıran sakin kısımlarıyla bana İran'ı
yeniden yaşattığı için zayıflıklarına rağmen sevdim ben bu filmi.
Amour
Hayatın en hüzünlü evresi olan yaşlılıkla
ilgili acımasız ve mükemmel bir film yapmış Haneke. Yine karakterlerini uçlara
sürüklemiş, zor durumlara sokarak kişiliklerini yapısöküme uğratmış, onlara hiç
ummadığımız şeyler yaptırmış.. Bir beyefendinin içindeki canavar ne zaman
ortaya çıkar? Genelde hiçbir zaman, ama onun oralarda bir yerde saklanmadğını
kim söyleyebilir? Yalnızca 'zamanını' bekliyordur. Çok sert bir küçük burjuva
eleştirisi de var, ama insana dair mevzuların yanında o kadar da önemli değil
o... Müthiş bir film.
The Piano Teacher
Haneke'yi izlemek de kısmet oldu nihayet..Çok
sıkı, çok sağlam bir filmmiş bu Piyanist. Anne üzerinden ego, süper ego, id
meselelerine fena dalmış, ve bir yazıda okuduğum gibi Lars nasıl 'dışa
patlıyorsa' Haneke de aynı şiddette 'içe' patlıyor. Sinema dilini, kamera
kullanımını filan çok beğendim naçizane. Cinselliğin bu denli yoğun
kullanılması da mecburiyetten, çünkü bu id vs meselelerini en iyi 'gösteren'
alan orası.. Piano piano tüm filmlerini izlerim Haneke'nin.
Antichrist
Cahillik parayla değil ; bu dünyada
Charlotte Gainsbourg diye bir kadın, bir oyuncu yaşar imiş. Lars'ın filmlerine
takılmasam bilemeyecektim. Hayranı oldum.
Lars yine ağzımızı burnumuzu
darmadağın etmiş Antichrist ile (bayaa da eskiymiş bu film yahu..)
Melancholia'nın öncülü diye izledim, çok da ilişkili değilmiş. Benim bilgi
düzeyimi fazlasıyla aşan psikolojik / Freudian göndermelerle dolu, rahatsız
edici ama olağanüstü sahneleri olan bir film. Genelde konuya kendimi kaptırmadan,
"yönetmenin bakışını kaybetmeden" izlemeye çalıştığım halde birkaç
sahnede kalbim güm güm attı...
Benim anladığım şu : Lars insanın
içindeki karanlığı, karmaşayı, çürümüş dişten gelen kokuya aldırmayan bir hekim
sabrıyla deşiyor. Off.. acayip şeyler çıkıyor ortaya.. Ama ben tam anlayamadım
henüz.. Dücane hocanın yazıları var bu konuda, bakacağım.
Charlotte muhteşem bir
oyunculuk sergiliyor. Hasılı : Okuyup okuyup yeniden izlemek gerek bu filmi.
Melancholia
Varoluşçu filmlere takılmaya karar
verdiğimiz için Lars babadan 'Melancholia' filmini izledim. Gezegen mevzusunun
zayfılığı, Trier'in tembelliği vs'yi atlamak, ona torpil yapmak istiyorum.. Ben
bu filmde özellikle Justine'in hissettiği varoluşsal bunalımı, sıkıntıyı,
yalnızlığı, kendini duygularına bırakabilme 'hayvansılığını' çok iyi
anlattığını düşünüyorum yönetmenin.. Belki de etraftaki tüm o şablon kişiler ve
anlatımlar Lars'ın esas diyeceğinin altını çizmek içindi.. Olamaz mı
yani? Ekşi'de birkaç sert eleştiri okudum, üstüne Fatih de bayaa bi çakmış
filme, ama ben yine de sevdim ya..
Edit : Bu filmi en iyi anlatan görüntü ve
ifade şu bence : "Geceleri huzursuz bir şekilde Melancholia’nın parlak
ışığına bakarak geçiren Claire’e karşın Justine Melancholia gezegeninin
ışığında çırılçıplak güneşlenecek kadar kıyametin güzelliğinin bir parçası
olmak istemektedir." Gerçi Justine'in bunu bilinçli bir seçimler yaptığına
inanmıyorum, ama bu görüntü kendini tamamen doğanın bir parçası kılmak
bağlamında yerli yerinde kullanılmış fikrindeyim.
The Wind That Shakes The Barley
Bir başka Altın Palmiyeli film.. Ken Loach'u
çok seviyorum, ama tuhaftır onda hep bir inandırıcılık sorunu olduğunu
hissediyorum. Biraz naif bir Marksist propagandist, ve öğreten adam olması dahi
beni o kadar kasmıyor, demek istediklerini anlamaya, üzerinde düşünmeye
odaklanabiliyorum, ama ah şu inandırıcılık meselesi! Bilemiyorum nasıl
aşacağım... Chris'i öldürdükleri sahne çok acıklıydı, diğer her şey benim
İrlanda meselesi hakkında bilgilenmemi sağladı 'sadece'. Teşekkürler Ken baba..
Ancak, yine de benim için sinema sanatı böyle bir şey değil doğrusu.
Rosetta
İzlerken karın ağrısı yaratacak denli gerçekçi
bir film Rosetta. Ben bu Dardenne abileri duyardım ama hiç izlememiştim
filmlerini, bayaa iyiymiş. Bu da Palmiyeli bir film ve bence çok hak ediyor.
Uzun tüp taşıma sekansı, un çuvalına sarılma sahneleri filan çok iyiydi.. Öte
yandan, sanki anlatması çok zor olmayan bir hikayeyi biraz tekdüze anlatmış..
Neyse, ben kimim ki Dardenne biraderlere laf ediyorum.. Sonuç : Sıkı bir film.
The Son's Room
Altın Palmiyeli (2001) bir başka film.. Böyle
'insanı' anlatan filmleri seviyorum, ve sanırım Cannes'daki jüriler de genelde
bu tür filmlere ödül veriyorlar. İçinde bilmece, bulmaca olan filmler bayıyor
beni.. Geri dönülmez bir kaybın yarattığı devasa acı ve boşluk ile baş etmeye
dair bir Avrupa filmi. Hem de bayaa Avrupalı ; mesafeli, minimalist ve hatta
yer yer 'soğuk'. Sondaki gece yolculuğu sahnesi çok kuvvetli. Her ne kadar
izlediğim en zayıf Altın Palmiyeli filmlerden biri olsa da genel kategori
bağlamında gayet iyi bir film.
The Class
Altın Palmiye alan bir başka kıymetli
film.. Fransızlar bu film işini iyi biliyor. 'Sınıf' mikrokosmozu üzerinden
göçmenlik, suç, ceza, gri alanlar, beyaz Fransızlar, alt-üst ilişkileri, ve
tabii eğitim meseleleri...Kısa ama sıkı dokunuşlarla ergen ve genel olarak
insan manzaraları. Tıpkı 'La vie de Adele'deki gibi bu filmde de 'izleyici'
olduğunuzu unutturup resmen 'orada' bulunan bir röntgenciye çeviriyor film
sizi. Bunu çok pozitif bir şey olarak söylüyorum.Müthiş doğal akıyor her şey. Ne kadar
beğendiğimi anlatamam.
The Past
Ashgar babanın sıkı filmlerinden biri. İlk
başlarda 'Ayrılık'tan daha olgun bir sinema dili olduığunu düşündüm ve çok
heyecanlandım. Ancak ne yazık ki film ilerledikçe Farhadi'nin kurduğu matriks
gereksizce karmaşıklaştı ve içinden çıkmak için kaçınılmaz ucuzluklara
başvurmak zorunda kaldı. Yine de sinema duygusunu iyi iletmiş baba.. Sorunların
altında boğulmuş bir insanın bir pencereyi açması... ve son sahnede kadının
ağlaması... bunlar muhteşemdi. Yine de, son analizde, Ayrılık'ın kuvvetli
matematiğine sahip değil.
La vie d'Adèle
Bir ayrılık sahnesi bu kadar mı iyi çekilir,
bir aşk hikayesi bu kadar mı dokunaklı anlatılır.. Öte yandan, kentli, modern
ve insana iyi gelen bir film. Benim için iz bırakan yapıtlardan biri oldu.
Cannes'daki palmiyeyi sonuna kadar hak etmiş. Son derece açık lezbiyen
sahnelerinden dolayı herkes için olmayabilir, onu da söyleyeyim.. Çok
zenginleştirici bir film.