Thursday, March 31, 2016

Basının Kendi İnsanına Karşı Yitirdiği Empati

Editör haberin girişindeki büyük fotoğrafı -ki o fotoğrafta 7den 70e aşiret kadınları mutlulukla poz vermiştir, doğru bir şeyler yaptıklarının sezgisiyle-, evet o fotoğrafı nasıl tanımlıyor biliyor musunuz? Kraliyet ailesi gibi diyor.

Aktüel dergisinin 107. sayısında bir haber var. Hakikaten ilgi çekici. Bu ülke coğrafyasında berdelle, kan davasıyla, başlık parasıyla anılmaktan öte pek bir ilgiye mazhar olamamış Doğudaki köylerimizden birindeki gelişmeler hakkında. Deste deste oy getirmeleri kaydıyla reislerinin vekil yapılmasından ve "bölücü mü bunlar" çığırtkanlığı dışında herhangi bir "politikanın" merkezi olamamış sıradan insanlar hakkında.

Haber Şanlıurfa'nın Siverek ilçesine bağlı Çıkrık köyünde yaşayan Türkan aşiretiyle ilgili. Aşiret ileri gelenleri bir ilki gerçekleştiriyor ve "berdele, başlık parasına, kan davasına son" diyorlar!
Bu gayet ilgi çekici haberin başlığı olarak birçok seçenek düşünülebilir, değil mi? "İlk İlerici Aşiret" denebilir, "Doğu'da Mikro Devrim" denebilir, birçok şey bulunabilir. Ama Türk basınının kar ve satış uğruna civataları çıkmış kısmından değilseniz, herhalde "İlk Feminist Aşiret" demek gelmez aklınıza.
Feminizm modern siyasetin en asli unsurlarından biri. Ancak orada bir şeyler yapmaya çalışan, hayatlarını ilerletmeye uğraşan o güzel insanlara da, feminizme de ayıp değil mi? Oradaki insanların "Acaba çok mu ileri gittik? Neler yazmışlar? Yanlış mı yapıyoruz" diye sorgulamasına sebep olmaz mı? O köy bağlamında, bir sonraki muhtemel adım olan töre bahanesiyle işlenen cinayetlere bir karşı çıkışın imkansızlaşmasına sebep olmaz mı? Ancak, empati duygusunu yitirmiş Aktüel için tüm bu ihtimallerin önemi yok. Çünkü bu başlık ilgi çekici, atıverelim gitsin. Nasılsa dergi oralarda pek okunmuyor. Nasılsa egzotik Doğu, Batıda iyi satıyor!
Neden ilgi çekmesin ki "İlk Feminist Aşiret" başlığı? Bir kere, aşiret sözcüğünün yaptığı Doğulu, maskülen ve erkek egemen söylemin başına kentli, feminen ve devrimci "feminist" sözcüğünü koymanın dayanılmaz cazibesine okur bayılır. Yazıya doğrudan dişilikle ilgili bir unsur ilave edilmiş olur -kadınsız haber mi, asla!
Hatta artık her şeyin olması istendiği gibi, yazı "seksi" hale gelir. Seksi olan her şey daha kolay tüketilir. Kar ve satış arzuları için kozasını kırmaya çalışan küçük bir kelebek feda ediliverir. Kentli tüketiciler için doğu ötekileştirilir, acı şuruba kiraz tadı ilave edilir ve okurlarımızın o güzel canlarını sıkmadan içmeleri sağlanır. Bunun için kiraz tadı olarak tabii ki National Geographic tarzı "çok güzel fotoğraflar" kullanılır. Fotoğraflarla dışsallaştırılmış kendi kardeşlerimize Afrika'nın ortalarındaki rengarenk kabilelere bakar gibi bakarız.
Yüz bin insanın katıldığı cenazesi Türk ve Kürt milliyetçiliğine verilebilecek en güzel cevap olarak televizyonlarda canlı yayınlanabilecekken kaçınılmış, maalesef ancak ölümüyle ne denli yüce gönüllü bir ağabeyimiz olduğunu öğrendiğimiz Orhan Doğan yetişiyor burada yardımımıza : "Empati canım kardeşim, empati!".
Editör haberin girişindeki büyük fotoğrafı -ki o fotoğrafta 7'den 70'e aşiret kadınları mutlulukla poz vermiştir, doğru bir şeyler yaptıklarının sezgisiyle-, evet o fotoğrafı nasıl tanımlıyor biliyor musunuz? "Kraliyet ailesi gibi" diyor. İnanılır gibi değil. Kendi insanlarıyla kurduğu "empati" bize İngiltere üzerinden ulaşıyor. Aslında kurduğu demek de yanlış, eğer o insanları birazcık anlamaya çalışsalardı, zaten tüketim malzemesi şeklinde sunmazlardı. Muhabirlerine çay ikram eden aşiret erkeği fotoğrafının altına, bunun Doğuda bir gelenek olduğu notunu düşerlerdi mesela, çaktırmadan yapılan feminizm vurgusu yerine. Enteresanlık arzunuz batsın.
Tüketmek dinimiz oldu, dininiz oldu. Ruhlarımızı maddeye teslim ettik. Küfürlü tabirler kullanmadan, göstergeler üzerinden kirlettik dilimizi. Yeni bir dil kurmamız lazım; yeni bir iletişim tarzı, yeni bir medya. Kâr arzularına yenik düşmemiş yeni bir dünya. Kraliyet ailesi mensupları bunu fazlasıyla hak ediyor.(HS/EÜ) (Ağustos 2007)



Monday, March 7, 2016

Okul hakkında

Ne güzel demiş Bourieu : "Fransız toplumbilim kuramcılarından Pierre Bourdieu, günümüz okullarının “çoğunlukla gayet gösterişli diploma törenleri”ni, “Ortaçağ’daki genç soyluların şövalyeliğe kabul törenlerine” benzetir (Bourdieu 2006: 38). Çünkü ona göre; “eğitimin modern toplumdaki esas amacı, bütün eşitlikçilik iddialarına rağmen, aslında bir “eleme işlevi”ni yerine getirmektir (Aktay, 2007: 482).” Maxwell cini eğretilemesi yoluyla bu eleme işlevinin nasıl gerçekleştirildiğini anlatan Bourdieu’nun söylemek istediği okul yoluyla soyluluğun yeniden ikame edildiğidir aslında. (Nisan 2015)

Yaşar Kemal'in Ardından

İlkokulu yeni bitirmiştim. Sıkıcı bir yaz daha vardı önümde.. Tavukhanenin arka odasındaki çekmecelerin birinde üstünde resimdeki kapağı taşıyan yırtık pırtık kitabı gördüm. Çukurova otlarının sayfalarca süren tasvirlerini bitirdiğimde önümde müthiş bir dünyanın kapıları açılmıştı. Okudum, okudum.. Hatçe'nin giysileri kuruduğunda, ve Memed peşindekilerden kurtulduğunda ben de büyümüştüm... Nur içinde yat büyük usta. (Şubat 2015)

Satrancın Aga Nikid’i

İsfahan, nesf’i cihan… Yani, “İsfahan dünyanın yarısıdır”. Zayande ırmağının üzerindeki tarihi köprülerin muntazam taşlarını yüzyıllar boyunca kaç atlının nalları dövdü kimbilir. Si-e-So Pol köprüsünün 33 ayağının arasından akıp giden Zayande’nin bizlere anlatacağı pek çok hikayesi olmalı. Kafamda bu düşüncelerle bir süre yürüdükten sonra Felezi köprüsünden karşıya, Jolfa mahallesine ulaşıyorum; İsfahan’ın Ermeni mahallesi. İşte dar sokaklardan biri daha. Aradığım yeri buluyorum. Kapının üstündeki ışıklı panoda İngilizce ve Farsça ‘Armen Chess Club’ yazıyor. Burası Aga Nikid’in satranç kulübü.
Aga Farsça’da ‘bey’ demek. Girişten birkaç basamak aşağıya indiğinizde derli toplu, temiz pak bir satranç salonu açılıyor önünüze. Görevli hanım hemen girişteki masada; öğrencilerin her türlü evrak, kayıt vs işleriyle uğraşıyor, kantinden de o sorumlu. Tam karşısında ise kırmızı sarı kareleriyle büyük bir satranç panosu bize bakıyor. Orta yaşlı satranç öğretmeni kendisini hevesle dinleyen 8-10 kadar minik öğrenciye açmazın önemini anlatıyor.


Aga Nikid orada rahatça iletişim kurabildiğim tek kişi, düzgün bir İngilizce ile konuşuyor. Ben maalesef hala öğrenemedim Farsçayı. Hoş-beşten sonra isminden bile önce nedense bana ‘Ermeni’ olduğunu söylüyor, ben hiçbir şey sormadığım halde...Ne diyeceğimi bilemiyorum sanki bir kabahatmiş gibi açık edilen bu duruma. “No problem?” diye soruyor... “No, no, it is even better” diyerek şakaya vuruyorum. Azınlık psikolojisi üzüyor beni.
Aga Nikid sıcakkanlı, satranca aşık bir İran Ermenisi, bıyıklı, uzunca boylu; 50’li yaşlarının başında görünüyor. Burayı dört yıl kadar önce kurmuş. Esasen metalurji mühendisi, ama gönlünde hep bu iş varmış, çok para harcadığını söylüyor kulüp için. Aslında bir kulüpten çok bir ‘Eğitim Merkezi’ burası çünkü ders almaya gelen minik öğrenciler dışında pek oyuncu ziyaret etmiyor. Oturma düzeni de ona göre ayarlanmış. Salonu ikiye bölmüşler, iki eğitmen aynı anda ders anlatabiliyor. Öğrenciler kızlı erkekli, neşeyle öğreniyorlar satrancı.



Aga Nikid kendisine ait melez bir eğitim sistemi yarattığını söylüyor. “Nasıl bir sistem bu, Sovyet okuluna mı yakın?” diye soruyorum. “Onun gibi birşey, ama bu benim sistemim” diyor. Kurslar toplam 6 kurdan oluşuyor ve her bir kur için dersler hafta içi 4’ten sonra başlıyor. “Böyle kurlara ayırdım müfredatı, çünkü ebeveynler çocuklarının ilerlediğini görmekten dolayı mutlu oluyorlar, 6 kur olunca da ilerlemek bayağı mümkün!” diyor. Pragmatik bir yaklaşım.
Çaylar gelince kişisel mevzulara giriyoruz. Ben onun gibi kıtlama içemiyorum. Annesi, babası ve bir kardeşi bundan yıllar önce Amerika’nın yolunu tutmuşlar. Sadece o ve kızkardeşi kalmış İran’da... “Sen neden gitmedin?” diye soruyorum. Eliyle sıralardaki çocukları gösteriyor, “Onları bırakamadım, burayı seviyorum ne yapayım?” diyor. Doğu insanının sıcakkanlılığı ve Batı’daki yabancılaşma hakkında bir sohbete dalıyoruz.
İslam devriminden önce İran’da 400 bin kadar olan Ermeni sayısı devrimden sonra 150 bin’e inmiş. Çoğu Ermeni Los Angeles’a gitmiş, orada nerdeyse 1 milyona varan bir İranlı nüfustan bahsediliyor. Evet, bunu duymuştum, ama önemli bir kısmının da Ermeni olduğunu doğrusu bilmiyordum.



Duvarlar Dünya Şampiyonları’nın ve İranlı ustaların fotoğraflarıyla donatılmış. Saçları darmadağın bir Fischer hakkında çıkmış Ermenice bir haber dikkatimi çekiyor, Japonya’daki olmalı. Türkçe öğrenme çabaları nedeniyle bizim de pek sevdiğimiz Ivanchuk’la çekilmiş bir fotoğrafı da var Aga Nikid’in. Sık sık Ermenistan’a gittiğini ve oradaki satranç çevresiyle yakın ilişki içinde olduğunu söylüyor. “Bakma, oralar da karmakarışık” diyor.
Boş vakitlerimde uğruyorum ona bazen...Orhan Pamuk’tan Hrant Dink’e, Ortadoğu halklarının bitmeyen geyiği “biz çok benziyoruz, ama ah şu siyasetçiler”e dek birçok konuda sohbet ediyoruz. Birbirine yıllarca düşman bilinmiş iki kadim milletin evlatları olarak gerçekten de birbirimizi aslında ne kadar iyi anladığımızı düşünüyorum parkın içinden geçerken.



Khaju köprüsünün kıyısına oturup bir sigara yakıyorum; geceye, ve kurtuluşu kendini nehre atmakta bulanlara... (2007)

İsrail-Filistin Notları

Bir proje için sekiz aylığına İsrail-Filistin’deyim. Hayfa’nın German Colony caddesinde Şabbat sessizliği var. Kıbrıs’tan yeni dönmüş yük gemilerinin sirenleri kafedeki klasik müziğe karışıyor. Karşımda BMW F800ST motoruyla Mısır’dan Güney Afrika’ya gitmiş ve Tanzanya üzerinden dönmüş bir Belçikalı var, adı Gil. Görmeden, birlikte yaşamadan, halklar hakkında ahkâm kesmenin sakıncalarından bahsediyor bana.
Tepedeki kutsal Bahai bahçelerinin üzerinden gün yavaş yavaş batıyor. Kadim kültürlerin birbiriyle kanlı bıçaklı olduğu topraklarda bulunduğumu unutuyorum. Bu iyi.
Bizim proje ekibi Birleşmiş Milletler’den alınmış bir kesit gibi. Yunan, Macar, Türk, Yahudi, Hintli, Portekizli, İspanyol, Ukraynalı... Ortak dil İngilizce. Bu ülkede bir parça olsun İngilizce konuşamayan kimseye rastlamadım. İsrail-Filistin’de hiç İbranice öğrenmeseniz de hayatınızı rahatlıkla sürdürebilirsiniz. İsveç’te metroda benden para isteyen hırpani giyimli çocuğu başımdan savmak için İngilizce konuşmuştum, aklıma o geldi. Çocuk bu sefer İngilizce olarak tekrar etmişti talebini! Burada da aynı durum pekâlâ mümkün.
İsrail-Filistin demek güvenlik demek, özellikle de havaalanında. Saatlerce, en detaylı şekilde yapılan aramalardan geçmek bazen çok bunaltıcı olabiliyor. Yemekler bizimkilere çok yakın ; zaten humus var, daha ne olsun! Koşer kavramından dolayı bazı şeyleri birlikte tüketmiyorlar, örneğin et ile yoğurdu beraber göremezsiniz. Elbette domuz eti de yok. Yeme içme konusunda Hintli arkadaşın dahi sıkıntı çekmediğini hatırlarsak çeşitlilik fena sayılmaz.
Yemeğinizi yediniz, biranızı içtiniz. Hava da çok sıcak, ne yapmalı? Elbette ilk akla gelen şey plaja gitmek. Tel Aviv’de kentin en işlek caddelerinin paralelinde uzayıp giden kumsallar var. Haftasonları sahilde vakit geçirmek, kumsal pinponu oynamak çok sevilen bir aktivite. Hiç uyumayan bir şehir Tel Aviv ; gecenin her saatinde açık bir yerler bulabilirsiniz. Dizengoff’ta yürüyebilir, Gaugin ve Picasso tablolarının dahi olduğu Modern Sanatlar Müzesi’nde gezebilir, Rothschild’da bir içki yudumlayabilir, Block diskosunun dumanlı atmosferinde funk müzik dinleyebilirsiniz. Tel Aviv’de hiçbir gün insanın canı sıkılmaz, Şabbat hariç!
Şabbat, Yahudi kültürünün muhtemelen en ilginç kısımlarından biri. Tanrı dünyayı yedi günde yaratmış, altıncı günde dinlenmiş, yani Şabbat’ta. Ama ne dinlenmek… Yemek yapmak yok, araba kullanmak, asansör düğmelerine basmak, dönen kapılardan geçmek yok. Bizim sevgili Javier ve Artem’in başına gelenleri anlatayım oradan anlayın : Aylardan Ağustos, geceler dahi pek sıcak. Şabbat gecesinde, yani cumayı cumartesiye bağlayan gecede bizimkiler kısa bir yürüyüşten sonra otele yaklaşmışken genç bir çift onları kibarca durduruyor. Belli, bir dertleri var. “Yahudi misiniz?” “Hayır değiliz”. Bu konuşmadan sonra onları ısrarla bir şey için evlerine davet ediyorlar. Sigorta mı attı acaba? İyi kalpli dostlarımız kabul ediyor ve birlikte eve varıyorlar. Altı-yedi kişilik aile kan ter içinde onları karşılıyor. Genç Yahudi kadın fırlayıp klimanın kumandasını getiriyor ve büyük yeşil düğmeyi göstererek bizimkilere rica ediyor : “Sıcaktan ölüyoruz, lütfen bizim için basar mısınız?”
Bu ülke hakkında anlatacak çok şey var, şimdilik Tel Aviv sokaklarından hızlı bir şekilde geçmekle yetinelim. Hahagana istasyonunda uzun tırnakları mor ojeli genç bir kadın asker tren bekliyor ; az ötede bir adam yanındaki arkadaşına yakında evleneceğini ama sevgilisi yabancı olduğu için bunu ancak Kıbrıs’ta yapabileceğini anlatıyor ; Etiyopya’dan on yıl önce gelmiş zayıf bir kadın binlerce benzeri gibi istasyondaki çöpleri temizlemekle uğraşıyor ; Habima meydanında kendi hükümetlerini protesto eden İsrailli liberaller ile aşırı milliyetçiler ağız kavgasına tutuşmuşlar ; ikinci sınıf bir barın televizyonunda Nazareth hakkında kimsenin izlemediği bir belgesel var, İsa’nın kasabasından, oradaki Hıristiyan Araplardan bahsediyor. Tel Aviv sokaklarında orta yaşlı kadınlar küçük köpeklerini gezdiriyor.
Ve Kudüs… İsrail-Filistin’e dair bir yazıda en çok onun hakkında yazmak gerek, biliyorum ; ama buna gücüm yok. İnsanlığın büyük bir mirasını taşıyan bu kadim topraklardaki gerilim çok yoruyor beni. Ağlama duvarından, Al Aqsa camiinden, İsa’nın çarmıha gerildikten sonra kanlı bedeninin yatırıldığı taşı silip silip öpen kadınlardan, Müslüman kısma geçmek için vermek durumunda kaldığım Fatiha imtihanından daha ayrıntılı bahsedebilmek isterdim. Ne var ki, orada süren kavganın şiddeti ve insanı düşürdüğü karamsar ruh hali buna izin vermiyor. Havada hep yüksek bir voltaj var başkentte…
Evet, işte böyle ; tadımlık bir gezi yazısı… İlginizi çekmiş olduğunu umarım. Haberlerde sürekli çatışmalarla anılan bu güzel ülke hakkında günlük hayatın içinden birkaç resim aktarmaya çalıştım. Kesin olan şu ki, o toprakların artık kalıcı bir barışa ihtiyacı var, çünkü çok yorgun. Ve bunu fazlasıyla hak ediyor. (Ocak 2015) 

Sinema Notları -1 (Ocak-Şubat 2016)


Satıcı


Asgâr Ferhâdî'nin son filmi Satıcı'yı izledik hafta sonu. Muhteşemdi. Bir kere, her şeyden evvel, bence bu çok sert feminist bir film. Bol spoiler yapacağım şimdi.
Bana göre film esasen bir kadının erkek egemen düzen tarafından bir değil iki kez saldırıya uğraması ile ilgili. Sadece bedeni değil iradesi de esir alınıyor, ve kadın her iki durumda da hiçleştiriliyor. Acaba hangisi daha incitici? Bir yabancı tarafından öyle ya da böyle yarası iyileşebilir bir saldırıya uğramış olmak mı yoksa en sevdiğin tarafından iradenin hiçleştirilmesi mi?
Peki toplumun bir otorite olarak kendini tanımlayan 'devlet' tarafından hiçleştirilmesi olarak okunabilir mi bu film?
Öte yandan 'nerede duracağını bilmeyen bir insan'la da ilgili. Suç/ceza kavramlarına, o 'adalet kılıcının' reostasının gidip geldiği gri alana dair söz alıyor. Devletin adalet sistemine duyulan derin güvensizlik sonucunda cezanın şahsileşmesi ile de ilgili. O poşet bir sınır aşımıydı dostum! Cezalandırma şahsi hale geldiğinde bireylerin 'final' noktalarının ne denli farklılaşabileceğini gösteren müthiş bir sahneydi. Özne kadın be kardeşim, sana ne oluyor??
Sanatsal analiz olarak şunu söyleyebilirim : İnsan ilişkilerinin girdaplarına bu kadar kolayca girebilen ve oralarda kaybolmadan yüzeye geri dönebilen, o son kısımda (perdede!) evin içini tragedya sahnesine çeviren Ferhâdî'ye yüz kere helâl olsun.
Bunun dışında, İran'da CD'sini aldığım -ama hâlâ izleyemediğim- 'İnek' filminden kimi kareler görmek, oyuncunun evindeki korsan CD'ler arasında Uzak'ı farketmiş olmak da hoşuma gitti.
Oyunculukların tümü muhteşemdi, ama o yaşlı adam neydi öyle! Olağanüstü bir seyir zevkiydi onu izlemek. Orada gibi hissettiriyor sizi.

Yani, diyeceğim o ki, sinema bu!


Taxi Tehran


Tahran sokakları, günlük hayat kavgası, türlü dertleri ve tasaları ile insanlar.. Öncelikle, yeniden Tahran'ın küçelerinde hissetmek çok hoşuma gitti..Fikir yeni değil, bunu birçok İranlı yönetmen kullandı. Hikayeler ilk başta müthiş gerçekçi başladı, ancak ne yazık ki film ilerledikçe naifleşti ve zayıfladı.. En sondaki avukat kadın yüreği güzel bir insan, İran'daki aydın sınıfı çok beğeniyorum zaten.. Ancak yine de genele yayılmış olan didaktik hava, propaganda ve mesaj kaygısı filmi zedeleyecek kadar fazla.. Zaaflarıyla, insanı duygulandıran sakin kısımlarıyla bana İran'ı yeniden yaşattığı için zayıflıklarına rağmen sevdim ben bu filmi.

Amour


Hayatın en hüzünlü evresi olan yaşlılıkla ilgili acımasız ve mükemmel bir film yapmış Haneke. Yine karakterlerini uçlara sürüklemiş, zor durumlara sokarak kişiliklerini yapısöküme uğratmış, onlara hiç ummadığımız şeyler yaptırmış.. Bir beyefendinin içindeki canavar ne zaman ortaya çıkar? Genelde hiçbir zaman, ama onun oralarda bir yerde saklanmadğını kim söyleyebilir? Yalnızca 'zamanını' bekliyordur. Çok sert bir küçük burjuva eleştirisi de var, ama insana dair mevzuların yanında o kadar da önemli değil o... Müthiş bir film.

The Piano Teacher


Haneke'yi izlemek de kısmet oldu nihayet..Çok sıkı, çok sağlam bir filmmiş bu Piyanist. Anne üzerinden ego, süper ego, id meselelerine fena dalmış, ve bir yazıda okuduğum gibi Lars nasıl 'dışa patlıyorsa' Haneke de aynı şiddette 'içe' patlıyor. Sinema dilini, kamera kullanımını filan çok beğendim naçizane. Cinselliğin bu denli yoğun kullanılması da mecburiyetten, çünkü bu id vs meselelerini en iyi 'gösteren' alan orası.. Piano piano tüm filmlerini izlerim Haneke'nin.

Antichrist

Cahillik parayla değil ; bu dünyada Charlotte Gainsbourg diye bir kadın, bir oyuncu yaşar imiş. Lars'ın filmlerine takılmasam bilemeyecektim. Hayranı oldum.
Lars yine ağzımızı burnumuzu darmadağın etmiş Antichrist ile (bayaa da eskiymiş bu film yahu..) Melancholia'nın öncülü diye izledim, çok da ilişkili değilmiş. Benim bilgi düzeyimi fazlasıyla aşan psikolojik / Freudian göndermelerle dolu, rahatsız edici ama olağanüstü sahneleri olan bir film. Genelde konuya kendimi kaptırmadan, "yönetmenin bakışını kaybetmeden" izlemeye çalıştığım halde birkaç sahnede kalbim güm güm attı...
Benim anladığım şu : Lars insanın içindeki karanlığı, karmaşayı, çürümüş dişten gelen kokuya aldırmayan bir hekim sabrıyla deşiyor. Off.. acayip şeyler çıkıyor ortaya.. Ama ben tam anlayamadım henüz.. Dücane hocanın yazıları var bu konuda, bakacağım.
Charlotte muhteşem bir oyunculuk sergiliyor. Hasılı : Okuyup okuyup yeniden izlemek gerek bu filmi.

Melancholia


Varoluşçu filmlere takılmaya karar verdiğimiz için Lars babadan 'Melancholia' filmini izledim. Gezegen mevzusunun zayfılığı, Trier'in tembelliği vs'yi atlamak, ona torpil yapmak istiyorum.. Ben bu filmde özellikle Justine'in hissettiği varoluşsal bunalımı, sıkıntıyı, yalnızlığı, kendini duygularına bırakabilme 'hayvansılığını' çok iyi anlattığını düşünüyorum yönetmenin.. Belki de etraftaki tüm o şablon kişiler ve anlatımlar Lars'ın esas diyeceğinin altını çizmek içindi.. Olamaz mı yani? Ekşi'de birkaç sert eleştiri okudum, üstüne Fatih de bayaa bi çakmış filme, ama ben yine de sevdim ya..
Edit : Bu filmi en iyi anlatan görüntü ve ifade şu bence : "Geceleri huzursuz bir şekilde Melancholia’nın parlak ışığına bakarak geçiren Claire’e karşın Justine Melancholia gezegeninin ışığında çırılçıplak güneşlenecek kadar kıyametin güzelliğinin bir parçası olmak istemektedir." Gerçi Justine'in bunu bilinçli bir seçimler yaptığına inanmıyorum, ama bu görüntü kendini tamamen doğanın bir parçası kılmak bağlamında yerli yerinde kullanılmış fikrindeyim.

The Wind That Shakes The Barley


Bir başka Altın Palmiyeli film.. Ken Loach'u çok seviyorum, ama tuhaftır onda hep bir inandırıcılık sorunu olduğunu hissediyorum. Biraz naif bir Marksist propagandist, ve öğreten adam olması dahi beni o kadar kasmıyor, demek istediklerini anlamaya, üzerinde düşünmeye odaklanabiliyorum, ama ah şu inandırıcılık meselesi! Bilemiyorum nasıl aşacağım... Chris'i öldürdükleri sahne çok acıklıydı, diğer her şey benim İrlanda meselesi hakkında bilgilenmemi sağladı 'sadece'. Teşekkürler Ken baba.. Ancak, yine de benim için sinema sanatı böyle bir şey değil doğrusu.

Rosetta 


İzlerken karın ağrısı yaratacak denli gerçekçi bir film Rosetta. Ben bu Dardenne abileri duyardım ama hiç izlememiştim filmlerini, bayaa iyiymiş. Bu da Palmiyeli bir film ve bence çok hak ediyor. Uzun tüp taşıma sekansı, un çuvalına sarılma sahneleri filan çok iyiydi.. Öte yandan, sanki anlatması çok zor olmayan bir hikayeyi biraz tekdüze anlatmış.. Neyse, ben kimim ki Dardenne biraderlere laf ediyorum.. Sonuç : Sıkı bir film.

The Son's Room


Altın Palmiyeli (2001) bir başka film.. Böyle 'insanı' anlatan filmleri seviyorum, ve sanırım Cannes'daki jüriler de genelde bu tür filmlere ödül veriyorlar. İçinde bilmece, bulmaca olan filmler bayıyor beni.. Geri dönülmez bir kaybın yarattığı devasa acı ve boşluk ile baş etmeye dair bir Avrupa filmi. Hem de bayaa Avrupalı ; mesafeli, minimalist ve hatta yer yer 'soğuk'. Sondaki gece yolculuğu sahnesi çok kuvvetli. Her ne kadar izlediğim en zayıf Altın Palmiyeli filmlerden biri olsa da genel kategori bağlamında gayet iyi bir film.


The Class


Altın Palmiye alan bir başka kıymetli film.. Fransızlar bu film işini iyi biliyor. 'Sınıf' mikrokosmozu üzerinden göçmenlik, suç, ceza, gri alanlar, beyaz Fransızlar, alt-üst ilişkileri, ve tabii eğitim meseleleri...Kısa ama sıkı dokunuşlarla ergen ve genel olarak insan manzaraları. Tıpkı 'La vie de Adele'deki gibi bu filmde de 'izleyici' olduğunuzu unutturup resmen 'orada' bulunan bir röntgenciye çeviriyor film sizi. Bunu çok pozitif bir şey olarak söylüyorum.Müthiş doğal akıyor her şey. Ne kadar beğendiğimi anlatamam.

The Past


Ashgar babanın sıkı filmlerinden biri. İlk başlarda 'Ayrılık'tan daha olgun bir sinema dili olduığunu düşündüm ve çok heyecanlandım. Ancak ne yazık ki film ilerledikçe Farhadi'nin kurduğu matriks gereksizce karmaşıklaştı ve içinden çıkmak için kaçınılmaz ucuzluklara başvurmak zorunda kaldı. Yine de sinema duygusunu iyi iletmiş baba.. Sorunların altında boğulmuş bir insanın bir pencereyi açması... ve son sahnede kadının ağlaması... bunlar muhteşemdi. Yine de, son analizde, Ayrılık'ın kuvvetli matematiğine sahip değil.

La vie d'Adèle


Bir ayrılık sahnesi bu kadar mı iyi çekilir, bir aşk hikayesi bu kadar mı dokunaklı anlatılır.. Öte yandan, kentli, modern ve insana iyi gelen bir film. Benim için iz bırakan yapıtlardan biri oldu. Cannes'daki palmiyeyi sonuna kadar hak etmiş. Son derece açık lezbiyen sahnelerinden dolayı herkes için olmayabilir, onu da söyleyeyim.. Çok zenginleştirici bir film.

Not Defterimden -3

Bir yazıda '..ama ben Umberto Eco'nun ölümüne daha hazır değildim!' ifadesini okuyunca sarsıldım. Tam da benim hissettiklerim bunlar... Beyoğlu'nda yapmaktan en hoşlandığım şey onun Can Yayınları'ndan yeni çıkmış kitabını satın almak, ve sonra bir kafede oturup içindeki denemeleri okumaya başlamaktı. Hatta daha öncesi var... Boğaziçi'nin kütüphanesinde orada burada çıkmış denemelerini fotokopi yaptırıp spirallerle kitap haline getirmiştim! Kendimi çok iyi hissettirirdi bana onun metinleri..

Tosun Terzioğlu da ölmüş. O kadar iyi tanımıyordum onu, yine de ismini olumlu olarak birkaç yerde duymuştum. En son Halil Berktay'ın Seferis'in haikularını içeren yazısını görünce biraz araştırdım. Muhteşem bir insan olduğunu anladım; liberal, zarif, ve açık fikirli. Onun ölümü de 'sonrasında' üzdü beni. Şu sözüne bayıldım bizim solcuları düşününce : "Akıntıya karşı gitme cesareti kadar akıntıya karşı gidebilme becerisi de önemli. Birkaç kitabı olduğunu gördüm, onu daha iyi tanıtan, alıp okumayı düşünüyorum.

Hasan Bülent Kahraman'ın Melih Cevdet hakkında yazdığı bir yazıyı okudum az önce. Ne çok seviyorum Anday'ı... HBK'nın bu kadar övgü dolu bir yazı yazması beni şaşırtmadı, onun Anday'ı çok yakından hep takip ettiğini bilirdim, yine de böyle bir yazı okumak iyi geldi bana.

Hafta boyunca ara ara Nazım'ın 'Saman Sarısı' şiirine takıldım, Türkçe şiirde bir doruk noktası olduğuna bir kez daha inandım. Gerçek ile gerçeküstü arasındaki gidiş gelişler çok ustalıkla yapılmış. Bu konuda Turgay Fişekçi'nin bir yazısı var, daha bitiremedim, onu okuyacağım.

Hem Halil Berktay'ın hem de İsmail Kılıçarslan'ın satrançla ilgilendiğini, yazılar yazdığını görmek hoşuma gitti. Halil hoca İSD'nin Pera'daki mekanında takılırmış gençken.. Eskiler anlatırdı orayı, ben ancak Ağa Camii'nin yanındakine yetişebildim. Ahmet Türk'ün de satranççı olduğunu okumuştum, onlarla oynamayı çok isterdim.

Dün 'Büyük Budapeşte Oteli'ni izledik evde.. İlk başta ilginç geldi gereksizce hızlı olmasına rağmen ; ancak sonra koptum filmden. O kadar çok Haneke takılınca bu normal sanırım... Daha sonra izlediğim şeyin bir sanat filmi filan değil bir çizgi film olduğuna karar verdim ve o zaman yeniden odaklanabildim ekrana. Bence zaman kaybı, ama siz bana bakmayın... (28 Şubat 2016)

Not Defterimden -2

Hafta boyunca yollarda Cengiz Özkan, Erkan Oğur filan dinledim. Alevi türküleri gibisi yok. Bizim Ege’nin ‘Balıkesir yolunda sepeti var kolunda’ tarzı türküleri sıkıcı geliyor bana.. Öte yandan, Aşık Veysel’in de abartıldığı fikrine vardım.

Fatma Barbarasoğlu diye bir sosyolog var, seviyorum onun yazdıklarını.. Mahallelere önyargısız ve anlama odaklı bakmaya çalışması hoşuma gidiyor.

"İçimde, seni kaçırırsam her şeyi kaçıracakmışım gibi bir his var."

Necmi Erdoğan’ın yazı ve söyleşilerini Kindle’a indirdim. Çok beğendiğim bir sosyolog ve politik analist. Türkiye’de bu alanda iyi isimler var.

Hafta sonu çocuklara dönük bir mini turnuva düzenledim, pratik amaçlı. Yağmur ilk kez maç kazandı, çok mutlu. Evde ona ‘şampiyon!’ diye sesl
eniyorum, pek hoşuna gidiyor. (15 Şubat 2016)

Not Defterimden -1

Hafta boyunca yollarda Mohsin Namjoo dinledim. "Iranian fusion" neymiş bayaa anladım. Namjoo çok kıymetli bir müzisyen ve İran'ı terketmek zorunda kalmasına rağmen orada çok popüler. Geleneksel müzik ile Kill Bill'in film müziğini sentezlemek her babayiğin harcı değil doğrusu..

İran filmlerini çok seviyorum. Taxi Tehran'ı izledim, Tahran sokaklarını yeniden görmek çok hoşuma gitti. Ancak Jafar Panahi'nin tarzı bana pek yakın değil. "Yumurtasını kaynatan" bir yönetmen olduğunu düşünüyorum. Birkaç İran kısa filmi izledim sonra çeşitli yönetmenlerden.. Buluşçuluğa dayanan bu kısa film tekniğinin pek de bana göre olmadığına karar verdim.

Büyükçekmece'deki satranç turnuvası eğlenceliydi. Katıldığım bir başka etkinlikteki korkunç sıkıcı ortamdan sonra arkadaşlarla birlikte olmak iyi geldi bana. Öğretmenevi'nin salonu da deniz manzarasıyla muhteşem bir yer. Balkona çıkıp hava almak da çok tazeleyici oluyor..

Şubat tatili de geldi geçti.. Okulların açılacak olması bunaltırdı beni, bilmem ki şimdiki çocuklar ne hissediyor... (7 Şubat 2016)

Monday, February 29, 2016

Dramatik 9. maç Carlsen’in

Maç başladığında Anand’ın d4 açılışı alkışlarla karşılandı. Bu, kanlı bir maç demekti! Gerçekten de, 27. hamlede tahtada üç tane vezir gördüğümüz, mat ataklı, Vg7# (mat!) tehditleriyle yüklü muhteşem bir maç oldu. Anand belki b3’e izin vermeyebilirdi, falan filan..Yazılım elinin altında iken söylemek kolay, ancak tahtadaki karmaşada doğru hamleleri bulmak her iki taraf için de kolay değildi.



Anand  -bence biraz gecikmeli olarak- elinde avcunda ne varsa Carlsen’in sahasına fırlattı. Hepimiz ekran başında korku dolu gözlerle Carlsen’in tramplenden düşüp düşmeyeceğini izledik. Kazanmak zorunda olan Anand bir yandan bizim gibi tırnaklarını kemiriyor, bir yandan da doğru hamleleri bulmaya çalışıyordu. Bir ara çok uzun düşündü, ve zaman avantajını yitirdi. İlk ve son hatası olan Af1 hamlesini bu denli çabuk oynamasına hem üzerindeki kazanma baskısı hem de sürenin azalması sebep oldu. O sırada hücum daha da karmaşıklaşmıştı, önünde yapması gereken daha 12 hamle vardı ve sadece 8 dakikası kalmıştı. Baskı çirkin yüzünü göstermek için Anand’ı seçti ve şimdiki şampiyon, Carlsen’in Ve1 hamlesini kaçırdı. 28. hamle sonunda Anand terketti. Skor 6-3, ve Carlsen’e kalan 3 maçta bir beraberlik yetiyor.

Basın toplantısında Carlsen neşeli, Anand ise rahatlamış gözüküyordu. Yenilgiyi kabullenmiş gibiydi. Öyle ya da böyle, her gerilim bir şekilde sona eriyor ve hepimiz yeni gerçekliğe uyum sağlıyoruz. Yoksa yaşayamayız zaten. Norveçliler ise pek mutluydu, gazetelerinin online baskılarını hemen güncellediklerini ve”Carlsen’in dünya şampiyonluğu için sadece yarım puana ihtiyacı var” manşetini çektiklerini gördüm. Büyükusta Nigel Short maçtan hemen sonra bir tweet attı, bir dönemin sonu, diye…Hindistan’da, seri bitmeden yapılan bu yorum, muhtemelen atan kişinin İngiliz olmasının da etkisiyle oldukça tepki topladı. Ancak, durum bu. Herşeyin bir sonu var. Anand, Hindistan gibi devasa bir ülkede satrancın yayılmasında lider rol oynadı ve hem kişiliği hem oyunuyla tarihe geçti.Basın toplantısı bu harika gösteri için iki oyuncunun alkışlanması ile kapansa yeriydi.

Bu arada, sıkı okurlar farketti, bir önceki maç hakkında yazmadım çünkü yazacak pek bir şey olmadı. Belki Anand kurşunlarını atmaya o maçta başlamalıydı ama bugün gördüğümüz gibi bu strateji fena halde geri de tepebiliyor. Magnus delisi satranç dünyası ise istediğini aldı. Batı’dan gelen bu yeni (nerdeyse) şampiyonla bizim antik oyun altın çağlarına geri dönebilecek mi hep birlikte göreceğiz. (21 Kasım 2013)

Kral öldü yaşasın yeni kral!

Beklendiği gibi, Magnus Carlsen 22 yaşında satrancın yeni kralı oldu. 12 maçlık seride 6-3 önde girdiği bugünkü maçta yalnızca bir beraberlik ünvan için yeterli olduğu halde işin kolayına kaçmadan oynadı, baskı kurdu, ve şahlar kalana dek emek verdi. Tembel bir beraberliğe yatmaması çok saygıdeğerdi.

Anand 28.Vg5 hamlesi ile seride hata yapmadığı maç bırakmamaya kararlı olduğunu gösterdi. Allahtan ki Carlsen konumu kazanca çevirmek konusunda bu kez şaşırtıcı derecede zayıf kaldı  (bilgisayarlar 29.e5’den sonrasını beyaz lehine 1.80 civarı değerlendiriyordu).  Evet, Anand ortalamada çok hata yaptı  ama karşınızdaki adam bitmeyen bir baskı ile oynadığında  ayağınız bir şeklide kayıyor işte. Aslında Anand iki yıldır kötü oynuyor, ve bu seri onun çok formsuz olduğu bir zaman dilimine denk geldi.

Norveç başbakanından Liv Taylor’a dek pek çok ünlü Carlsen’e tebrik mesajı yolladı. Bir şaka duydum size de ileteyim : Buna  göre Magnus tarihte en tanınmış ikinci Norveçli olmayı başardı, en meşhuru  ise Kolomb’dan 500 yıl önce Kuzey Amerika civarında gemisiyle kaybolan kaşif Leif Ericson’dı.

Genel olarak, yavaş bir başlangıç yapmış olmasına rağmen seyredeğer  ve eğlenceli bir dünya şampiyonası izledik.Hintli gazeteciler çok şamata sorular sordular. Özellikle Lawrence Trent ve Tania Sachdev’in enerjisi canlı yayını izlemeyi zevkli hale getirdi. Anand’ın yenilgiyi kabul ederken gösterdiği asil tavırlar etkileyiciydi. Kasparov’un Kramnik’e yenildiği zaman gösterdiği tavırlar geliyor aklıma, kıyas kabul etmez.

Yalnız, ben bir şeyi merak ediyorum, önceleri şampiyona formatına karşı çıkan Magnus şimdi kulağının üzerine mi yatacak yoksa formatın değiştirilmesinde ısrar mı edecek… Aslında görüldü ki, sağlıklı bir aday belirleme sistemi yapılırsa bu tür ikili maçlar daha çok ilgi topluyor. Yanıtı her ne olursa olsun, genç Norveçli bu ünvanın tadını çıkarmayı fazlasıyla haketti.  Kudos! (23 Kasım 2013)

6. maç da Carlsen’in

Fırtına katliama dönüştü. 5. tur yazımda ikinci bir Anand yenilgisini Hintlilerin kaldıramayacağını ima etmiştim ; nitekim basın toplantısına Hintli gazetecilerin "niye olmuyor abi, söyle niye olmuyor“ diye özetlenebilecek tarzındaki soruları damga vurdu. Anand haklı olarak fena bozuldu, ama kibarlığı elden bırakmadı. En son, o soruları soran gazetecilere yan gözle bakarken yakaladım onu.
Bana göre, heyecan dolu bir maç izledik. Anand Berlin savunmasının ana varyantından kaçındı, vezir değişimine gidip Carlsen’in sularında oynamak istemedi. Yine de, uzun bir süre eşit ve standart bir konum oynandı. Kale oyun sonu berabere gibiydi. Şunu söylememe izin verin :  “Bütün kale finalleri beraberedir” aforizmasına saygım zaten sınırlıydı, artık hiç kalmadı. Tamam, elbette Anand’ın 60. Ka4 hamlesi çok kötüydü, doğru oynasa berabere idi, falan filan ; ama Magnus’un oynamaya ve baskı kurmaya devam etmesi rakibinin de ayağını kaydırıyor işte.
 Magnus bir makina gibi müthiş yüksek doğru hamle oranıyla oynuyor, rakipleri öyle oynayamıyor ve elbette bir noktada hata yapıyor (çünkü Magnus’un aksine herkes insan).
Satrancın bu "hata yapan insan“ olgusunun deşifresine çok ihtiyacı var. Şimdiye dek bütün o Leko’ların, Kramnik’lerin, vs çabuk çabuk berabere yaptığı birçok maç devam edilse bir tarafın galibiyetiyle biterdi, bence. Buradan çıkarılacak çok değerli dersler var, satranç camiası da bunları tartışacak. Eğer bu denli verimsiz gözüken konumlar dahi oynanmaya devam edildiğinde izlemeye, takip etmeye değer şeyler üretiyorsa, izleyenler mutlu ayrılıyorsa, çabucak berabere yapıp pijamalarını çeken ama aslında satrancın popülaritesini zedeleyen oyuncu tarzına da bir çare düşünmek şart.
Şöyle bitirelim : Magnus’un dünya şampiyonluğu ile satrançtaki tembeller daha fazla göze batacak. Satranççılar emek vermeyi önemseyecek, daha fazla net skor elde edilecek ve oyunun popülaritesi artacak. Bu bağlamda, ben Magnus’a şapka çıkarıyorum. Ayrıca, söylesinler, gülmek ona çok yakışıyor. 
(16 Kasım 2013)

7. Maç ve Vanessa’ya Düğün Sürprizi

7.maç tahtada pek bir vukuat olmadan berabere bitti. Anand beyazlarla oynadı, ve bir kez daha Magnus’un Berlin Duvarı ile karşılaştı. İkili, maç boyunca yavaş bir şekilde manevra yapıp durdular ve karşılaşma 32. hamlede konum tekrarıyla berabere bitti. Vishi biraz nefes aldı diyebiliriz. Basın toplantısı Hintli gazetecilerin Anand’ı hafiften köşeye sıkıştırma çabaları dışında rahat geçti. Bakalım önümüzdeki maçlarda Vishi şapkasından tavşan çıkarabilecek mi? Ben o şapkanın içinde bir tavşan olduğuna artık hiç inanmıyorum. Yaw, belki bir şapka bile yok.


Bu arada, geçenlerde sosyal medya çöplüğünde bir inci yakaladım : “Hayat’a içelim : Vanessa’ya Düğün Sürprizi”.  3 yıl önce çekilmiş, ancak benim yeni haberim oldu. Nerdeyse herkes, yani başta damat, kayınbabası, kendi babası, gençler filan bir ay boyunca gizlice çalışıp taze geline onu ne kadar sevdiklerini göstermek amacıyla olağanüstü güzel  bir sürpriz hazırlamışlar.

Fikir, Damdaki Kemancı filminin meşhur bir sahnesini tekrar etmek üzerine kurulu. O sahnede baba, kızını verdikten sonra müstakbel damat ve arkadaşlarıyla birlikte şarkılı danslı bir kutlama yapar.

Vanessa’nın videosundaki incelik, düşüncelilik, başkası için karşılıksız emek vermek anlayışı beni çok etkiledi. Dahası, ben bu videoda Kiev’deki St. Andrew kilisesinde İsa’sına yakarırken sessizce ızdırabın ve umudun gözyaşlarını döken yaşlı kadını, zikir yaparken Allah için bedenini unutan sakallı adamları, Kerbela’da yitirdikleri Hz. Hüseyin’i anarken acıyı hiçe sayanları gördüm. Aşkınlığı ve umudu gördüm.

Çok mu abartılı ? Belki. Yine de, ben bu paylaşımda insana dair paramparça umutlarımızın tazelendiğini gördüm.  Daha ne olsun. 

(18 Kasım 2013)

4.maç kanlı bir şekilde berabere

Güzeldi be! İşte bunlar sahalarda görmek istediğimiz hareketler. Dünya Satranç Şampiyonası’nda 4. maç da beraber bitti. Bu maçta kazanç –eğer mevcut ise- kuytu köşelere saklanmıştı, bulmak çok zordu. Bu arada, dostlarbiz satranççılar için skor değil, iyi oyun önemlidir. Futboldan filan çok farklı bu asil tarafımızla gurur duymama izin veriniz.
Bu arada, maç Hindistan Twitter’da top trend, yani insanlarin Twitter’da en çok yorum yaptıkları konu oldu. Profesyonel satranççılar yıllar süren bölünmüşlüğü sonlandırıp FIDE’de buluşunca bizim antik oyunumuz da sonunda aprondan kalkmayı başardı ve bulutlara yöneldi. Bu konuda Türkiye de bir önceki başkan yönetiminde müthiş atılımlar yaptı. Satrancın sıkıcı ve zor olduğu imajını yavaş yavaş değiştiriyor olmamız beni sevindiriyor.

Oyuncular artık maça iyice ısındılar, ve bundan sonrasında yine böyle heyecanlı maçlar görmeye devam ederiz. Umarım. Satranç oyunu dışardan donuk ve sıkıcı gözükür, ama bazen aslında tahta alev alev yanmaktadır! Ben de sakin duruşumun altında bir ara heyecandan ürperdim. Ancak, ne yazık ki, ikisi de çok kuvvetli oyuncu olunca, maç kazanılması imkansız bir oyunsonuna evrildi, ve berabere bitti. Magnus kolay beraberliğe yönelmedi, tarzına uygun olarak sonuna kadar pozisyonu zorladı. Kramnik filan olsaydı, herhalde çoktan çizgili Sümerbank pijamalarını çekmişti. Leko ise muhtemelen horlamaya başlamıştı.

Anand maçın ortalarına doğru oldukça gerginleşti, ancak 40. hamleden sonra daha rahat bir beden dili vardı. Bir satranç maçında üzüntü, sevinç, umut, çöküş, küllerinden doğma gibi birçok psikolojik durum sizi ziyaret eder. Hesaplamaya dayalı bir oyun olmasına rağmen, psikolojik faktörler sonuçta büyük rol oynar. Bu nedenle, satranç maçı aynı zamanda karakterlerin bir mücadelesidir.



Basın toplantısı muhteşemdi. Birkaç tuhaf gazetecinin hala Kasparov hakkında sorular sormasını özellikle Carlsen çok zekice eleştirdi. "Oyun hakkında konuşacak yeterince malzeme var", dedi. Son yıllarda gördüğüm en neşeli, en sıcak, ve saygılı basın toplantısıydı. Magnus ve Anand’a helal olsun!
Bu arada, Anand benden birkaç yaş büyük olduğu halde benden daha genç görünüyor. Bu beni rahatsız etti. Adamın tek bir tel saçı bile dökülmemiş. Ayıp ya. (13 Kasım 2013)

5. maç Carlsen'in

Fırtına “geliyorum“ diyordu, ve geldi. 5. maç Carlsen’in 58 hamlede galibiyetiyle bitti dostlar. Pek konuşmayan, sakin, ve hatta (annesi alınmasın) sıkıcı diyebileceğimiz bir genç olarak en sevdiği pozisyon tipini sonunda elde etti. “Bakalım yine başaracak mı” derken o, vidayı hiç acele etmeden, yavaş yavaş sıkarak bu konumların üstadı olduğunu gösterdi. Bravo. Tabii bunda Anand’ın bir iki yerde ayağının kayması da etkili oldu. Düşünsenize, her hamleyle seçenekleriniz azalıyor, ve sonunda hep doğru hamleleri bulmak zorunda kalıyorsunuz. O da bir insan, Deep Blue değil ki kardeşim (toprağı bol olsun).

Maç sakin başladı, konum uzun bir süre standart ve dengeliydi.Vezirlerin hemen takas edilmesini Maurice Ashley filan sürpriz olarak değerlendirmiş, şaşırdım. Garip bile, bunun Carlsen konumlarına gittiğini, ve çetin bir maçın bizi beklediğini anlamıştı. Esasen, bir oyunsonu maçı oynandı diyebiliriz. Carlsen 58.h4 sürünce,  güzel bir mücadelenin sonuna geldiğimiz belli oldu. O sırada dışarda inceden bir yağmur yağıyor, bıyıklı Hintli yorumcunun sesi titriyor, ve yüzlerce Anandcının imzaladığı destek duvarı sessizce ağlıyordu. Buğulanmış gözleriyle Anand mağlubiyeti kabul eden elini uzattı.

Satrançtaki melodramı seviyorum. Tabii öznesi ben olmamalıyım... Takdir edersiniz ki ben bile bazen yeniliyorum. O zaman bu oyun hakkında iyi şeyler düşünmüyorum. "Bu kadar üzülmeye değer mi ?" diyorum. Fischer’in o meşhur  “karşımdakinin egosunun kırıldığı o anı seviyorum“ lafı, evet terbiyesizce, ama durumu güzel açıklıyor. İyi haber şu ki üzüntü kısa sürede geçiyor! Umarım Anand hızla toparlar, ve 6. maçta Magnus’u köşeye sıkıştırıp hiç olmazsa birkaç kroşe patlatır. Kazanç elde edemese dahi, bu ona moral verecektir. Magnus 2 farklı öne geçerse, ilgi azalabilir. Hintlilerin çalışma verimi düşer. Buradan Obama'ya seslenmek istiyorum, buna izin vermemesi lazım.  (16 Kasım 2013)

Yürü be Magnus!

Dün konuşmuştuk, satranç dünya şampiyonluğu maçları serisi bugün başlıyor. Satrançta yıllarca bir numara olsanız da, eğer dünya şampiyonu değilseniz tarih size pek yüz vermiyor. Resminiz Amman, Stockholm, Tahran veya  Üsküp’teki emektar satranç derneklerinin duvarlarında yer almıyor. Şanslıysanız, en fazla Paul Keres gibi memleket  kronuna resminizi basıyorlar. Peki ya şampiyon olursanız? İşte o zaman, büyük Morphy’nin, dahi Alekhine’nin, filozof Lasker’in ve ekselansları Capablanca’nın portrelerinin yanına sizinkini de asıyorlar. Ne gurur!




Şimdi oyuncuları biraz daha yakından tanıyalım. Yaşına hürmeten Anand’la başlıyoruz. Kariyeri başarılarla dolu olsa da Kasparov’dan aldığı sayısız yenilginin kekremsi tadı onu terketmiyor. Birkaç  yıl önce Gelfand gibi zayıfça bir rakibi yenerek  ünvanını  korudu gerçi ; ancak,  yeni doğan oğlunun gece yarısı ağlamalarından olsa gerek, son birkaç yılı tatsız geçti. Anand arkadaşınız olmasını isteyeceğiniz kadar iyi bir insan. Ve bu, inanın, satranç dünyasında  vezir fedasından daha ender görülen bir durum!

Magnus Carlsen. Norveçli, orta- üst sınıftan bir ailenin pek rahat yetiştirilmiş oğlu. Sadece keyif aldığı şeyleri yapan bir nev’i modern Montaigne. Arada kötü de oynasa, firmalarla yaptığı sponsorluk anlaşmalarından dolayı tuzu kuru. Liv Tyler’la aynı kot reklamında poz vermesi camiayı pek heyecanlandırmıştı. Kıyas doğru değil belki ama, insan ister istemez,  evine ekmek götürebilmek için tahtada iyi hamleler bulmak zorunda olan, devlete bağlı  Sovyet ustalarını hatırlıyor. Parlak kazançları yanında, esasen, sıkıcı beraberlikleri inadıyla kazanca çevirdiği için seviyorum ben Magnus’u.

Peki biz ekran başında en çok kimin hamleleri için bağıracağız? Kasparov, paranın tatlı kokusu o taraftan geldiği için Carlsen‘ci olabilir ama biz oyuncuya değil tahtaya bakarız. Yine de, gençtir, yürü be Magnus! (9 Kasım 2013)

Momentum Anand Tarafında

Satranç Dünya Şampiyonası Hindistan’da devam ediyor. Üçüncü maç ile birlikte, nihayet gerilim, kan, gözyaşına benzer birşeyler görebildik. Anand bir ara insiyatifi ele aldı maçta, ancak ne yazık ki sonuca ulaşamadı ve ters renkli fil finali beklendiği gibi beraberlikle bitti. İyi maç oldu.


Satrançta beraberlik özellikle üst seviyelerde normal bir durum, ancak, ilk iki maçtaki gibi vakıasız maçlar satrancın ölümüne yol açacak diye korkuyorum. Carlsen’in Af3, g3, Fg2 filan gibi açılış-hazırlığını-boşa-çıkarmayı-amaçlayan sıkıcı hamleleri  devam edecek mi? Göreceğiz.

Durum Anand lehine 1.1 iken (satranç yazılım değerlendirmesi), Carlsen’in beden dili ne kadar stres altında olduğunu gösteriyordu. Bunu fotoğraf olarak da paylaşıyorum. Anand gibi tecrübeli değil, çok da genç bir insan, kolay değil bütün bu sahne ışıkları altında oynamak…

Bu arada, basın toplantısında ne kadar çok Kasparov sorusu geldi! Birkaç yere girmesine izin verilmemiş filan... Adamın varlığı da yokluğu da olay. “Bir satranççıda katil içgüdüsüolmalı” sözünden bu yana ona olan saygım az. Ancak, bir oyuncu olarak, elbette bir efsane ve ona saçma resmi zorluklar çıkarılmasını anlayamıyorum.


Dostlar, artık Anand’ı destekliyorum, işte böyle de çabuk taraf değiştiririm! Sebebini açıklıyorum : hem daha iyi ve enerjik oynuyor, hem de basın toplantısında insanlara insan gibi davranıyor. (13 Kasım 2013)

Dünya Satranç Şampiyonluğu Ünvan Maçı Başlıyor!

Merhaba. Bu blogda sizlerle satrançtaki gelişmeleri, haberleri paylaşmak istiyorum. Amacım satrancın yaygınlaşması ve bilen bilmeyen herkesin bu yazıları zevkle okuması. İlgi çekmek için kullandığım resme gelince : Aslında düşüncelerimi çok güzel anlatıyor : Doğanın yanıbaşında, hele sevdiğinle birlikte satranç oynamak gerçekten "better than sex" olabilir!


Gelelim dünya şampiyonasına...Masanın bir tarafında Anand var. Hintli bir adam,  44 yaşında, halen satranç dünya şampiyonu.  20 yıldan uzun bir zamandır, Hindistan spor sayfaları onun başarıları sayesinde kriket ve hokey yanında satrançtan da bahsediyor. Anand ülkesinde o denli popüler ki , memleketin en büyük onur nişanlarından Bharat Ratna'ya aday gösterildi. Şimdi Hindistan, Chennai, dünya satranç şampiyonluğu ünvan maçına ev sahipliği yapacak. 9-28 Kasım arasında, toplam 12 maç.

Masanın öbür tarafında ise Fischer'den bu yana Batı'dan çıkmış en popüler, en başarılı ve en genç oyuncu var : Norveçli Magnus Carlsen. Kasparov'dan özel dersler aldı. Satranç camiasının, oyunun medyada daha çok yer tutmasında umut besledikleri genç. Haksız değiller çünkü Magnus çok ilgi topluyor, ve bizzat kendisi satrançtan gayet iyi kazanıyor. Tabii çoğu reklam ve sponsorluk anlaşması. Olsun. İsimlerinin telaffuzu bile zor, asık suratlı Rus şampiyonlarından sonra Batılı bir şampiyon cılız satranç-medya ilişkilerini coşturabilir.


Bu ünvan maçı efsanevi Karpov-Kasparov maçlarından bu yana en çok takip edilen seri olacak gibi görünüyor. Blogumuzda biz de yaklaşık yirmi gün boyunca ilginç konumlar, haberler ve anekdotlarla, satranç bilen bilmeyen tüm okurlarımıza farklı bir dünyayı sunmaya çalışacağız. Görüşmek üzere! (9 Kasım 2013)