Wednesday, November 30, 2022

Notlar - Ekim/Kasım 2022

İsrail'de işe hep bisikletle gider, yolda müzik dinlerdim. Dönüşte bazen hava iyice kararmış olurdu. Kulağımda Zülfü'nün 'Dağlara Küstüm Ali' şarkısı, kaldırımın ortasındaki o yaşlı ve eğik ağacın yanından geçerdim. Yaşadığım büyük, üzücü kopuşlar gelirdi aklıma, nedense hep de orada! Livaneli'nin 'müzisyen' olarak bende özel bir yeri var, fakat o gittiğimiz "Duvar" oyunu neydi peki? Çok uzun zamandır bu kadar kötü, seyirciyi bu kadar aptal yerine koyan bir oyun izlememiştim. Bu nasıl bir cesaret? Yani ünlüsün diye her şey OK mi? Çözemedim.

Kedimiz Poki tahmin ettiğimiz gibi obez olmuş. Veteriner röntgenini çekti, ilaçlar verdi vs. Canım ya, ben televizyon izlerken yanıma gelip kıvrılıyor, mırlıyor filan hep. O anlar hoşuma gidiyor, başını okşuyorum. Sanırım iyi bir hayvansever değilim, maalesef bana müthiş bir mutluluk vermiyor Pokicik. Ne yapmalı?

Disney'de Kaptan Kusto'nun hayatını anlatan "Becoming Coustea" diye bir belgesel izledim. Kurgusu, duygusu vs mükemmeldi. Amy'den beri izlediğim en iyi belgesel; sonunda nerdeyse ağlayacaktım. Bazı insanlar yaşarken 'hayattan bile büyük' oluyor, Kaptan da onlardan biriymiş. Mubi'de de "İşte sanat bu!" diye şapka çıkardığım bir kısa film izledim, "Rosa Rosae" diye. Carlos Saura baba ne çekmişse izlenecek artık, mecbur.

Bağlamada fena gitmiyorum, her gün çalışıyorum. Youtube'deki solfej videolarının bazıları çok iyi, onları izleyip uyguluyorum. "Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme"yi hayatta en sevdiğim türkü seçtim. Aslında do diyez'i bastıktan sonra bir şarkının kötü olması mümkün değil, bunu fark ettim. Uzak iken çok anlamadığımız şeyler yakınlaşınca çözülüveriyor.

Pek içki içmiyorum ama Şeyh Galib'deki şu beklentiye bayıldım, böyle kapatayım : Ey Sâki! Sen bize İsrafil ol. Ölümümüzü yaşayışa çevir.

Thursday, November 24, 2022

Öğretmenler Günü Hakkında

Bizim zamanımızda öğretmenler çok fena dayak atarlardı. Dayak yoksa azar vardı. Onlarla ilgili olarak aklıma gelen ilk şey bu. Komik ve saçma bir anı : Akrabamız da olan ilkokul öğretmenim matematik dersinde (biraz dalmış olacağım ki) "Hakkı, öyle öküz gibi bakma tahtaya, zaten matematiğin kötü!" demişti. Hocam, bana 'öküz' diyebilirsiniz ama 'matematiğin kötü' diyemezsiniz!

Peki, öğretmenler teknik açıdan nasıldı genel olarak? Çocuk halimle pek değerlendiremezdim; şimdi geriye doğru baktığımda kalitenin pek de kötü olmadığını, arada gerçekten iyi hocaların da bulunduğunu teslim etmeliyim.
Çocuğu özel okula da devlet okuluna da gitmiş bir veli olarak şunu rahatça söyleyebiliyorum artık : Öğretmenler özel okullarda işten atılma, veli höykürmesi vs sebebiyle iyi kötü geliştiriyorlar kendilerini (Çok acı ama, 'yaşasın kapitalizm' diyesi geliyor insanın). Devlet okullarında ise hiçbir şey umurlarında değil, müdürün azarı dışında! Derslere geç geliyorlar, öğrencilere bir video açıp telefonlarına bakarak zaman geçiriyorlar vs. Üstelik kendilerine saklamaları gereken saçmasapan fikirlerini öğüt olarak çocuklara aktarıyorlar.
Öğretmenlerin sırf mesleklerinden dolayı neden bu kadar saygı gördüğünü anlayamıyorum. Kesinlikle abartılı bir durum. İşleri bu yahu! Birkaç istisnası hariç şimdiye dek pek de öyle iyi öğretmen görmedim maalesef.
O birkaç sevgili hocamın, babamın, ve kitaplarımın öğretmenler gününü içtenlikle kutlarım.

Monday, November 14, 2022

Acı Tatlı Hatıralar - 13

İran dönüşü, Dikili'deki yalnız hayatında annemdeyim. Yeni aldığım Sony video kamera ile sağı solu çekip duruyorum. Annem en güzel kıyafetlerini giymiş, neşeli bir telâş içinde. Akşama salaş bir kahvehanenin üstündeki loş, küçük bir mekânda belediye korosunun provası var. Çamlık'ın yanından yürüyerek kasabaya iniyoruz. Sesi çok güzel annemin, solistlerden biri de o zaten. Yarım saat sonra sıra ona geliyor. Duvardan sarkan tozlu bir üçlü prizin yanında, kapı önündeki dar yerde türküsüne başlıyor. Bir serçe gibi heyecanlı ve ürkek. Ben tahta sandalyede bir yandan onu dinliyor, bir yandan makineyle ileri geri çekimler yapıyorum. Gülümseyerek bana doğru söylüyor şarkısını annem. Kameradaki yüzünde sevgiyi ve ölümü görüyorum.

Wednesday, September 28, 2022

Notlar - Eylül 2022

İranlı kadınlar ayakta; ama bakamıyorum, içim parçalanıyor. Ne talihsiz bir ülke! 80'lerde daha küçük bir çocuktum ama iyi hatırlıyorum : Siyah beyaz televizyonda top sesleri eşliğinde İran-Irak savaşından bahsederlerdi, her haber bülteninde. "İran-Irak savaşı 3. yılına girdi" filan gibi. Sonra, bizim sol çevrelerdeki yaygın argüman : "Mollalara, dindarlara asla güven olmaz, İran'daki gibi devrimden sonra adamı satarlar."

Bir yıl Tahran'da, altı ay İsfahan'da çalıştığım dönemde bayıldım ben bu ülkeye, ve oranın güzel insanlarına. Tabii zaten biliyordum, birkaç kitap da okumuştum filan ama benzerliğimizi daha yakından gözlemleyebildim. Şu kadarını söyleyeyim, bizden daha sakin, daha hümanistler. Bunun dışında çok benziyoruz birbirimize. Ben oradayken Türkiye'ye hep hayranlıkla bakıyorlardı. "Keşke sizdeki gibi isteyen başını açsa isteyen kapasa" filan derlerdi. Zorbalığın her türlüsü çok fena. Nuri Bilge'nin "Güzel ve yalnız ülkem" sözü bizden çok İran için söylenmeli bana kalırsa.
İranlı kadınlar bu dindar zalimlere karşı elbet bir gün kazanacaklar, dilerim o gün çok gecikmez.

Bir ömür daha lazım bize, ölümden sonra
Çünkü bu ömrümüz sadece umutlanmakla geçti



Monday, September 5, 2022

Notlar -Ağustos 2022

Bir yaz daha bitti. Aklıma Grup Gündoğarken'in meşhur şarkısı geliyor böyle durumlarda. 87'de bizim Balıkesir-Bigadiç belediye otobüsü şoförüne daha yeni satın aldığım o popüler albümü uzatmıştım hevesle : 'Bir Yaz Daha Bitiyor'. Bayılmıştım oradaki neşeli, pozitif şarkılara. Şoför SSK Hastanesi'ne kadar dayanabildi bu zulme, çıkarıp hemen geri verdi kaseti. https://www.youtube.com/watch?v=3DCHLwOqtJs...
Yazın tatil yapmak dinlendirici bir şey mi gerçekten? Bundan hiç emin olamıyorum. Öte yandan, (bunu rutin haline getirmiş olanlar için) tatile gidememek zihnen rahatsız edici bir şey. Yaşamamışsın filan gibi oluyor; tuhaf. Öyle ya da böyle her yıl biraz denize girmem lazım benim. Denizde sırt üstü yatmak çok terapik bir şey, o yılın yorgunluğu akıp gidiyor sanki. Babam Burhaniye/Ören'deki çadır kamplarına götürürdü bizi çocukken. Ören'in Riviera sahillerine benzeyen altın gibi kumu, güzelim denizi... Hoşuma giderdi çok.
Yalnız, köpekler artık her yerde! Köftehorlar, akşama kadar gölgede bir güzel uyuyup sonra geceleri tamamen ele geçiriyorlar. Gündüzler insanların, geceler köpeklerin gibi oluyor. Bilmiyorum, insan kıyamıyor tabii onlara, öte yandan bize yazık değil mi? Yani artık hemen hiçbir yerde sessizlik içinde uyuyamamak? Pek hoş bir şey değil sanki.
Kitap fuarında komünist bir yayınevinin kitapları arasında epey vakit geçirdim. Hoşuma gitti bu. Neydi beni o kadar mutlu eden bilmiyorum. Sanırım gençliğimi hissettim orada biraz. Hiç komünist olmadım aslında. Komünizmden bahsedilince geride kalmış bir masal, bir ütopya anlatıyorlarmış gibi geliyor artık bana, o nedenle de ilgimi çekiyor galiba. Mete Tunçay'ın Mustafa Suphi ve 15'lerin Karadeniz'de öldürülmesiyle ilgili kısa bir kitabını aldım; o gün bitirdim hemen. Çok acı bir hikaye, bilmediğim detaylar daha da üzdü beni. "Bir yanımda Suphi, Nejat ölüyor / Bir yanım deryada çalkanır şimdi" : https://www.youtube.com/watch?v=7GSnsbjNAyM...
Meşhur Gurur ve Önyargı'yı nihayet okudum, hem de uzun bir süre 'atlayıp zıplamadan'. Jane Austen ablanın kaleminin akışına, hiç zorlanmadan karakterlerini vs çizmekle kalmayıp muhteşem psikolojik analizler yapabilmesine çok şaşırdım. Kitabın önemli bir kısmına bayıldım. Ne var ki, yarısından itibaren iş uzadıkça uzadı, ve ben de kitabı bitirmek için mecburen üç adım atlama yöntemine geçmek zorunda kaldım. Gene de güzel, öneririm. https://www.kitapyurdu.com/.../gurur-ve.../80362.html
Evde sürekli 'Konuşanlar' izliyorum, sırf bu sebeple gittim Exxen'e de üye oldum! Komik bir program; ayrıca, bizlerin iyi kötü bir röntgenini de çekebiliyor insan. Ben böyle ulvi amaçlar için izlemiyorum, güldüğüm için izliyorum ama o fayda da hoşuma gidiyor doğrusu. Daha az küfür, daha az aşağılama olsa iyiymiş. Belki o zaman tadı kaçardı, bilemiyorum. Güzel ama. Recep İvedik'in bazı filmlerine çok güldüğüm için şirkette aldığım eleştiriler geldi aklıma şimdi.
Kınalıada'da Şişli Spor'dan arkadaşımın davet ettiği güçlü bir kapalı satranç turnuvasında ilk beş'e girip kupa aldım. Ödül insanı çocuk gibi mutlu ediyor! Dostane ortamlarda satranç oynamak hoşuma giden bir şey. İnternet'te oynamak zevkli değil o kadar, her şey insanla güzel.



Wednesday, August 10, 2022

Notlar -Temmuz 2022

Geçen Ağustos'ta fikir almak için gittiğimiz üçüncü -ve son- doktordan çıkıp hep beraber bir kafeye oturduk. Başımız önümüzde ne yapmamız gerektiğini düşünüyoruz. Korse mi ameliyat mı? Endişeliyiz. Masanın köşesinde oturan Yağmur beklemediğim bir anda güçlü ve kararlı bir şekilde öne çıkıp "Tamam, ben ameliyat olmak istiyorum." dedi. İşte o gün başlayan zorlu süreç, hissediyorum, birkaç gün önce nihayet bitti. Hastane yatağındaki varoluşsal mutsuzluk, acılar içindeki ilk yürüme denemesi, LGS stresi, bir türlü dinmeyen omurga ağrıları... Hepsi geride kaldı. Üstelik bebeğim kafasına uygun bir okul kazandığı için çok mutlu. Şükürler olsun. Sen bilimi başımızdan eksik etme Yâ Rabbim!

Epey zayıflamış durumdaki okuma kaslarımı bir nebze olsun güçlendirebilmek için bayram tatilinde Erdal İnönü ile yapılan uzun söyleşi kitabını okudum. Nehir söyleşileri seviyorum, o insanla konuşuyorsun gibi oluyor. Satın aldıktan sonra evdekilerin şaşkın bakışları altında kitabı birkaç parçaya ayırdım. Böylece hem kitabın 'kutsal' olduğuna dair -bir miktar bende de olan- tuhaf algıya karşı çıkmış oluyorum hem de çantada öyle taşıması kolay oluyor. Ardından, Juan Rulfo'nun bayıldığım Kızgın Ova'sını 38 yıl sonra! bir kez daha okumaya başladım. İnsan ruhunun bu kadar derinlerine inebilmesine hayranım Juan babanın. "Ağaçların arasından bir baykuş ötüyor. Estaban yeniden ineğin sırtına atlıyor, sabah esintisi yüreğine çöken korkuyu uzaklara taşısın diye gömleğini çıkarıyor."
Dünya Satranç Şampiyonu Magnus Carlsen yüzbinlerce doları reddederek üç ay sonraki ünvan maçlarına çıkmayacağını, çünkü o hazırlık sürecinden hiç zevk almadığını açıklayarak maçtan çekildi. Doğu ile Batı'yı birbirinden ayıran şeylerden birinin de bu güçlü 'bireysel' kararlar olduğu fikrindeyim. Hayatın tek bir şeyden ibaret olmadığını düşünebilmek ciddi bir tatmin ve olgunluk seviyesini gösteriyor.
Dilozof diye Youtube'de bir felsefe doktora öğrencisi var, videoları hoşuma gidiyor. Yalnız, felsefeyle kurduğum ilişkide şöyle bir sıkıntım oluyor: Bir zaman sonra "Amaan, neyse ne" diyesim geliyor.
Liberal / sol tartışmasında bir arkadaşımın sayfasına yazdığım notu buraya da almak istiyorum : Liberallerin solu diğer kolektivist fikirlerle yan yana koymalarının tarihsel bir sebebi var, eyvallah. Öte yandan, sol da kendi tarihinden ciddi dersler aldı ve dönüştü. Liberallerin 'insanın toplumsal bir varlık olduğunu' çok fena gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Piyasaya müdahale edilmemesi gerektiğine bu kadar inananların 2008 Lehman Brothers krizinin sebeplerine ve sınırlanmamış kapitalist sistemin piyasalara ne zararlar verdiğine bakmalarında fayda var.
Yağmur yaz tatilinde kendi kendine C Sharp bilgisayar diline çalışmaya başladı. Şaşkınım. Demek ki yazılıma gerçekten ilgisi var. Hangi alan olursa olsun, daha küçük yaşta yönünü doğal bir şekilde belirlemeye başlayan çocuklara bayılıyorum. Su yolunu bulunca güzel oluyor.



Sunday, July 24, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -12

Tavukhane'nin kulübesindeki loş ışığın altında bir saattir çıta kırıyorum. Berbat bir iş. Sobayı yakmak için lazım bu tahtalar anneme. O bana iş buyurduğu zaman sinirlerim geriliyor. Söylediklerime kulak astığı filan yok ama. Kulübeye gelip etrafa bakınıyor ara ara, kırdığım tahtaların çoğunu büyük buluyor. "Sığmaz bunlar sobaya, daha küçük yap" deyip tarlaya geçiyor. Canımı sıkıyor laf etmesi. Bir an önce babaannemlere kaçıp kısıkta top oynamak istiyorum ben. Tahtaların bazılarını yeniden parçalamak çok zor; uğraş uğraş olmuyor. Elimdeki baltayı kalan her tahtaya hınçla indiriyorum. Kıymık gelecek diye, vururken gözlerimi kapatıyorum. Balta sık sık yana kayıyor. Annem çok çalışkan; bizim de ona yardım etmemizi istiyor. Ben tembelim galiba, hiç sevmiyorum bu işleri. Tek düşüncem akşamüstü ona yakalanmadan kasabaya kaçmak. Babaannem sevinir şimdi geldiğime. O hep över beni. "Aslan oğlum" filan der. Birikmiş gazeteleri okurum ona bazen. Üçüncü sayfadaki cinayet haberlerine dertlenmeye bayılıyor. Öğlenden kalan yemekleri "Aferin oğlum, hadi şunu da bitir" deyip önüme koyar. Hiç alınmam buna, o mutlu oluyor diye hepsini güzelce sıyırırım. Akşam ezanı çoktan okundu, kulübe de epey karanlık oldu artık. Bana Allah'tan bahseder sonra. Anlattıkları kafama yatmaz pek, ama onu dinlemek hoşuma gidiyor. Baltayı çuvalların yanındaki yerine koyup eve dönsem iyi olacak.

Saturday, July 9, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -11

Sinemacı Vehbi abi

Bizim kasabada perşembeleri pazar kurulur. Köylüler tarladan topladıkları patlıcan, biber ne varsa traktörlerin arkasına doldurup pazara getirirler. Toz toprak içindeki römorklar şimdi üstü kapatılmış derenin yanına konur, bahçeden koparılmış meyve sebze o saatte henüz daha tenha olan pazar yerine taşınır.

Ben küçükken perşembeler herkesin birbirini gördüğü, selamlaştığı, hasbıhal ettiği güzel bir gündü. Perşembe aynı zamanda sinema günüydü! Kasabanın tek sinemasının sahibi Vehbi abi sabahın köründe dışarı çıkar, dudaklarının arasındaki raptiyeleri birer birer alıp tahta panoya o günkü filmlerin afişlerini asardı. Haftanın diğer günleri salonu açmazdı, masrafları çıkaramazdı.
Değişik bir adamdı; bir vakitler salyangoz ticaretine bile girmişti. Vehbi abinin bu kabuklu hayvana para verdiğini duyunca kasabanın tüm çocukları delirmiş gibi salyangoz toplamaya başlamıştı. Kardeşimle ben de yağmurlu günlerden sonra kendimizi dikenli çalıların diplerine atar, karanlıkta el yordamıyla görebildiğimiz etli ve iri salyangozları siyah torbalara doldururduk. Vehbi abi pek konuşmadan poşeti tartar, bozuklukları avucumuza sayarken bunları Fransa'ya gönderdiğini anlatırdı.
Sinemada perşembeleri açık saçık filmler oynatılırdı en çok. O zamanlar normal gelirdi bu herkese. Afişte şaşkın bir Aydemir Akbaş ile siyah boyayla kapatılmış göğüslerini tutarak kameraya bakan Mine Mutlu olurdu.
Biz Malkoçoğlu hastasıydık, muhtemelen henüz küçük olduğumuz için. Kuzenimle Garaj Kahvesi'nin yanından geçip gişeye gelir, dandik saman kağıda basılmış biletimizi alarak içeriye girerdik. Fuaye buram buram sidik kokardı. Karanlık salonda yer seçerken dikkat etmek gerekirdi; kırmızı minderli koltukların çoğu paramparça olmuştu. Kiminden paslı bir yay fırlar, kimi kapanmaz, kimi açılmazdı. Hiçbirini umursamazdık.
Filmde önce bizimkiler biraz dayak yer, üst üste birkaç kötülük yaşanırdı. Canımız sıkılırdı, ama işin orada kalmayacağını bilirdik. Hikâye duygusal yükünü alınca bir sonraki sahnede Malkoçoğlu heybetli atını nihayet düşmana doğru sürerdi. Salonun hoparlörlerinden at nallarının sesi yükselirdi. İşte o zaman hepimiz ayağa fırlar, Malkoçoğlu'nu çılgınca alkışlardık.
Bizim için kasabadaki sinema büyük ekrandan yansıyan sevincin ve üzüntünün paylaşıldığı büyülü bir mekândı. O toplu ayinin parçası olmak hoşumuza giderdi.

Thursday, June 23, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -10

Kahpe Yunan, Kahpe Bulgar
94'teki ekonomik krizde işten atılıp üstüne bir de varoluşsal bunalımlarım eklenince bir gecede askere gitme kararı aldım. 24 yaşındayım. Hayat boktan. Yakınlarım için tatsız bir sürpriz oldu bu, ama insan bazen kafayı bozuyor ve kimseyi umursamıyor.
Meş'um 90'lar : Doğu'daki çatışmalarda her gün onlarca insan ölüyor; faili meçhuller, işkenceler karabasan gibi. Dandik öğrenci yatağıma uzanıp sıkıntı içinde planlar yapıyorum. Uzaktan martıların ve Kadıköy vapurunun sesi geliyor. "Ulan" diyorum, "Beni Doğu'ya gönderirlerse bir tekne ayarlayıp Yunanistan'a kaçarım. Boğulursam boğulurum anasını satayım. Hem gözlük numaram çok yüksek, göndermezler beni oraya ya... Olmadı, nizamiyeye teslim olduktan sonra savaşa gitmeyi reddettiğimi söylerim hemen; yatarım hapiste bir iki yıl, n'olacak..." Zaten dertli bir genç olarak daha da efkârlıyım artık.
Acemiliğim İzmir Poligon'a çıkıyor. Askeriye bu dünya içinde bir Orta Dünya. İçtimalarda göbekli astsubay işaret parmağının ucunu göstererek bize bağırıyor : "Bana şu kadar laf gelirse", sonra tombul sağ kolunu ileri uzatıyor, "Size bu kadar sokarım". Her şey sıkıcı, her şey saçma. G3'lerle atış talimi yapıyoruz; birkaç kurşun da ben atıyorum mecburen. Silahın sesi korkunç, kulağımı patlatacak sanki. Bir insana ateş ettiğim düşüncesi beni ürpertiyor.
Her sabah bütün tabur arka taraftaki tozlu yolda komutan eşliğinde koşuyoruz. Hülya Avşar geceleri bizim koynumuzda sallanıyor. "Ayıp değil mi ya?" diye düşünüyorum başım önde koşarken. Tempo tutturmak için kullanılan diğer 'şarkı' daha da bozuyor sinirlerimi : "Kıbrıs'a çıktık Kıbrıs'a / Yunan'ı da döktük denize / Kahpe Yunan, kahpe Bulgar / Oynama zıplama otur yerine".
Bir şekilde itirazımı dile getirmem lazım, böyle olmaz. O günkü öğle yemeği öncesi üsteğmen Kardak krizine dair bir konuşma yapıyor. Yüzlerce kısa dönem er yerde oturmuş güneş tepemizde onu dinliyoruz. Sıkıcı konuşmasını bitirince "Var mı sorusu olan?" diyor sertçe. Sağ elimi havaya kaldırıyorum. Herkes bana bakıyor. "Tamam, söyle" diyor. Herkes bana bakıyor. Evet, heyecanlıyım, ama bunu yapmam lazım; yoksa dayanamayacağım.
"Komutanım, neden bu koşularda 'Kahpe Yunan, kahpe Bulgar' diyoruz? Güzel mi yani bu?" diyorum. İnsanlar şoka girmiş, ya da ben öyle olsun istiyorum. "Neden onları düşmanlaştırmak zorundayız? Aynısını bize söyleseler ne hissederiz?" deyip yerime oturuyorum. Poligon'da derin, büyük bir sessizlik var. Bense İzmir'in sıcağını hissetmeyecek kadar mutluyum.
Komutan şaşkın. Ne cevap vereceğini kestirmeye çalışıyor. "Tamam, bundan böyle 'Orospu çocuğu Yunan, orospu çocuğu Bulgar' deriz" diyor. Cevabı umrumda bile değil, ruhumu kurtardım işte! Bundan sonraki her türlü saçmalığa hazırım.

Sunday, June 19, 2022

Cevizli Yolu

Memlekette çok sevdiğim patikalarda yürüdüm biraz. Eski toprak yol asfalta çevrilmiş olsa da hâlâ çok otantik, çok pastoral...




Acı Tatlı Hatıralar -9

Mono Teyp
Tavukhane'de bir pazar günü. Babam divanda Cumhuriyet okuyor. Yanına gidiyorum. "Baba, 23 Nisan'da şiir okuyacağım ya, öğretmen 'Baban yazsın' dedi." Daha önce birkaç şiirini okumuştum törenlerde. Yüzü ışıldıyor; beğenilmek, takdir edilmek en sevdiği şey. "Tamam, git kağıt kalem getir; ben de bir duble rakı koyayım kendime" diyor.

İşe girişip bir şeyler karalıyor deftere. Sonra birkaç dize daha... Vakit ilerledikçe sıkıntı basıyor ona. Yandaki yüksek masada ödevlerimi yaparken göz ucuyla onu izliyorum.

Birden bana dönüp sesleniyor, "Şu Ruhi Su'nun kasetini buluver". Hemen koşturup getiriyorum. Kenarları yıpranmış kaset mono teypte dönmeye başladı bile : "Taksim Meydanı'nda üç kız, biri çiğdem biri nergis..." Babam rakısından bir yudum alıp bir şeyler daha yazıyor. Ruhi Su'nun gür sesi odayı kaplıyor : "Benim Kâbem insandır, hele nenni nenni dost nenni." Bir yudum daha.

İkindi vakti, masada çalışırken içim geçmiş. Babamın sesiyle uyanıyorum : "Yok oğlum, olmuyor..."

Comment

Wednesday, June 8, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -8

Kökler

Hastanedeki tetkiklerden sonra yine eve dönüyoruz annemle. İkimiz de yorgunuz. Yol boyu geçmişi anlatıyor bana, çoğunlukla güzel şeylerden bahsediyor. Şaşırıyorum; daha endişeli ve üzgün olmasını beklerdim. Yine de, sesi hüzünlü sanki.
Arabayı park edip yavaş yavaş girişe doğru yürüyoruz. Yolun köşesinde küçük bir çimenlik var, içinde bir çınar; köklerini dışarıya bırakmış. Orayı işaret edip "Gel, kestirmeden gidelim." diyor. Otlar ve ağaç çocukluğuna götürüyor annemi. Köydeki ormancı lojmanından çıkıp palamut ağaçları arasındaki taş binaya, okuluna koşuyor.
İtiraz etmek faydasız. Bari düşmesin diye kollarından tutuyorum. Yavaş adımlarla, çamurlara basmadan ilerlemeye çalışıyoruz. Bir anda, ağacın uzun köklerinden birine takılıp yere düşüyor annem. Elleri toprak oluyor. Tutup hemen kaldırıyorum. Dilim tutulsaydı; söylenip kızıyorum ona.

Tuesday, May 31, 2022

We have art, in order not to die of the truth.

Nietzsche

Sunday, May 29, 2022

Notlar -Mayıs'22

LGS'ye bir hafta kaldı. Daha 13 yaşındayken, geçen Ağustos’ta tam 11 saat süren bir skolyoz ameliyatı geçirdi Yağmur. Toparlaması düşündüğümüzden uzun sürdü; ama çok şükür artık tümden iyileşti. Küçücük yaşında dersleri ağrı kesicilerle tamamlamak zorunda kalsa da bu süreçte hiç yılmadan mücadele etti, efferim ona.
Keyfi de artık daha iyi... Geçen gün onu okula bırakıyordum; ben yolda trafiğe dair yine uzun uzun şikayet ederken dönüp bana mahcup bir şaka olarak "Yallah Norveç'e!" dedi. Uzun süre güldüm buna : ) Tabii öncesinde çok kibar, özür dileyen cümlelerle beni buna hazırlamıştı, o kısım da hoşuma gitti.

Raymond Carver'ın "Yazmak Üzerine" kitabını bitirmek üzereyim. Fena değil; böyle soft bir yazardan beklenecek şekilde aklı başında, sakin öneriler ve değerlendirmeler içeriyor. Çehov'u yere göğe koyamamasına sevindim, bu Amerikan yazarları genelde kendi kıta/dillerinden dışarıya pek bakamıyorlar gibi gelirdi bana.

Joachim Trier'in 'Oslo Üçlemesi'ni izlemeyi bitirdim. Muhteşem. Ben böyle minimalist, oda müziği şeklinde hikaye anlatılmasına bayılıyorum. İnsan ruhuna fener tutmuş sanki Trier. Bu tarzın sıkıcı olma riski yok mu, var, ama yönetmen bunları çok sağlam oyunculuklar ve inandırıcı diyaloglarla aşmış. Bu üç film içinde en çok 'Oslo, 31 Ağustos'u beğendim; ama diğerleri de güzeldi. Mubi'de var.
Yağmurcuk Orhan Veli hayranlığından sonra Attila İlhan filan da okumaya başladı. Bir arkadaşı doğum günü hediyesi olarak ona Oğuz Atay'ın 'Tehlikeli Oyunları'nı hediye etmiş. Epey şaşırıyorum bu durumlara, çünkü çocukların bilgisayardan kafasını kaldırmadığı algısı bende de çok güçlü. Demek ki her kuşakta böyle okumayı sevenler çıkıyor, çıkacak. Attila İlhan'ı komik ve basit bulması ise beni şoka uğrattı! Bunun üzerinde düşünmeye değer; belki de bazı şairler zamanın ruhuna uygun olarak yükseliyorlar ve sözleri sonraki kuşaklara ulaşmıyor. Yağmur yaz tatilinde izlemek için ona birkaç sanat filmi önermemi istedi. "400 Darbe ile başlayabilirsin." dedim. Bu baba otoritesi durumlarını seviyorum : )
Her neyse; şu LGS pis bir şey, umarım tüm çocuklar minimum travma ile atlatırlar.



Sunday, May 22, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -7

Vapur-Tren
Üniversite için İstanbul'a geldiğim o ilk yıl çok zor geçti. Annemle babamdan uzak kalmak bana fena koyuyordu, üstelik şehre ve okula hiç alışamamıştım. Beşiktaş'ta ailesiyle kalan, okuldan sonra 559 C'ye atlayıp evine giden arkadaşlarıma çok imrenirdim. "Neden ben de her gün Bigadiç'e gidip ertesi sabah buraya gelemiyorum ki?" diye üzüntüyle düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Fırsatını bulduğumda (ki bu en erken üç ayda bir demekti) kirli çamaşırlarımı da tıkıştırdığım ucuz Adidas çantayı sırtlayıp soluğu Sarayburnu'nda alırdım.
Vapur-tren kombine biletlerinin fiyatı çok uygun olurdu, öğrenciler epey rağbet ederdi buna. Hiç vaktinde gelmeyen büyük yolcu gemisi iskeleye yanaştıktan sonra hemen üst kata, güverteye çıkardım. Boğaz'ın serin havası yüzüme çarpardı. Numarasız kısımda kendime bir yer bulur, bitmek bilmeyen bu vapur seyahati için seçtiğim kitabı okumaya başlardım. Soğuk havalarda bile üniversite öğrencileriyle dolu olurdu güverte; hepsi hareketli, canlı gençler. Ben ise hüzne ve melankoliye batmış bir başka genç olarak kendimi yabancı hissederdim onlara.
Bandırma'da vapurdan inip gara gider, sallanarak bütün Ege'yi kat edecek olan treni beklerdim. Kompartımanda bulduğum ilk yere oturup iyi kötü uyumaya çalışırdım. Tedirgin bir yolculuk olurdu bu; dikkat etmezsem kendimi bir anda Akhisar'da bulabilirdim. Tren gecenin kör bir vaktinde Balıkesir Garı'na girer, gürültüyle dururdu. Uyku sersemi bir vaziyette yolun karşısına geçer, ucuz sigara ve tuvalet kokan terminalde o saatte Bigadiç'e giden tek vasıtayı, 'gaste arabası'nı beklerdim.
Arka koltuktaki bir düzine gazete balyası ile beraber sonunda kasabaya varırdım. Yaklaşınca, uzaktan babamı görür, sevinirdim. Orada, benzinliğin hemen yanındaki parkta ayakta beni bekliyor olurdu. Çantaları indirmeme yardım eder, sonra tüm gövdemi sıkıca kavrayıp sanki hâlâ bir çocukmuşum gibi beni havaya kaldırırdı.

Thursday, May 5, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -6

Dayak

En sevdiğim öğretmenlerimden Fatma hanım ders başlamadan önce beni tahtaya çağırdı : "Hakkı, gel buraya". Şaşırsam da sevgi dolu, yumuşak bir hoca olduğu için aklıma kötü bir şey gelmedi. Nitekim, kısa bir konuşma yaparak bir sınav sonucundan dolayı beni epey övdü; ve sınıftan alkışlamalarını istedi. Olağanüstü şaşırdığımı hatırlıyorum. Okulda o zamana kadar aşağılama, küçümseme ve dayak dışında bir şeye pek tanık olmamıştım. El kadar çocukların tekme tokat dövüldüğü bir yerdi orası benim için.
Ailesi köyden yeni gelen Ali ve kasabanın tepelik bir yerinde oturan Ahmet'le aynı sıradaydık. O yaştaki her çocuk gibi oyun düşkünüydük. Derslerde sıkıldığımız zamanlarda sıranın üstündeki oyuntudan kurşun kalemlerimizi yavaşça aşağıya doğru salar, aynı kalemi dikkatli ve hesaplı üfürüklerle oyuğa geri oturtmaya çalışırdık. Kalemin dengesi bozulunca sağlı sollu üflemek, yönünü ayarlamak gerekirdi. Eğlenceliydi. Bir derste, bıyıklarının şeklinden dolayı babamın "Solcu o" diye övdüğü öğretmen bizi gördü, ve Ali'yi sınıfın ortasında birkaç kez tokatladı. Küçüktük, ortaokula yeni başlamıştık. Ali'yi dövüp bizi dövmemesinden dolayı utandığımı iyi hatırlıyorum.
Köyden gelen çocuklar, durumu iyi olmayanlar çok dayak yerdi; ya da şimdi bana öyle geliyor. Bir arkadaşımızı sanki antik bir tiyatroda oyun sahneler gibi, herkesin önünde, kafasını duvarlara vura vura dövmüştü bir öğretmen. Çekinmezlerdi, gerek yoktu çünkü; o çocuklara kimse sahip çıkmaz, kimse gelip hesap sormazdı. Öte yandan, kasabalıları, hele kızları hemen hiç dövmezlerdi.
Bu imtiyazlı konumum ancak bir sonraki seneye kadar işime yaradı. Koridorda zilden sonra da biraz takılmış olacağım ki, nöbetçi öğretmen sinirli bir şekilde sınıfa girdi. Beni görmüştü, yanıma geldi. Ben süratle yerime oturmuştum; sanki hep oradaymışım numarası yapıyordum. Bir yandan da olacakları sezmiş, titriyordum. Kasabanın yerlilerinden, babamın abisi saydığı, çok tanıdık bir öğretmendi. "Çıkar gözlüklerini" dedi. O plastik gözlükler bir taş kadar ağırlaşmıştı benim için. Şimdi düşünüyorum da, keşke hemen girişseymiş bana. Koyu kahverengi, kalın camlı gözlükleri iki elimle kenarlarından tutup kulaklarımdan sıyırarak aşağıya indirmem bir asır sürdü. Yüzüm tokat atılabilecek açıklığa kavuşmuştu.

Monday, May 2, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -5

Yeşilli Camii

Bayram geldiğinde evde hep aynı tartışma olurdu : Sabah bayram namazına gidecek miyiz, gitmeyecek miyiz? Babamın din ile ilişkisi pek kuvvetli değildi; halbuki gençliğinde kısa bir süre müezzinlik bile yapmış, camide ezan okumuş biriydi. Ne zaman, hangi süreçte böyle keskin bir dönüşüm geçirdi? Bunu ona sormak hiç aklıma gelmedi. Yıllar sonraki ergen isyanımızdan önce, nispeten küçükken, abimle ben babam ne derse onu yapardık. Tavukhane'nin kuyusundan gelen ve insanın elini donduran suyla babamın talimatlarını sırayla uygular, abdest alır, steyşın Reno'ya atlayıp Yeşilli Camii'ne giderdik. Bu sırada kardeşimle annem evi derleyip toparlamaya başlamış olurdu.
Camiye ait her şey ilginç gelirdi bana. Ritüellerle dolu, çok tanıdık ve çok uzak bir dünya. İnsanlar ayakkabılarını yavaşça çıkarır, diğerlerinin ayakkabılarının yanına karışık bir şekilde bırakırdı. Camide meraklı bir turist gibi hissederdim kendimi. Yaşıtlarımın aksine tek bir Cuma namazına bile gitmişliğim yoktu. Yüzlerce insan yan yana sıralanır, saflar oluşturulurdu. Hiç tanımadığım iki adam arasında ben de yerimi alırdım. Kendimi orada hep biraz kısa hissederdim.

Namaz başlayınca bildiğim iki üç duayı devr-i daim şeklinde tekrarlar, tuhaf bir yabancılaşma duygusuyla eğilip kalkardım. Hoca'nın "Allahu Ekber" demesiyle elimi kulağıma götürdükten sonra bende ciddi bir kaygı başlardı : Bir sonraki harekette ellerimi bağlayacak mıyım, yoksa indirecek miyim? Bütün bayram namazlarım yanımdaki adamın ne yapacağını kollamakla geçti. Az bir zaman farkıyla, o ne yaparsa ben de aynısını yapar, namazı hatasız tamamlamaya çalışırdım.
Bu gergin anlar bittikten sonra bağdaş kurup otururduk. Hoca Salavat-ı Şerif'i okumaya başlardı. İşte o vakit, çok sevdiğim bu ilahiyi cemaatle beraber söylüyor olmak beni mutlu ederdi. Kendimi manevi dünyaya ait hisseder, türlü duygulara dalardım.
Namaz çıkışı caminin balkonunda herkes birbiriyle bayramlaşırdı. Sakallı amcalar belirgin bir neşe içinde iki elle kavrardı diğerinin elini. Babamın en çok bu toplu bayramlaşma kısmını sevdiğini, hatta belki de sadece bunun için namaza gittiğini düşünüyorum şimdi. Sosyalleşmek, toplumun bir parçası olduğunu hissetmek hoşuna giderdi.
Daha sonra hemen yakındaki dedemlere uğrardık. En temiz, en güzel başörtüsüyle babaannem avluda sevinç içinde karşılardı bizi. Dini konularda hiç sözünü geçiremediği oğlunun bir kez daha bayram namazına gitmiş olması onu misliyle mutlu ederdi.

Monday, April 18, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -4

İnce Memed

Okullar kapanınca Tabakhaneler Mevkii'ndeki arkadaşlarım tarlaya gitmeye başlardı. Çamlık'ta top oynamaya kimse gelmiyordu artık. Gidip kendi kendime ağaçlara birkaç küskün şut atar, üzüntüyle eve dönerdim. Allah'ın cezası yaz günleri gene başlamıştı işte... 'İkindi olsun da maç ekibi tarladan dönsün' diye bahçedeki asmanın altında saatlerce oturup beklerdim. Akşam ezanı saatinde önümüzdeki toprak yoldan geçen arkadaşlarım benimle ilgilenemeyecek kadar yorgun olurlar, dosdoğru evlerine giderlerdi. İçimdeki sıkıntı daha da büyürdü o zaman...
Okumaya böyle böyle başladım galiba, bir mecburiyetten. Çizgi romanlar, Kumbara, Miliyet Çocuklar; hepsi zamanı unutmak için ilaç gibi geldi bana. Çelik Bilek'in ikisi de birbirinden tuhaf 'abi'leri, her seferinde ana rahmine döner gibi Kulver kalesine dönen Yüzbaşı Tom filan hoşuma gitmişti. Yalnız, değiş-tokuşlar sayesinde öyle çok okumuştum ki bunları, artık beni kesmemeye başlamıştı.
Bir gün evi kurcalarken arka odadaki yüklük çekmecesinde bir sürü kitap buldum. Çetin Altanlar, Uğur Mumcular, Güneş'in Katli, Nazım'ın tiyatro oyunları, romanlar... Babam ne zaman almıştı bu kadar kitabı? Birçoğunun sayfaları eskimiş, kapakları sararmıştı. Bir tanesinde kocaman bir at kafası vardı; basit ama etkileyiciydi.
İnce Memed o yaz tatilinde elimden düşmez oldu; girişteki vişne ağacına sırtımı yaslıyor, tulumbanın dibindeki basamaklarda oturuyor, ve sürekli okuyordum. Hava çok sıcaktı ama kimin umrunda! Canım sıkılırsa bahçedeki elma ağaçlarını geçip beni kimselerin göremeyeceği bir duvar dibine yerleşiyordum. Annem bağ bahçe işlerindeki yeteneksizliğimi ve isteksizliğimi gördüğü için artık pek ses etmez olmuştu.
Bütün yaz tatilini kitap okuyarak geçirdim. Adsız Ülke, Güneşi Görüyorum, Kızgın Ova... Aklımda en çok İnce Memed kalmış. Abdi Ağa'ya öfkem her sayfada artıyor, Memed'in nasıl bir genç olduğunu gözümde canlandırmaya çalışıyordum.

Hatçe'nin ateşin yanına serdiği giysileri kuruduğunda, ve Memed peşindekilerden kurtulduğunda ben de büyümüştüm.


Sunday, April 10, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -3

Sayın Çıkmazı, No:5

Tavukhane'den yürüye yürüye dedemlerin kasabanın ortasındaki evine gitmek tam bir şenlikti benim için. Nasıl olmasın? Kısıktaki oyunlar orada; dedem, babaannem, kuzenlerim, dedemin bakkaldaki veresiye defteri orada... "Bizim gofretleri dedeme yaz Âyan Dayı".

O iki katlı tahta ev, dut ağacı, çeşme, kapıdaki çıngırak; hepsi sadece anılarda şimdi.

Kışlar soğuktu, sıkıcıydı; ama yaz gelince babaannem kozasından çıkan bir kelebek gibi hareketlenirdi. Yaz gelince dut ağacının yaprakları arasından avluya düşen ışık daha parlak ve güzel olurdu. Babaannem avluyu defalarca süpürür, kova kova su dökerdi. Sonra elini beline koyup biraz of'lardı. Kışın katlanıp kaldırılmış büyük hasır yerinden çıkarılır, tek göz odanın önündeki açıklığa güzelce serilirdi. Yaz sonunda gelmişti işte! Yer sofrası hasırın üzerine kurulur, yemekler artık orada yenirdi.

Dedem yıllarca paket paket içtiği Birinci sebebiyle sesini kaybetmişti. Yaşlılığında, en çok ihtiyaç duyduğu şeyden mahrum kalmış olmanın hüznüyle yaşıyordu. Evin girişindeki basamakta oturur, parkinsonlu ellerini sıkıca kavuşturup konuşulanları dinlerdi. Babaannem ise yıllanmış eski ocakta komşu kadınlara kahve yapar, çok sevdiği hikayelerini neşeyle anlatırdı. Sadece o zamanlarda mutlu oluyormuş gibi gelirdi bana.



Saturday, March 26, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -2

Hüseyin Dayım

"Hoş geldin oğlumuz" diye karşılamıştı annem onu. 80 Şubat'ında siyah paltosuyla bizim evin kapısında ayakta durduğu o sahneyle hatırlıyorum dayımı en çok. 20 yaşında, uzun boylu, çelimsiz bir oğlandı.

Babam onunla geceler boyu 'memlekette nasıl bir sol olması gerektiği' üzerine tartıştıklarını, bir türlü uzlaşamadıklarını anlatırdı. Dönemin atmosferinde bir devrimci ile bir Ecevitçi'nin anlaşması da pek görülen bir şey değildi zaten.

Biz yeğenlerini çok severdi. Oyunlarımıza katılan bir büyük : İşte buna bayılırdık. Bir gün ben divanda Tarkan okurken yanıma geldi. Sezgin Burak'ın meşhur dergisi. "Okuma bunu, faşist bu adam" dedi. Şaşırmıştım, çünkü seviyordum o dergiyi. Birkaç gün sonra abimle beni gezmeye çıkardı. Hazırlanırken ikimizin de eline değişik renklerde kalın pastel boyalar vermişti. Dere kenarlarında, uzaklardaki kavak ormanlarında dolaştık. Etrafta kimseler yoktu. Sulama kanallarını görünce dayım hareketlendi. "Gelin buraya". Kanaletlerin duvarına o ne derse onu yazıyorduk : "Sen 'Tek Yol Devrim' yaz!" Yazıyordum. "Sen 'THKP-C' yaz". Yazıyordu abim. 

Yorulduk, otların üzerine oturduk. O anlatıyor, biz dinliyorduk. Cebinden baş tarafında halka olan orta boy bir şiş çıkardı, onunla toprağa rastgele bir şeyler çizdi. O sırada yolda kasabadan birinin oğlu belirdi, arabasıyla. Uzaktaydı biraz. Elindeki şişi kullanarak "Bakın, bu elektrikçi Osman. Faşist bu." diye bize işaret etti.

Yem çuvallarını, bozuk sulukları filan koyduğumuz kulübenin duvarına dayımın kocaman harflerle sloganlar yazdığını görünce babamın kızdığını hatırlıyorum. Yine de kimse ona pek ağır laf etmezdi, alınırdı hemen. Ayrılırken anneme "Abla, belki de bu seni son görüşüm." demişti. "Deme öyle Hüseyin." Her seferinde biraz küs giderdi.

80 darbesinden birkaç ay sonra köyde bir ağacın altında dinamitle kendini patlattı. Onlar cenazeyle ilgilenirken ben dedemlerin çiftlik evinin küçük penceresinden olan biteni izliyordum. Çocuktum; top oynamak, dergi okumak, okula gidip gelmekten ibaretti hayat benim için. Pencereden dışarıya bakarken ilk defa varoluşa dair kederli bir şeyler hissettim.

Kitaplarını biz aldık, eve getirdik. Sonraları hepsini tek tek karıştırdım; dönemin ruhuna uygun bir sürü sosyalizme giriş kitabı... 20 yaşında hayatın yükünü sırtlamaya kalkan, bu yükün altında ezilen gencecik bir adam. Yaşasaydı onu daha da çok severdim diye düşünmek hoşuma gitti hep.

Acı Tatlı Hatıralar -1

Steyşın Reno

Ortaokula tek başıma bizim steyşın arabayla giderdim bazen. Verirdi babam. Nasıl bir cesaretle bunu yaptı, yapabildi, hâlâ çözemiyorum. Şoför koltuğunda yolu görebilmek için kafamı epey kaldırmam gerekirdi.

Ortaokul ile lise aynı binadaydı. Arabayı okulun girişine, yüksek merdivenlerin altındaki alana park edip sınıfa çıkardım. Öğretmenlerin arabaları da orada olurdu. Kimse bir şey demezdi; o kadar mı 'köylük'tü acaba Bigadiç o vakitler? Bir-iki kız arkadaşa onları evlerine bırakmayı teklif etmiştim. Oysa utangaç bir çocuktum. O coşmuş duygulara karışan mahcubiyeti çok iyi hatırlıyorum hâlâ.

Babam bir haftalığına İstanbul'a gittiğinde araba tamamen bende kaldı. Birkaç arkadaş harçlıklarımızla Petrol Ofisi'nden benzin alıp kasabada gezmeye başladık. 13-14 yaşlarındayız. Kanal boyunun arkasındaki tozlu yolda güzel güzel giderken birden karşımıza polis arabası çıktı. Adamlar önce bizi fark etmediler, sonra tam yanımızdan geçmek üzereyken direksiyonda bir ufaklık olduğunu görünce yolu kapatmak için hızla hamle yaptılar. Epey toz kalktığını hatırlıyorum. Allahım, o kalan daracık boşluktan nasıl geçtim, sonra tam gaz nasıl topukladım bilmiyorum. Çılgın bir şeydi. Bizim çete ile bir yere sığındık, ama bir yandan da heyecanla analiz yapıyoruz. Polislerin peşimizde olmadığını anladığımız o yarım saat bir asır gibi sürdü. Çok eğlenceliydi her şey; sanki bir gangster filminin kahramanlarıydık.

Bazen babam yanımdayken de kullanırdım arabayı. Kasabanın dışındaki evimize giden toprak yolda inekler, hindiler filan olurdu. Bir düzine hindi yolda yayılmış dolanırlarken o gün hızımı ayarlayamadım ve süratle içlerine daldım. Babamın "Yavaş!" demesini iyi hatırlıyorum. Biraz daha gittim, dikiz aynasına baktım. İki tane zavallı hindi yolun ortasında çırpınıyordu. Babam sakince çıktı, tanıdık olan hindici ile konuşup paralarını ödedi. Beni azarladığını hatırlamıyorum, ama çok utanmıştım.

Perşembe günleri annemle kasabanın pazarından aldıklarımızı eve getirirdik. Yavaş sürerdim, gene de uzun yol çabucak biterdi. Ne kadar sevinirdi annem...

Notlar -Mart'22

Rusya'nın Ukrayna işgali uzun zamandır herhangi bir şeye tepki vermeyen ruhumu epey sarstı. Her olayda olduğu gibi, bunda da 'usual suspects' beklendiği gibi rezil tepkiler verdi, başta Grup Yorum olmak üzere. 1988'de, daha 18 yaşındayken okulun yurdunda büyük bir sevgiyle bağlanmıştım Yorum'a, özellikle 'Sıyrılıp Gelen' şarkısına. Hâlâ da çok severim onu. "Ve yırtılmış bir tül gibi savrulup duruyor zaman". Sonra, Cesaret albümündeki birbirinden güzel o şarkılar... Peki bu adamlar, bu kadınlar ne zaman bu kadar ahlâksız oldu? Ne zaman ölüm orucuna alkışlarla kurbanlar vermeye çalışan, aşağılık tiranları destekleyen canlı birer kadavraya dönüştüler? Buna tekrar tekrar üzülüyor olmamın sebebini Ahmet Telli'nin o nefis sözlerinde ve Metin Kahraman'ın müthiş bestesinde arıyorum.

Yağmur'la yolda İngiltere Kraliçesi'nin 98 yaşında olmasından, Bertrand Russell'ın kendi 'obituary'sini yazmasından sonra 30 yıl daha yaşamasından, ve bizim köyde 100 küsur yaşında olup "Neden ölmüyom ben be?" diye hayıflanan yaşlı kadından bahsettik. İç sıkıcı gibi gözükse de güzel bir sohbet oldu. "Baba keşke Tanrı o kraliçenin ömründen biraz alıp Orhan Veli'ye verseydi" dedi, Yağmur. Vay canına! "Bir oğlum olsaydı adını Orhan Veli koyardım." dedim. Sonra Aysun'un bunu asla kabul etmeyeceğini düşünüp beraberce başka isimler aradık. Morali gittikçe daha da yerine geliyor kızımın. Bu kadar zor  fiziksel/psikolojik hallerdeyken derslerinde elinden geleni yapıyor olması beni çok mutlu ediyor. Ona LGS deneme sınavlarında kötü not almasının önemli olmadığını, LGS'nin hatta üniversite sınavının bile uzun hayat yolunda aslında bizzat birer deneme sınavı olduğunu söyledim. Bu buluşum o sırada hoşuma gitmişti ; şimdi ilginç gelmedi nedense. Çocuklar streslerini azaltan böyle yorumları seviyorlar.

Twitter'da açık açık Rusya'nın işgalini destekleyen Ukrayna kökenli ünlü bir Rus satranççıya dayanamayıp bissürü cevap yazdım. Ahlâksızlık her yerde. Sevimli biri gibi gelirdi hep bana oysa. Öte yandan birçok Rus satranççı açık açık savaşa ve işgale karşı tutum takındı. Ukrayna başkanının komedyen olmasına referans verenlerden de tiksiniyorum; sanki komedyen olmak ayıp bir şeymiş gibi... İnsanların bazıları ağızlarını açtıklarında ele veriyorlar kendilerini; takım elbise giydiğinde 'adam' sanıyorsun.



Notlar -Şubat'22

Son aylarda hiç kitap okuyamıyorum, işlerim çok yoğun. Öte yandan, muhteşem bir dizi buldum kendime, tüm sezon ve bölümlerini bitirdim : https://diziwatch.net/curb-your-enthusiasm-1-sezon-1.../ Larry David New York'lu bir Yahudi, tam benim kafama göre bir adam (benden bile daha narsist). Seinfeld'in arkasındaki kişi, aslında. Curb'de son zamanlarda hiç gülmediğim kadar güldüm, bana çok iyi geldi.

Yemek yaparken, bulaşıkları toparlarken artık hep türkü dinliyorum, başka bir şey dinleyemez hale geldim. Davut Sulari'nin bu kadar az bilinmesi inanılmaz bir şey. https://www.youtube.com/watch?v=gq4Eu3s1z0c... Arif Sağ onu çok övdüğü için bir söyleşide rast gelmiştim, söylemeye utanıyorum ama ben de onu böyle keşfettim. Otantik ve 'kaba' tarzına hasta oldum. Bonus olarak da özellikle intro'suna bayıldığım muhteşem bir Arif Sağ icrasını ekliyorum : https://www.youtube.com/watch?v=pMRN7cxSUD0... (Gerçi "saçlarda yüz" nasıl oluyor çözemiyorum ama oraya takılmamayı seçtim.)

Yağmur LGS hazırlığında yavaş da olsa vites yükseltiyor. O kadar büyük ameliyata rağmen onu arzulu görmek hoşuma gidiyor. Onunla sık sık felsefe, edebiyat, Tanrı vs konularında konuşuyoruz, bazen hızımızı alamayıp İngilizce'ye geçiyoruz. Çok ukalâca bir cümle ama bunu yazmak hoşuma gidiyor. Onun İngilizce konuşurken daha da arttırdığı el kol ifadelerini izlemek varoluşsal olarak beni çok iyi hissettiriyor. Kitap okumayı seviyor ; benim gibi tam bir 'Çavdar Tarlasında Çocuklar' manyağı olmasına için için seviniyorum.