Monday, December 30, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 5

Bu seneyi de yedik bitirdik. Herhangi bir şeye dair zihnimizde kalacak olan imge andaki ruh halimiz tarafından mı belirleniyor? Benim, mesela, çok canımı sıktı 2024. Öte yandan belki ileride bu sene olan bir şeyleri hatırlayıp gülümseyeceğim, ve ''Ne güzel günlerdi'' diyeceğim. İnsanın içinde büyük, dalgalı bir deniz var. Tepede ise kimi zaman kara bulutlar, kimi zaman rüzgâr ve güneş. Dalgalar bazı günler adam boyu, bazı günler çarşaf gibi deniz. Gel de başa çık!

İçimizdeki atları zaptetmeye çalışmakla geçiyor ömür. Melih Cevdet ne güzel demiş : 

Arabada, samanların üstünde yattım.
Ya atlar çekip giderse, unutmam,
Uykumda onlarla otladım.

Bu dünyada en sevdiğim insanlardan biri olan Jimmy Carter 100 yaşında dün vefat etmiş. ''Sadece Kamala'ya oy vermek için yaşıyorum.'' diyordu son söyleşisinde. Onun olmadığı bir dünya beni biraz üzecek. Biliyorum ki aslında hiçbir önemi yok, yarın unutacağım, ama şu an böyle hissediyorum. Politik olarak kaybedenler kulübündeydi, evet, fakat daha geniş bir ölçekten baktığımızda bir insan nasıl olmalı ise, işte öyle biriydi. Onun ve Willy Brandt'ın hep hayranı oldum. Bir içki masasında bu güzel abilerle oturup kafa çekebilmek acayip bir şey olurdu. Zamanın ve mekânın uzaklığı ile kalplerin mesafesi ne kadar farklı.

Ali Nesin hocamız annesine dair anılarını etkileyici bir anlatımla paylaşmaya başladı; sayfasında okunabilir. Annesi bazı yönlerden benim anneme ne kadar benziyor! Eskiden çocuklara birer kedi yavrusu gözüyle bakılırdı. Çocuğun 'özne' olması sanıyorum son 25-30 yılın işidir. Anılarda geçen bir bölüm beni kasabaya götürdü, çünkü kasaba demek biraz da mobilet demektir : '... Sık sık oradan mobilet kiralar, bir saat boyunca hız yaparak özgürlüğün tadını çıkarırdım.'

Yağmur'la geçenlerde Tanrı'nın varlığı ve yokluğunun özgürlüğü nasıl etkilediğine dair epey zevkli bir sohbete daldık. Din hocasına ''Tanrı varsa özgürlük yoktur'' demiş, hocanın ekranı hata vermiş! Sonra bu sözü tersine çevirdik ve tartışmaya başladık : 'Tanrı yoksa özgürlük yoktur.' En sonunda ikimizin de aynı fikirde olduğu bir noktaya varmayı başardık, bu güzeldi.

Friday, November 29, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 4

Sonbahar bitti bitiyor. Her yer ağaçlardan toprağa düşmüş sarı, turuncu, kırmızı yapraklarla dolu. Küçük bir vadide bisikletimi onların olduğu kısma doğru sürüp aralarından çatır çutur sesler çıkararak geçmek hoşuma gidiyor. Doğadan koptuk, tamam ama yakınımızdaki ot, çiçek, yaprak bile tabiatın verebileceği o güzel duygular için yeterli. Ana rahminden sonra en çok doğaya aitiz.

Öğretmenler Günü ilan edildiğinde ilkokuldaydım. 12 Eylül baskı rejimini baştan sona yaşayan bir çocuk ve sonra da genç olarak böyle bir güne elbette hiçbir zaman sempati duymadım. Bu sahte saygı olayını da anlamıyorum. Hem kendi öğretmenlerimin önemli bir kısmına, hem de kızımın öğretmenlerine bakıyorum da o bahsedilen büyük hürmeti bir türlü hissedemiyorum. Çöpçüye de aynı saygıyı duyuyorum ben. İşlerini yapıp maaşlarını alıyorlar işte. Hatta, hocalar, çoğu zaman bunu kötü yapıyorlar; en iyi bildikleri şey tembellik edip çocuklara nutuk çekmek. Ne öğrendiysem kitaplardan öğrendim.

Blu TV'de 'Prens' diye bir komedi dizisi var, yeni duydum. Özellikle ilk sezonunu çok beğendim. Evet, çatışmayı üreten mantık basit, diyaloglar beklendiği gibi; yine de izlemesi eğlenceli. 'Var Bunlar' ve  'Karşılaşmalar' epey zayıftı. Giray Altınok'un bu sefer derli toplu ve komik bir şeyler yazmış olmasına sevindim.

Katherine Mansfield'in hikayelerini okuyorum bir süredir. Bir-ikisini çok sevdim; ne var ki herkes gibi o da lafı çok uzatıyor. Şu sorunun cevabını bir türlü bulamıyorum : Bir hikayeyi, bir romanı neden okuyayım? Ah, o uzun tasvirler! Yaşar Kemal'in Nobel alamamasının sebebinin onlarca sayfa süren çakırdikeni tasviri olduğunu düşünmek istiyorum. Evet, tabii ki okur bir miktar çaba göstermeli, ama okura da saygı duymak gerekiyor. Bu da iki şeyle sağlanır: Nabokov'un dediği gibi, karakterleri büyük zorluklara itip oradan inandırıcı bir şekilde çıkarmakla, ve betimlemeden diyaloglara dek hep ekonomik yazmakla. ''Bir yazarın kolları güçlü olmalı, çünkü yazdıklarının çoğunu atmak ve yeniden yazmak zorunda kalacaktır.''

Friday, November 22, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 3

Ufuk Uras hocayla liberaller grubu olarak bir araya gelmiştik, iki yıl kadar önce. Tabii onu çok önceden beri takip ediyorum. Onunla yüz yüze konuşmak, gülen yüzünden 'pay almak' insanı daima iyi hissettiriyor. Bana hep biraz naif gelmiş biridir; CB dahil herkes tarafından sevilmesinde bunun da etkisi olsa gerek. Bahçeli ile görüşmek, 'laf taşımak' için onu seçmelerine, onun da elini taşın altına koymasına epey sevindim. Umarım sonu daha öncekiler gibi Silivri olmaz!

Voleybolda Zeren diye bir takım ligde Fenerbahçe'yi 3-2 yendi. Böyle bir şey nasıl olabilir? Zeren kim? Adını ilk defa duyuyorum. Güya, inanırsan, maçtan sonra 300 bin dolar dağıtmışlar oyunculara. Önden bunu bilen kızlar da allah ne verdiyse vurmuş. Bilemiyorum, öyle bile olsa Fener'in durumu iyi değil herhalde; lige yeni çıkan bir takıma yenilmek de nedir?
Bir kavram ürettim, bununla gurur duyuyorum. Adı : 'Mazeretsiz Övgü'. Günlük hayatta birbirimizi ne kadar az övdüğümüzü, az beğeni ifade ettiğimizi geçiyorum. Tutalım ki övdük. Bunu tıpkı özür dilerken olduğu gibi, mazeretsiz, kılçıksız bir şekilde yapmamız lazım. 'Ama'lar olmadan, cümlenin arkasına işin tadını kaçıran laflar eklemeden... Kötü bir örnek olarak, 'Ne çok odun kırdın, eline sağlık. Keşke vaktin olsaydı da daha çok kırabilseydin.' demeden. Suyumuza bir damla dahi ekşi katmayalım, onu temiz tutmaya çalışalım. Küçük gibi görünse de bu tür konuları önemli buluyorum.
Her gün yapmam gereken belli işler var, 'zincir' diyorum buna. Kendi listem, mecbur değilim. Jerry Seinfeld gibi yeteneksiz biri bile bir yıl boyunca her gün ama her gün bir şaka yazdığı, yani çok sevdiğim ifadeyle 'kas' oluşturduğu için neler başarmış! Tabii benim hedeflerim çok daha mütevazı. Atomik alışkanlıklar denen şeye yürekten inanıyorum. Antik Yunan'daki güreşçi Krotonlu Milo gibi her sabah o küçük, tatlı buzağımı taşırsam bir gün neden ben de bir öküz taşımayayım? Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Wednesday, November 13, 2024

Acı Tatlı Hatıralar - 18

Deli Sâfi

Hangi köyün ya da kasabanın bir delisi yoktur ki? Sâfi de bizim delimizdi. Uzun boylu, zayıf, gençten biriydi. Yaz günlerinin sıkıcı saatlerinde, çoğunlukla akşamüstleri Cevizli'den gelen arka yolun ucunda görünür, toz içindeki yırtık pabuçlarını sürükleyerek mahalleye doğru yaklaşırdı.

Evine gitmek için bizim oradan geçmek zorundaydı. Nasıl ki bir bisikletli ya da yaya yolda köpeklerle karşılaşmak istemez, Sâfi de evine giderken mahallenin çocuklarını görmek istemezdi. Hep tedirgin ve kaygılı gibiydi. Biz ise onun huzur bulamamış ruhunu her seferinde daha da örselerdik.
Kimi tarladan yeni gelmiş kimi gün boyu onları beklemiş bir sürü çocuk ''Geliyor, oğlum bak, geliyor'' bağırışlarıyla hemen toplaşıp onu karşılardık. Sâfi aramızdan telaşla geçer, bizden kaçmaya çalışırdı. Yandan yandan, yakın ama tedirgin bir mesafeden onu takip eder, sürekli laf atardık. Kendisine bol gelen sarkık pantolonunu çekiştirerek asfalt yola sapar, koşar adımlarla bizden uzaklaşmaya çalışırdı. Şamatadan istediğimizi alamadıkça daha da ağır küfürler etmeye başlardık. Sâfi adımlarını hızlandırırdı. Biz bağırırdık. İşte o an, Sâfi artık bu laflara dayanamaz, hırıltılı ve öfkeli sesler çıkararak toprak yoldan eline geçen en büyük taşı alır, olanca kuvvetiyle bize doğru fırlatırdı. Hepimiz neşe içinde kaçışır, taşın üstümüzden geçip yandaki tarlaya düşmesini izlerdik.

Tuesday, November 12, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 2

Üzerine para yatırmak isteyeceğim kadar emin olduğum gibi, Trump kazandı. Polymarket diye bir politik bahis sitesi var, oraya coin aktarabilmiş olsaydım üzüntüm sanal paracıklar ile bir miktar hafiflerdi. Kısmet. Demokratları seviyorum, onlar için üzüldüm. Kamala bacım, sana ve Biden'a bir çift lafım var : Senin kabahatin değil ama bu nasıl bir ışıksızlıktır, kim seçti seni oralara? Kürtajla ne kadar ilerleyebilirdin ki? Keşke vakit olsaydı da gazoz dese beni ağlatan Michelle Obama aday olabilse idi. O beyaz çöp kamyonuyla Trump'ı ezer, sarı torbayı Meksika sınırına atardı.

Akşamları Aysun'la ortak tek eğlencemiz iki boomer olarak Masterchef. Ben neden ve nasıl bu yarışmaya bu kadar takılır hale geldim bilmiyorum. Aysun'a şu entel açıklamayı yapmak zorunda kaldım : Akşamları dinlenmek için tıpkı bir akvaryuma bakar gibi, insanın aidiyet kurabildiği, düşündürmeyen, olayları takip etmek zorunda bırakmayan hafif bir şeyleri izlemeye ihtiyacım var. Makul karşıladı. Şimdi en çok merak ettiğim şey, Beyza'nın o güzelim yüzü artık reklam verilemeyecek kadar engebeli mi olacak, yüzünde iz mi kalacak? Yalnız, aklı başında ve yemekle ilgilenen hiç kimse o börek tepsisini kızgın ayçiçek yağıyla duş almak ister gibi öyle yukarıda çevirmez. Şaşkınım.
Hevesle satın aldığım Sally Rooney'nin son romanı Intermezzo kaçırılmış fırsatlar serisi olmuş. Peki ilk yarısı muhteşem bir kitap sonra nasıl bu kadar sarkabiliyor? Sally bunu nasıl anlamıyor? Eğer iki yüz sayfa civarında tutabilseymiş, ortaya süper bir roman çıkarmış. Yazarlar yazdıklarını sonrasında acımasızca kesip atamıyor, böyle bir problem var. Her bir sayfayı bebekleri olarak görüyorlar galiba.

Şu kayyım meselesi (kayyum ne zaman bu zor kelime oldu?) canımı sıktı ama bu halim uzun sürmedi, çünkü siyasetle yakından ilgilenmiyorum artık. Tek anlamadığım, ekonomiyi bu adaletsiz sistemle, bu hoyrat yöntemlerle nasıl düzeltecekler? Kürt politikacılarda bir numaram rahmetli Orhan Doğan idiyse, iki numaram hep Ahmet Türk olmuştur. Ayrıca, epey iyi satranç oynadığını okumuştum bir yerlerde. Onunla bir yandan geyik yapıp bir yandan filleri itiştirmek güzel olurdu.
Bizans konusundan sıkıldım. Yetti bu kadar. Romalılar'ın ve 19. yy tarihçilerinin onları bu kadar küçümsediğini bilmiyordum ama; bu üzdü beni. 'Hüzünlü, sonu gelmeyen bir kaybedenler kulübü' filan gibi laflar etmişler Bizans için, pis herifler. Venedikli ve Cenevizli tüccarlardan da tiksindim. Şimdi yeni ilgi alanım şu : Edebiyatta otantik yazı nasıl üretilebilir? Ve, olay örgüsü ile yazarın otantikliği arasında güzel kokulu bir harman nasıl elde edilir? Bunun için birkaç kitaba giriştim, bakalım neler olacak...

Tuesday, October 29, 2024

Intermezzo -Sally Rooney

Kitabı büyük bir heyecanla almıştım. Hemen okumaya giriştim.

Ortalarına kadar güzeldi; psikolojik durumların tasvirleri, insan ilişkilerinin girdapları vs vs.. Çok beğenerek okuyordum. Ne olduysa sonrasında, kitap sarktı, uzadı, kağıt israfı haline geldi. Ben de epey atlayarak okudum. Kitabı ne güzel betimlemişler: 'Overlong, undercooked'. Sally, seni sevmeyi çok istemiştim, ama olmuyor. Meselenin özeti şu benim için : Bir yazar her cümlesinin hesabını verebilmeli. Durum bu değil maalesef.

Can Yayınları'na da birkaç sözüm var : Çeviri ilk kısımlarda problemli. Yeterince özenli değil. İvan neden Ivan diye yazılsın ki? Bunu da yanlış buluyorum. Satrançta UU diye bir terim yoktur, IM diye bir terim vardır. Ayrıca bir iki yazım hatası da vardı kitapta.

Alıntılar : 

İvan o adamla bir daha karşılaşmamak için elinden geleni ardına koymadığını anımsıyor. Aralarında kötü bir şey geçtiği için değil salt duyduğu rahatsızlıktan. Bir de güzel bir kadın olduğunu ve kaçınman gerekenin tek bir adam değil erkeklerin hemen hepsi olduğunu düşün. İvan bunun korkunç bir şey olduğunu kabul ediyor.

O zaman güçlü bir duygu kaplıyor İvan’ın içini. Sıcak bir şey yayılıyor ölmek veya doğmak gibi sanki.

Para vermek istismar olabilir, almak da öyle. Para baştan aşağı istismarcı bir madde. Dahil olduğu her türlü ilişkisellikte yeni istismar biçimleri yaratıyor. İnsan etkileşiminin çarklarını istismarla yağlıyor para genelde.

Ölümün kaçınılmazlığı. Anlamsız varoluş. Ahlakın hiçlik etrafına kurulmuş sahte yapı iskelesi.

Peter sarhoş. Bir yandan şarkı söylüyor. Şarkının sonuna dek mükemmel ve sonsuz bir hayat.

Koşulların tahribiyle okunaksız şeylere dönüşen ilişkiler.

İvan Margaret hakkında düşünüyor. Orada bir gerçeklik kaldı mı? Peki gerçekten bir şey oldu mu? Anlatılmayan, hiç gerçekleşmeyen bir hayalin silinip gidişi gibi. Belki de bu durumda böylesi daha iyi. Hiçbir gerçekliğin kıyısına tutunamayan, kimseyle paylaşılmayan bir rüyanın hiçliğe karışması.

Şimdi konuşma sırası onda mı yoksa hala Margaret’te mi? Bir saniye daha sessizlik içinde geçiyor. Belki sıra çoktan ona gelmiştir ve şu an kabalık ediyor ya da soğuk davranıyordur.

Doğrusunu istersen ben de bazen çok komik olabildiğimi düşünüyorum ama başka kimse bunu dile getirmiyor. Henüz doğru insanlarla karşılaşmadın demek ki, diyor Margaret.

İvan şöyle diyor Yalnızca konuşursak hayatlarımızın farklı evrelerinde oluşumuzun da önemi kalmaz bence.

Fakat seninle konuşurken dürüst olmak gerekirse biraz ilgileniyor görünüyorsun, o zaman da sana anlatmak istediğim şeyler yüzünden kendimi kaptırıp konuştukça konuşuyorum.

Margaret ile konuşurken İvan düşüncelerinin birbirine geçtiğini hissediyordu.

Patikada sessizce hallerinden memnun yürüyorlar, iyi ve olumlu bir ruh halini paylaşıyorlar.

Eğlenceliydi diyor Peter Sylvia’ya. Böyle etkinliklerde senin yanında olmak güzel. Işığının bir bölümü bana da yansıyor.

O zamanlar Peter da genç bir idealistti, doğruculuktan alev alacak gibiydi.

Monday, October 28, 2024

Bizans Okumalarımdan Notlar

Bizans ve İstanbul’un Fethi konuları son dönemde çok ilgimi çekiyordu. Bu sayede birkaç tarih kitabı okuma motivasyonu bulabildim. Aldığım ilginç notları bu yazıda sizinle paylaşmak istiyorum.

Bu mevzularda en ilginç kitap bana göre şu eser : Yerogios Francis, Şehir Düştü. O dönemdeki elit Bizans yöneticilerden biri tarafından, şehir düştükten az bir zaman sonra yazılmış çok heyecan verici bir metin. Epey hüzünlü -ama romantik değil o kadar, ki bu iyi.

Derli toplu bir kitap olma anlamında Bizans hakkında okuduğum en iyi kitaplardan biri Ahmet Seyrek’in şu kitabı : Bizans - Medeniyete Yön Veren Uygarlıklar. Aslında toplama bir kitap ama çok faydalı, ve ayrıca hiç sıkıcı değil. Tartışmaya açılmış önemli noktaların üstünden geçmesi harika olmuş. İznik Konsülü, ve Konstantinopolis’in alınışındaki Ayrılıkçılar/Birlikçiler konusu gibi.

Şimdi notlarımı sıralıyorum. 

Bizanslılar kendilerini Romalı olarak tanımlıyor. Doğu Romalı filan da değil. Bizans sözcüğü zaten 16. yüzyılda bir Alman tarihçi tarafından ilk defa kullanılıyor. Biz de onları zaten Rum olarak nitelendiriyoruz.

Francis’in kitabında surlara çıkan ilk kişinin Ulubatlı Hasan olduğu yazıyor. Bu bizim okuduğumuz tarihle uyumlu. O dönemde surlara çıkan ilk kişi olmak müthiş prestijli bir şey. 

Francis'in kitabında beni en çok etkileyen şeylerden biri Roma kilisesi ile uzlaşan İmparator'un halk tarafından büyük bir tepkiyle karşılanması ve sonrasında halkın Ayasofya kilisesine adım atmayı dahi reddetmesi oldu. Bunu aşağıda detaylandırıyorum.

325 yılında İznik'te toplanan 1. Hıristiyan Konsül’ü çok ilginç. İmparator Konstantinos İznik konsülüne dahil olmuş ve orada Hristiyan teolojisi gelenekleri ile temellenmiş ilk resmi söylem oluşturulmuş. Bir anlamda, Hıristiyanlık kurumsallaştırılmış. Konsülün temel toplanma sebebi farklı piskoposların İsa'nın ezeli olup olmadığı, baba ile aynı özden mi, benzer özden mi olduğu gibi teolojik konular. İmparator sayesinde bir uzlaşma çıkmış en sonunda.

İlgimi çeken konulardan biri de 8. yüzyılda Bizans'ta ikona-kırıcılık diye bir dönemin ortaya çıkmış olması. Bu dönemde politik bir dini hareket olarak  ikona kırıcılık başlıyor. Amaç şu : Dini ritüellerde ve günlük hayatta kullanılan tasvirlerin ortadan kaldırılıp sade bir din anlayışı oluşturmak. Bazı Bizans imparatorları da bunu destekliyor. Tabii, Roma kilisesi çok sert bir şekilde karşı çıkıyor buna. Kimi yorumlarda o dönemdeki İmparator III. Leon'un Müslüman ve Yahudi topluluklarla samimi bir görüntü çizmek istemesi, buna politik olarak biraz mecbur kalması sebebiyle bu yola gittiği iddia ediliyor. Coğrafyanın mecburi cilveleri!

En ilginç ve üzücü konulardan biri ise IV. Haçlı Seferi. Halen Ayasofya'da izleri olan bir şey. Bu IV. Haçlı Seferi 1202 ile 1204 yılları arasında Kudüs'ü Müslümanların elinden geri almak için düzenlenen seferlerden biri. Çıkış noktası bu. Ne var ki, para meseleleri çözülemiyor ve devreye Bizans'taki taht kavgaları giriyor. Devrik İmprator'un oğlu Haçlılara ''yol üstündeyken beni de tahta oturtun' diyerek maddi sözler veriyor, ve gerçekten tahtı ele geçiriyor. Fakat tabii ki kasa tamtakır. Haçlılar denileni yapmalarına rağmen söz verilen altınları alamayınca Venedik'in talimatıyla Konstantinopolis'i talan ediyorlar. Harabe haline geliyor şehir. Bir videoda şu yorumu görmüştüm : Haçlılar şehrin kaymağını yedi, Türkler'e kırıntılar kaldı. O vakitler dünyanın en görkemli ve zengin kenti olan bu şehir yağmadan sonra harabeye dönüyor. Üstelik, 1261 yılına kadar Latin yönetiminde kalıyor. O tarihte geri alınıyor ve tahta yine Bizans soyundan bir İmparator oturuyor ama şehir hiçbir zaman kayıplarını telafi edemiyor. Bir tarihlerde 500 bin olan şehir nüfusu 200 binlere kadar düşüyor. Zaten köylerden oluşan, arada büyük arazilerin yer aldığı bir yer, öyle Taksim Meydanı gibi düşünmemek lazım. Yine de, Osmanlı orayı aldıktan sonra kent eski ihtişamına yıllar içinde yeniden kavuşuyor.

Bizans Latin istilası sonucunda zor duruma düştükten sonra Papa Ortodoks din adamlarının küçük düşürmeye çalışıyor. 1430'lardan itibaren İstanbul Latinleşmeye başlıyor. Bu durum şehirde hem yöneticileri hem de halkı ikiye ayırıyor. Birlik anlaşmasını politik olarak imzalamak zorunda kalmış olan İmparator taraftarları 'Birlikçiler', Katolik kilisesi etkisine karşı çıkanlar ise 'Ayrılıkçılar' olarak nitelendiriliyor. Bu Türklerin kuşatması sırasında çok önemli rol oynayacak bir ayrım. Floransa'da imzalanan Kiliseler Birliği bildirisi imzalandıktan sonra halk ayaklanıyor ve çatışmalar iç savaş boyutlarına ulaşıyor. Şehirde kiliselerin birleşmesine karşı çıkanlar ezici çoğunlukta. Kuşatma altındaki şehirde İmparator 1452'de Ayasofya'da Kiliseler Birliği ayini yapıyor ve burada Papa'nın kilise liderliği vurgulanıyor. İmparatorun bu tavrı siyasi ihtiyaçtan kaynaklansa da halk tarafından büyük bir tepkiyle karşılanıyor ve Birlikçiler ile Ayrılıkçılar arasındaki çatışma çığırından çıkıyor. Ayasofya önünde toplanan halk büyük bir gösteri yapıyor ve İmparatora 'Dinsiz' ve 'Slav' diye bağırıyor. Bu gösteri Francis'in kitabında da var. Ayrılıkçılar bu ayinden sonra Ayasofya'nın kirlendiğini, ve Ayasofya'nın Yahudi havrasından bir farkı kalmadığını söylüyorlar. Papazlar artık Birlikçilerin cenaze ve ayinlerine bile gitmiyorlar.

Netflix'teki dizide kötü adam olarak gösterilen Notaras Bizans'ta ayrılıkçıların muhalefet lideri oluyor; aynı zamanda şehrin  en zenginlerinden biri o. Notaras Latinlerden o derece nefret ediyor ki menfaatlerinin Latinlerle birleşmekte değil gerekirse şehri Türklerin yönetimine bırakmakta olduğuna inanıyor. Enteresan bir figür de rahip Gennadios. O da Ayrılıkçılar'ı destekliyor. Başlıca yöntemi halkı pasif bir teslimiyet havasında tutarak Türklerin İstanbul'u fethi işini kolaylaştırmak ve kilise ve manastırlığın mal varlığını fetihten sonra da korumak. Aslında bunu da başardığı söylenebilir.

Bu ayrım o kadar kritik ki, İmparator 200 binden fazla nüfusa sahip şehirde sadece 5-6 bin asker toplayabiliyor. Hatta bir yoruma göre, Türkler surların dışında olmasaydı Ayrılıkçılar hem İmparator hem de Birlikçileri katledecekti, sayıca çok fazla idiler. 

Fetihle ilgili ilginç notlar : Bir iddiaya göre o dönemde İmparator II. Mehmet'e (yani Fatih) teslimiyet için bazı önerilerde bulunuyor, ancak iletişim problemleri birbirini takip ediyor ve sonunda Fatih Romanos yani Topkapı kapısından şehre giriyor. Şehrin bir bölümü kendi isteğiyle teslim oluyor (muhtemelen Ayrılıkçılar'ın yoğun olduğu bir kısım).  Fatih Romanos kapısında bir ferman yayınlıyor ve diyor ki ''Dininize ve kiliselerinize dokunmayacağıma söz verdim, ancak şehrin bir bölümünü kılıcımı aldığımdan bu bölümdeki kiliselerin cami olmasını, sizin teslim olduğunuz bölümdeki kiliselerin ise aynen kalmasını uygun gördüm.'' Bazı tarihçilere göre sur kapısı Kerkoporta ayrılıkçılar tarafından bilerek açık bırakıldı ve oradan Türklerin şehre girmesi sağlandı.

Sonuçlar : Toplarla aşılmaz denilen kalelerin yıkılabileceği görüldü. Bu sayede Avrupa'daki derebeyliklerin yıkılarak mutlak monarşilere geçildi. İpek Yolu'nun Osmanlı'nın eline geçmesi ile Avrupa devletleri yeni ticaret yolları bulmaya yöneldi, bu coğrafi keşiflere zemin hazırladı. İstanbul'un fethinden sonra şehirden ayrılan bilim adamları İtalya'ya giderek oradaki Antik Yunan ve Roma eserlerini inceledi ve Rönesans'a katkı sağladı.

Friday, October 25, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 1

Cuma günleri akşamüstü üç arkadaş buluşup bir kafede satranç oynuyoruz. Diaspora Ermenileri'nin İstanbul ziyaretlerinde dediği gibi, ''Sadece o günlerde yaşadığımı hissediyorum''. Tabii durum bu kadar vahim değil, ama bir miktar doğru. Oyun oynarken aşure, şekerpare ve tüm şerbetli tatlılar serbest. Aysun benim evden hızla kaçıp Dilek pastanesine gitmemi 'Cuma'ya gitmek' olarak tanımlıyor, çok gülüyorum. Buradan esinlenerek Cuma'ları düzenli bir şekilde bir şeyler yazmak istedim. Alâkasız bu iki konu nereden nasıl bir araya geldi bilmiyorum. Esinlenmek bizi hiç ummadığımız yerlere götürebiliyor.

Bu son saldırıdan sonra Mardin gezimizi iptal ettik. Mor Stefanos Kilisesi'ni ve kaleyi endişe içinde gezmek pek de güzel olmazdı. Barış sürecini sonuna kadar, tüm arkaik solcuların 'ama ama'larına karşı desteklemiş biri olarak tabii ki yeni bir Barış Süreci'nden de yanayım. Bu kadar uzun sürmüş bir iç savaş, isyan, gerilla savaşı, adına ne derseniz deyin böyle bir şey yok dünyada. Yeter. Bugün bu konuda güzel bir laf gördüm : İnkâr, haksızlığın kendisinden bile daha yaralayıcı olabilir. Bu, Kürtleri anlamak için anahtar bir cümle.
Son haftalarda sadece Bizans ve İstanbul'un Fethi hakkında yazılmış kitaplar okuyorum. Bu konu çok ilgimi çekiyor, sebebini bilmiyorum. Fatih'in on kat büyük ordusu bir yana, esasen IV. Haçlı Seferi'yle darmadağın edilmiş olan bu şehir ve o Bizanslı insanlar için biraz üzülüyorum galiba. Öğrendiklerimi ve beni etkileyen şeyleri belki ayrıca yazarım. Bugünlerde 'Bizans'ın Entelektüel Tarihi'ni okuyorum, ama uyumadan önce!
Akşamüstleri özellikle home office yapıp mesaiyi bitirdikten sonra bisiklete atlayıp ev kadınları gibi yakınlardaki milyoncuya gitmeyi çok seviyorum. Orada kendimi biraz Bigadiç'in Perşembe günleri kurulan pazarında gibi hissediyorum. Çeşit çeşit, saçma sapan ve çok güzel binlerce ürün arasında avare avare dolaşmak insana iyi geliyor.

Thursday, July 25, 2024

Acı Tatlı Hatıralar - 16

Sarhoş olduğumda karmakarışık duygular üşüşüyor üzerime. Anılar, pişmanlıklar, hayıflanmalar... En çok da anneme karşı yapıp ettiklerimin muhasebesi... E5'ten geçerken Şişli'deki o loş bakımevine bakmadan duramıyorum. Oraya son ziyaretimde, alt katta, dalgın ve hüzünlü bakışların arasında annem bana sıkı sıkı sarılıyor. Bir sahnedeyiz sanki. Öncekilerden çok farklı bir sarılma bu, bir veda. Kısa boyundan ötürü kollarını belime doluyor, ben ister istemez daha yukarıdayım. Sessizce duruyoruz. Annem ona karşı işlediğim tüm günahlarımı affediyor.

Thursday, July 4, 2024

Acı Tatlı Hatıralar - 15

Yıkılmasını izlerken abimle babamın birbirlerinden gizleyerek sessizce ağladıkları dedemlerin ahşap evinin üst katındayım. Yaz; ve yapacak hiçbir şey yok. Yere oturmuş bir kitaptan satranç çalışıyorum. Babaannem öleli birkaç yıl olmuş, dedem parkinsonu ile yapayalnız. Üstelik yıllarca peş peşe yaktığı Birinci sigaraları yüzünden kanser oldu, artık konuşamıyor. Alt kattan çıkıp ağır adımlarla yanıma doğru geldiğini tahtaların gıcırtısından anlıyorum. Yüzünde tatlı bir tebessümle karşıma oturuyor. Güçlü, kemikli elleriyle bir o taşı bir bu taşı tutup ileri itiyor. Ben de cevap veriyorum. Beraberce, tek kuralı yalnızlığı paylaşmak olan bir oyun oynuyoruz.

Monday, May 20, 2024

Goodreads'teki Kitap Değerlendirmelerimin Tümü - 2. Kısım

Saatleri Ayarlama Enstitüsü : Son derece simgesel bir anlatımı var Tanpınar'ın. Tamamen çözebildiğimi söyleyemem. Finali zayıf geldi bana. Öte yandan, anlatım tekniğinin kuvvetliliği, duygulara penetrasyon, ve terim zenginliği sebebiyle önemli bir roman olma niteliğini hak ediyor. 

Edward W. Said İle Konuşmalar : Said'in dünyasına giriş anlamında fena bir kitap değil. Daha derinlikli olabilirmiş, ama rahat okunuyor. Uzun bir gazete söyleşisi gibi. 

Arzu Tramvayı : Bir Tennessee hayranı olarak beni hayal kırıklığına uğratmayan, yine de bir 'Kızgın Damdaki Kedi' kadar (mesela) güçlü bulmadığım bir metin. Sebebini düşündüğümde karakterlerin bana biraz 'karton' geldiğini, beklenen şeylerin yaşanmasının ve 'twist' azlığının metnin sıradanlaşmasına sebep olduğunu söyleyebilirim. Bir yerlerde kitabın ulusal bir poker oyunu olarak, Amerika'da Blanche (ve Mitch?) gibi ince ruhlu bireyler kaybederken Stanley gibi güçlü ama incelikten yoksun insanların kazanmaya başladığına dönük bir saptama/eleştiri gibi de okunabileceğine dair bir analiz gördüm, hoşuma gitti. Tennesse'nin gerilimi iğne oyası gibi işlemesini severim. 

 Blanche : Nezaketin için teşekkür ederim. Şu an nezakete öyle ihtiyacım var ki... 

Kelliğe Övgü : Pek gereksiz bir kitap. Sunuş yazıları için belki.. 

Denemeler : Üçte birini filan okuyup bıraktım. Bana kattığı hiçbir şey olmadı. Montaigne'in denemeleri ile bunu kıyaslamak bile anlamsız. Rahmetli dedem kuru bir üslupla bana nasihatlarda bulunuyor gibi bir şey. Ne ilginç bir alıntı, ne hoş bir anekdot... Hiçbir şey yok. Hz Muhammet'in "(Hira) dağı bana gelmezse ben ona giderim" lafına dair Bacon'ın yaptığı istihza dışında aklımda da hiçbir şey kalmadı. 

Erteleme Sanatı Erteleme Sanatı Okuduğum en komik 'Kişisel Gelişim' kitabı -bu kitaba bunu demek bile gülmeme sebep oluyor. Bayıldım. John baba aslında bir felsefe profesörü, ve süper bir yazar. Güzel olan da komiklikte duracağı yeri biliyor olması. Uzun bir makale tadında kitap, hemen bitiyor. Güm diye çarpmıyor insanı, ama zaten öyle kitaplar da bence bir işe yaramıyor o kadar. Tavsiyeler de gayet iyi. 

Öyküler : Benim okuduğum Epsilon'un bastığı o dandik, küçük kitaplardandı... Yine de, çevirisi fena değildi. İlk defa birkaç Çehov hikayesini topluca okudum, bir kitap formatında. Çehov'un sakinliği, dinginliği, detaylardaki, tasvirlerdeki rahatlığı tam bana göre. 'Oyuncak Köpekli Kadın' da var içinde, meşhur hikaye. Muhteşem bir yazar gerçekten; kül altındaki kor, dedikleri gibi. Bayıldım. 

Bir Avuç Toz :  Roza Hakmen çevirdiği için hevesle giriştim bu romana. İlk yüz sayfa filan muhteşemdi, tam da okumak istediğim türden enerjik, lafı uzatmayan, hareketli bir roman. Sonrasında birden ipler koptu ve koca roman tesbih taneleri gibi dağılıverdi. Çok şaşırdım açıkçası, sanki yazar kalemini bir başkasına vermiş gibiydi. İnandırıcılığı, gücü, enerjisi yok oldu romanın. Tuhaf. 

Death Note: Black Edition, Vol. 1 : İlk defa manga okudum, biraz da kızımla ortak bir şey daha olsun diye. Beğendim bunu. Tabii ki gerçeküstü öğelerin egemenliğinde bir metin; ama kurgusu, diyalogları zayıf değil. Klişeleri kullansa da tamamen onlara yaslanmıyor. 

Fullmetal Alchemist, Vol. 1 : Bu manga işi biraz çocuklara dönük olsa da ikinci (ve son) kez şans vermek istedim. İlk macera fena değildi, biraz felsefi kırıntılar bile vardı. Diğer maceralar ise bildik hikayeler... 

Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının : Bir iki saat içinde bitirdim kitabı... Ahmet Oktay'ın yıllar önceki 'Karanfil ve Pranga'sından sonra Ahmed Arif hakkında okuduğum ikinci kitap. Açıkçası, çok zayıf. Makale gibi bir şey ; yine de, İletişim'in koca şair için böyle bir jest yapmasını beğendim. 

 Ümit Fırat, Beşikçi ve Ahmed Arif'in bu denli yakın olduklarını bilmiyordum. Cemal Süreya'nın "ezberindedir dağlar" isimli yazısını internette bulamadım, gidip 60'ların Soyut dergisini satın almam gerekecek, çok istiyorum o yazıyı okumak... 

 Cahit Sıtkı'nın (ki o da Diyarbekirlidir) "Otuz Üç Kurşun' şiirini defalarca okutup hüngür hüngür ağladığını okumak beni de duygulandırdı. 

Hayatı Yeniden Keşfedin: Daha Cesur, Üretken ve Doyumlu Bir Hayat için Gerekli Araçlar Hayatı Yeniden Keşfedin: Daha Cesur, Üretken ve Doyumlu Bir Hayat için Gerekli Araçlar Kendimle ilgili bölümlerini okudum. Çok önemli bir kitap olduğunu duymuştum. Şemalar üzerinden ilerliyor, çok beğendim. 

Bıçkın ve Ağlak: Yeni Türkiye'nin Hikayesi : Mirgün Cabas'a para kazandırmış olma duygusu beni rahatsız etse de satın alıp okudum bu kitabı. Sebebi, Can Kazanoğlu'nun 90'lardaki kitaplarını ve romanlarını sevmiş olmamdı. Bir yorumcunun dediği gibi, bir podcast olarak bunu 'dinlemek' daha iyi olurdu. Can anılarından daha az bahsetseydi, kitap daha derli toplu olsaydı, ve bu kadar kahve sohbeti olmasaydı sanırım beğenirdim. Pek beğenmedim. Hacmini hak etmediği için birçok kısmı tarayarak okudum. Yeni bir şey öğrenmedim. Sadece, Fethullah Gülen'le ve Uzanlarla ilgili analizlerinin benimle çok örtüşmesi hoşuma gitti. 

Usta ve Margarita : Çok uzun zamandır aklımdaydı bu meşhur kitabı okumak. Düşündüğümden daha iyi buldum metni. Hele o Pontius Pilatus ve İsa Mesih'i anlattığı kısım epeydir okuduğum en iyi hikaye idi. Ancak, mevzu çok uzadı, sarktı.. ve en sonunda sıkılıp bıraktım. Mikhail baba çok daha kısa yazsaydı tam bir başyapıt olurdu herhalde bu kitap (en azından benim için). 

Pyongyang - Kuzey Kore'ye Bir Yolculuk : İlk defa bir Delisle çizgi romanı okudum; güzel, epey hoşuma gitti. Bir sonrakinde çizerin Burma’ya yaptığı seyahati okumayı düşünüyorum; amma değişik ülkelere gitmiş adam... 

 Bugün Beşiktaş'taki Arka Bahçe kitapevinden aldım, akşama bitti. Çizgi roman okumak zevkli ama hissiyat olarak biraz pahalımsı bir şey. Şöyle ki, hallice bir para veriyorsunuz ve bir-iki saat içinde bitiveriyor. Kitap iyi ama ; dışarıya feci halde kapalı bu ülkeye dair güzel gözlemler var içinde. Bana en ilginç gelenlerinden biri takvim sisteminin devlet başkanının doğumu ile başlıyor olması. Tam bir delilik. Diğeri de parti-devlet propagandasının yapıldığı levhaların pirinç tarlalarında dahi asılı olması. Türkiye de kurucu lider portre ve heykellerinde zirveyi yoklayan bir ülke, malum; aklıma bu geldi... 

 Çizgi roman tekniği açısından ise, Delisle’nin günlük hayatın içinde mırmır takıldığı kareleri, her şeye ciddiyetle eğilmiyor oluşunu sevdim. Benzer ülkelerde bir süre yaşamış biri olarak o sıkıcı otel hayatını filan epey gerçekçi anlattığını söyleyebilirim. Genel olarak keyifle yazılmış bir kitap; iç karartıcı değil, Kuzey Kore'nin aksine.. 

Karamazov Kardeşler : Hayaldi, gerçek oldu : Bitti. 

 Bir değerlendirme yazmak istiyorum sonra... 

 "alyoşa’nın kabullenişi ya da sevme gücü, ivan’ın inkarı ve gururu, mitya'nın bedeninin bağışladıkları ve ruhunun coşkusu babaları fyodor pavloviç'te birleşmiş ve düşkünleşmiştir ; smerdyakov’da, yani gayri meşru oğulda, uşak kardeşte, alçalmış ve parçalanmıştır. karamazov ruhu, karamazov yaradılışı şartlar ne olursa olsun hayatiyet ve dayanma gücü taşır." r.p blackmur 

Sesin Rengi : Barthes müthiş bir adam, çok derin ve aynı zamanda duygularını da rahatça açabilen bir göstergebilimci. Bu söyleşilerden aklımda kalan ilk şey, esasen, arzu'nun moderniteden kovulmasına itiraz olacak. Bazı söyleşiler fena zorladı beni, bazıları ise muhteşemdi. 

 "Belli bir tarihsel durumda bütün aydınlar sınıfı -eğer savaşmıyorlarsa- potansiyel olarak dandidir." 

 "Roland Barthes için yaşama elverişli yer farklı değerlerle temsil edilir. Örneğin rahatlık, bir yapıya sahip olma, yazmaya olanak verme, anarşist yani hiyerarşiden arınmış olması, herkesin arzusunun birlikte var olabilmesi ve son olarak alışkanlık ile sürpriz arasında bir denge sağlaması." 

 "Amatör kavramı çok önemli. Amatörün durumunun olağanüstü faydası imgesel narsisizm içermemesidir. Amatör olarak bir çizim veya boyama yaparken imago ile yani bir çizim veya resmi yaparak kendimize dair vereceğimiz imge ile ilgilenmeyiz. Dolayısıyla bu bir özgürleşme, neredeyse uygarlıktan özgürleşmedir. Fourier tarzı bir ütopyaya dahil edilebilir. Varlıkların başka varlıklarda uyandıracağı imgeyle ilgilenmeden hareket edeceği bir uygarlık." 

 "Sözümüz özellikle uluorta konuşurken ağzımızdan çıktığı anda teatraldir." 

 Lacan ve Barthes şöyle düşünüyor: Insan simgeseli oluşturmaz, simgesel insanı oluşturur. Insan dünyaya dahil olduğunda zaten var olan simgeselin içine girer, simgesele girmezse insan olamaz. 

 "Kendimizi sıfatlarla düşünemememizin yanı sıra bize uygulanan sıfatları da asla doğrulayamayız. Bunlar bizi dilsiz bırakırlar." 

 "Dolaşı arzu'nun seyahatidir. Kendi arzusuyla ilişkili olarak tetikte, arayış durumunda olan bedendir. Ayrıca dolaşı karşılaşmaya "ilk kez"e vurgu yapan bir zamansallıktır. Sanki ilk karşılaşma işitilmemiş bir ayrıcalığa sahipmiş gibi : Her türlü tekrarın dışında olma ayrıcalığı." 

 "Fransa'da bugün etrafıma baktığımda asıl meselenin baskıdan ziyade keyif dürtülerinin eksikliği olduğu izlenimini ediniyorum. Psikanalizde buna 'arzusuzluk' -aphanisis- denir." 

Atomic Habits: An Easy & Proven Way to Build Good Habits & Break Bad Ones Atomic Habits: An Easy & Proven Way to Build Good Habits & Break Bad Ones Artık efsane olmuş bir kitap. Bildik motiflerle ilerlese de pratiğe dönük kısımlar çok iyi. Son kısım epey bir eklenti kalmış, ama olsun. Okuması zevkli. Ben herkesin çok yararlanacağını düşünüyorum, tabii irade varsa... 

Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır : Bitirdim ama hiçbir şey anlamadım. Kristeva'nin erken döneminde yazdığı bir kitap bu sanırım... Havali olsun diye mi nedir, karmakarışık ifadeler, ve hızla geçilen değerlendirmeler. Çeviri de iyi halbuki... 

Söyleşiler : Nuri Bilge'nin esasen bir filozof olduğunu düşünüyorum artık... İnsan denen muammaya kafa yoran herkesin onun filmlerini izlemekle yetinmeyip bu söyleşi kitabını da okumasını öneririm. Yaşamın ve ruhların gri alanlarına odaklanmış biri NBC; gerçekçi, anlama odaklı ve samimi bir sanatçı. 'Düşüncelerini bir çekiç darbesi gibi kesin ve net söylemek zorunda olmayan' biri. 

 Notlar : 

 Kadınların zaaflarına, feminizme bakışına dair bölümü özellikle beğendim. 

 "Bütün güvenilirlik, rahat bir vicdan ve gerçeğin bütün kanıtları sadece duyular aracılığıyla elde edilir". Nietzsche. 

 Kim Ki Duk : Arirang, Taylandlı A Weerasethakul, Drejan Omirbaev, Tsai Ming-liang. 

 Pire Dayı ot biçerken yorulduğu anda kendini tarlaya bırakıvermiş gibiydi. Tam anlamıyla hak edilmiş bir uyku gibi görünüyordu. 

 Fatih Özgüven'in Kış Uykusu'na dair yazısı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fa... 

 Çehov : Karım, Yolda, İyi İnsanlar. Karakterler : Dimov, Astrov. 

 Brendel'in Schubert yorumu. https://www.youtube.com/watch?v=Il6-l... 

 Kapadokya : The name derives from Old Persian and means either "land of the Ducha/Tucha" or "land of the beautiful horses". 

Bilgi Üzerine Üç Söyleşi : Cok sevmedim bu kitabı. Çeviride çok fazla Öztürkçe kelime kullanılmış, bir bölümünü anlamakta zorlandım. Hoşlanmıyorum böyle şeylerden ya.. Herkesin anlayacağı gibi çevir işte! Söyleşiler de bana pek hitap etmedi, dağınık geldi. Oysa ne kadar hevesli başlamıştım... Tümünü de okumadım zaten, bıraktım... 

Turgut Uyar ve başka şeyler: A'dan Z'ye Bir Konuşma : Bugün sabahtan beri okuyorum.. Yarım kalmıştı, bitirdim. Orhan Koçak'a dair hemen her şey gibi bu da çok güzel... Felsefe de var içinde, anılar da... Bir söyleşi kitabının nasıl olması gerektiğine dair çok iyi bir örnek. 

 Bir denizin yanında nedir ki bıyıkları ve saçları dökülmüş bir adam 

Kriton : Önsöz orijinal metnin iki katıydı ; buna takılmazsak, Kriton'da Sokrates'in devlet ve şehir yönetimindeki kurallara ne kadar önem verdiğini görüyoruz. Sosyal kontrat odaklı bir argumantasyon var. Ben ikna olmadım, ama hayatıyla düşüncelerini bu denli tutarlı götürmüş bir insan olarak, Sokrates'i takdir ediyorum. Hegel Felsefe Tarihi'nde Sokrates'in savunmasını yasalar bağlamında çok güzel eleştiriyor; özetle şöyle : "Madem yasalara bu denli bağlıydı, o halde suçlu bulunmasına da rıza göstermeliydi, çünkü legal olarak bu sonuç çıktı. Cezasını üstlenseydi hem yasalara hem karara boyun eğmiş olurdu. Burada ise tam tersine Sokrates halkın gücü önünde boyun eğmeyi ve küçük düşmeyi kabul etmemiştir, çünkü cezasında indirime gitmek istememiştir." 

 Bu diyaloglarda Sokrates'in ölümüyle ilgili kısım şöyle okunmalıymış : 

 Euthyphron, Sokrates'e karşı dava açılmasını; Sokrates'in savunması, Sokrates'in yargılanma aşamasını; Kriton, Sokrates'in ölümünden hemen öncesini; Phaidonise ölümünü anlatır. Dolayısıyla bu diyaloglar bir bütündür, yukarıda belirttiğim sırayla okunursa apayrı zevk alınabilir. 

An Introduction to Feminist Philosophy An Introduction to Feminist Philosophy Okuduğum en iyi giriş kitabıydı. Yazar hem kimsenin hakkını yemeden tarihsel olarak fikri ilerletmiş hem de gayet eleştirel bir bakışı koruyabilmiş. Açık seçik ve anlaşılır bir dili var. Çok beğendim. 

Sokak Kadınları : J dışındakilerin anlattıklarını okumaya değmez. Eski bir kitap tabii, zamanında etkili olmuştur, ama artık değmez okumaya.. 

Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan : Bitirdim. Kısa bir kitap, ama okumam biraz uzun sürdü. Roudinesco Lacan'ı sevgi dolu, ama gayet nesnel bir şekilde ele almış. Özellikle son dönemine dair eleştirileri oldukça sert. 

 Notlarım şöyle : 

 ... psikanalizi felsefe tarihi içine yerleştirdi. 

 ... halk sağlığı alanına gerçek bir ilgisi vardı. 

 ... Freud kadar Darwinci olan Lacan... 

 Lacancı perspektiften ayna evresi ruhsal, hatta ontolojik bir operasyona dönüşüyor, insanda varlığı da bu operasyon sayesinde kendi benzeriyle özdeşleşerek oluşuyordu. 

 ...özne-ben'in işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi. 

 ...böylece fenomenolojide temellenen varoluşçu bir özne anlayışından sıyrılarak, öznenin haberi olmadan kendisini belirleyen simgesel bir işlev içerisinde, yani dil içerisinde oluştuğu düşüncesine dayanan yapısal bir bakış açısına geçiyordu. 

 Ona göre cehennem başkaları değildir, çünkü kimliğe ulaşmak Yasa tarafından dolayımlanmış bir başkasıyla ilişki kurmayı varsayar daima. 

 Foucault, 1981'de Sarte ve Lacan'ın bir yerde "birbirlerine alternatif" iki çağdaş olduklarının altını çizer. 

 Sürekli olarak kendinin buluşu olan bu üç öğeyi gündeme getiriyordu : imgesel, simgesel, gerçek. 

 Hakikatin hiçbir zaman bütünüyle söylenemeyeceğini, yoksa ortaya bir saydamlık diktatörlüğü çıkacağını biliyordu. 

 O yıl felsefe tarihinin en güzel metinlerinden birinin muhteşem bir yorumunu sundu : Platon'un 'Şölen'iydi bu. 

 Klinik bakış açısından ele alınırsa kaygı, hastalık şeklinde yaşandığında, özne ancak bu travma yaratan gerçekten kendini ayırıp hayal kırıkılığına kaynak olan eksiklik dehşetine karşı mesafe alabilrse kaygıyı aşabilir. 

 Fredu'un özgürlük teorisinin temeli budur zaten : kaderin varlığını kabullenip ondan sıyrılabilmek. 

 Psikanaliz bir bilim değil, insanlık durumunun felsefi bir antropolojisidir. 

 Bir keresinde dağda geçirdiği tatilden hoşnut kalmayınca şöyle demişti : "Kış sporları orta sınıfın yaşlıları için bir tür toplama kampı". 

 Ölümünden sonra en Lacancı gazete olan Libération onu çok güzel uğurladı : "Herkes gibi Lacan da ölü taklidi yapıyor". 

The Ballad of the Sad Café and Other Stories The Ballad of the Sad Café and Other Stories The best atmosphere ever created in novels. 

Hoşgör Köftecisi :  Orhan Veli öykücü olarak da müthiş bir yazarmış. 

Kızgın Ova : Daha iyi bir hikâye kitabı okumadım. 

Emmanuel Levinas ile Söyleşi: Yüz Fenomenolojisinden Kopuş Felsefesine, 1983-1994 : Talmud ve devamını okumadım artık.. Bu kadar metafizik (meta-etik) felsefe bana fazla geldi. 

 Esasen Varlık ve Zaman'a bir cevap gibi geldi bana hocanın felsefesi. 

 Söyleşilerde ilgimi çeken bölümler aşağıda. Tümü alıntı. 

 Mantığa karşı olduğumu söylemiyorum ama bunlar matematiksel olmayan küçük uzantılardır ve insan topluluğunun varlığını gerektirir. 

 Felsefe Heidegger'in düşündüğü gibi varlığı unutmuş ve ontolojinin anlamını yitirmiş midir yoksa Levinas'in düşündüğün gibi İyi'yi unutmuş ve anlamını yitirmiş midir? 

 'Olmaktan başka türlü'den Batı felsefesinin temellerini sorgulayarak 'Düşünmekten başka türlü'ye geçilir, buna 'meta-etik' adı verilebilir. 

 Levinas Platoncudur ; varlığın ötesindeki bu İyi'yi bizzat felsefenin temeline yerleştirir. (Ben Aristocuyum H.) 

Yabancı Yabancı **spoiler alert** Beni çok etkilemedi, ancak, yazıldığı dönem için ileri bir metin olduğunu hayal edebiliyorum. Mahkeme sahnesi Karamazov'daki Mitya'nın yargılanmasından esintiler taşıyor gibi geldi bana. Bugüne Marie, o güzel tasvirler, ve sessiz, sakin anlatım kalmış sadece... Papaz ile tartışması çok kötüydü, diskur doluydu. Bana kalırsa vakit harcamaya değmez, ama o kadar kötü de değil. 

Okuyucu : Baştaki bazı kısımlarını bir miktar beğendiğim için devam edip tamamladım. Sonlara doğru iyice 'büyük hesaplaşma' kitabına dönüştü, ve çok sarktı. Yazarın dikkatli, özenli, ve matematiksel üslubu (buraya bir psikolojik analiz, şuraya bir betimleme) derinde bir yerlerde beni rahatsız etti. İnandırıcılığı sıfırdı bana göre. Çok iyi bir öğrenci kitabı gibi. Neden bu kadar beğenildiğini çözemiyorum. Roman bu değil. Olmamalı. 

On History: Tariq Ali and Oliver Stone in Conversation : Tarih Üzerine Söyleşi adıyla yayınlanmış bizde. Biraz kuşkulu yaklaşmıştım kitaba, "iki müzmin muhalifin mızıldanmalarıdır" herhalde diyordum, ama düşündüğümden daha renkli, koyu bir sohbet çıktı karşıma. Sonlara doğru sıradanlaşıyor gerçi.. Okuması zevkli, ama pek bir şey de elde etmiyorsunuz kitaptan.. 

Zaman Tüneli : Ciddi bir kısmını atladığım bir kitap oldu. İlk bölüm (yazarlık vs) haricinde ne yazık ki İngiltere ve Fransa dışındaki insanların pek dahil olamadığı konuları ele almış Fowles. O ilk kısım güzeldi; Harold Pinter'ın altını çizilmesini, Adsız Ülke'yi Fowles'un da çok beğeniyor olmasını sevdim. Kafka'yı ayrıntılı bir şekilde incelememesine, ve buna da kafayı takmamasına şaşırdım. Fowles çok 'İngiliz' geldi bana daha yakından tanıyınce. Açıkçası bu kitaptan önce ona hayrandım, şimdi biraz azaldı bu hayranlığım, neden bilmiyorum. Okuma deneyimi olarak, eğer (düşük bir ihtimalle) ilgilendiğiniz bir konuda yazdıysa güzel; diğer metinler ise çok fazla bilmediğimiz referanstan dolayı okunması zor metinler. 

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek : Muhteşem bir kitap. Çocuğu olan olmayan herkes okumalı diye düşünüyorum. Ben çok şey öğrendim; ve tümü de uygulanabilir şeyler. 

Çocuk Eğitimi (El Kitabı) Çocuk Eğitimi Çok güzel, çizimler filan da var. Okuması da kolay. 

Adam Smith'in Yemeğini Pişiren Kimdi? - Ekonomide Kadının Görünmez : Burası 'yarısına kadar okuyup elimden fırlattığım kitaplar' mezarlığı oldu. Bir sorun var, bende mi kitaplarda mı, çözemedim. Yani mesela bu kitap. İyi başladı, ilginç fikir... Ne var ki, ilerledikçe yazarın barutunun tükendiğini ve Post-Express'teki metinler gibi bildik anti-kapitalist, sol söylemlere geçtiğini görmek hayal kırıcı oluyor. İşte bu kolaycılık. Söylemlerde ciddi haklılık payları yok mu, var, ama bir kitapta da bunları okuyor olmak istemiyor insan; biraz çocuk yerine konulmuş hissediyor kendini. Her neyse. Önermiyorum, gerek yok. 

Şiir, Yahudilik Vesaire - Edebiyat, Kimlik ve Sosyalizm Üzerine Yazılar:   Yıllar önce okumuştum, güzeldir. 

What We Talk About When We Talk About Love : Çok güzel bir öykü bu. 

Cathedral :  

 The cathedral that the narrator draws with Robert represents true sight, the ability to see beyond the surface to the true meaning that lies within. Before the narrator draws the cathedral, his world is simple: he can see, and Robert cannot. But when he attempts to describe the cathedral that’s shown on television, he realizes he doesn’t have the words to do so. More important, he decides that the reason he can’t find those words is that the cathedral has no meaning for him and tells Robert that he doesn’t believe in anything. However, when he takes the time to draw the cathedral—to really think about it and see it in his mind’s eye—he finds himself pulled in, adding details and people to make the picture complete and even drawing some of it with his eyes closed. When the drawing is finished, the narrator keeps his eyes shut, yet what he sees is greater than anything he’s ever seen with his eyes open. Carver isn’t specific about exactly what the narrator realizes, but the narrator says he “didn’t feel like he was inside anything”—he has a weightless, placeless feeling that suggests he’s reached an epiphany. Just as a cathedral offers a place for the religious to worship and find solace, the narrator’s drawing of a cathedral has opened a door for him into a deeper place in his own world, where he can see beyond what is immediately visible. 

Çizgilerle Felsefe : Düşündüğümden daha iyi çıktı bu çizgi-felsefe kitap. Birkaç not... 

 Tanrının varlığı olumsaldır. Olumsal, söz konusu varoluşun 'zorunlu/gerekli olmadığı' anlamına gelir. 

 Plotinus'taki teslis şudur : Beden, ruh, ve zihin. 

 Plotinus'tan önce Hıristiyanlık'ta teslis diye bir şey yokmuş. 

 İsa: "İnsanın olanaklarını göstermek için yaşadım ben." 

 İsa insanlara yeni bir ahlak öğretmeye çalıştı esasen. 

 Töz kendiliğinden özne olan şeydir; bir önermenin öznesi. Örneğin "Pedro rasyonel bir varlıktır" cümlesindeki Pedro 'töz', rasyonel varlık ise 'öz'dür. 

 (Yazarın yorumu) İslam bugün neyse başlarda da oydu: Herhangi bir şüphe, muhalefet kabul etmeyen fanatik ve hoşgörüsüz bir din. 10. ve 11. yüzyıl hariç. 

 Ibn-i Sina akıl yürütmenin yasak olduğu Avrupa'da Büyük Aristo'ya hayat verdi. 

 İroni ve mizah ustası, havalı, İsa karşıtı Voltaire'den güzel laflar, aşağıda.. 

 Kant öldüğünde bakirmiş. Saf Aklın Eleştirisi'ne 15 yıl vermiş. En önemli sorusu şu süper soru : Sentetik (bilgi veren) a priori (deneyim öncesi) bilgi var mıdır? 

 "Şu ırk bu ırktan daha iyidir" diyen ilk filozof Fichte olmuştur. 

 "Erkekleri daha iyi tanıdıkça köpekleri daha çok seviyorum." Alman kadın filozof Madame de Stael. 

 Feuerbach çok önemli Marx üzerinde. Hegel diyalektik ama idealist bir düşünce yapısındaydı. Feuerbach ise metafizik ama materyalist düşünüyordu (Hegel'i Tanrıyı idealize edip insansızlaştırdığı için eleştiriyordu). Marx her ikisinden de birer tohum alarak teorisini geliştirdi: Diyalektik materyalizm. Yani dünyanın materyalist ve diyalektik bir yorumlaması. 

 Şu tartışmada derinleşmeyi planlıyorum : "Bir bilimsel yasa doğrulanamazsa metafizik bir önerme haline gelir." Popper bunu kabul etmez ve şöyle der : "Metafizik bir önerme de bilimsel yöntemle doğrulanabilir; varsayımsal-tümdengelim yöntemi ile." 

 "Dua, insanların dertlerinden uzak, kendi yalnızlığında dinlenen Tanrı'yı rahatsız etme saygısızlığıdır". Karl Jaspers. 

Ikigai: The Japanese Secret to a Long and Happy Life / The Little Book of Lykke / Lagom: The Swedish Art of Balanced Living Ikigai: The Japanese Secret to a Long and Happy Life / The Little Book of Lykke / Lagom: The Swedish Art of Balanced Living Average. 

Matematikçi Portreleri : Matematik Dünyası dergisindeki makalelerin toplamı. 

 Aralarda birden Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan şiirler çıkıvermesi bana çok anlamsız geldi; bağlamdan kopmama sebep oldu bunlar. "Neden ki??" diyesi geliyor insanın. Samimiyet dozunun bazen iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Yine de zevkle okudum. 

 Riemann, Paul Erdös, Gauss ve Serge Lang'a daha detaylı bakacağım. Leonhard Euler ise bir efsane zaten. 

 Aklımda kalacak cümle ise sanırım şu olacak: Herkes çocukluğu kadardır. 

Normal İnsanlar : Çok kötü. 165. sayfaya dek ciddiyetle okuyup sonrasında scan ettim. Berbat. 

 Birçok insanın hayatı, diye içinden geçirdi Marianne, bir başkasıyla bu kadar yakınlaşamadan geçip gidiyor. 

 Onu mutlu etmek Connell'in elinden geliyordu. Para ya da seks gibi ona verebildiği bir şeydi bu. 

 Adı paraymış bunun. Dünyayı gerçek kılan madde. 

Zor Sevdalar : Yarısını okudum. Sıkıyor beni Calvino. 

Varoluşçular Kahvesi : Çok beğendim. Okuması müthiş zevkli bir kitap ; espritüel, objelerle, fikirlerle mesafesini çok iyi ayarlayan bir yazar. En beğeniyle okuduğum felsefe kitaplarından biri. Kimi kısımları copy/paste olmuş ve hızlı geçilmiş, özellikle Anglo-Sakson tarafları, yine de totalde çok başarılı yazılmış bir kitap. 

Combray - Swann'ların Tarafı : Üstadın külliyatını okuyamayacağımı bildiğim için (denedim, olmadı) zamanında teselli kabilinden bunu almıştım. Tabii ki hemen okunuyor, ama şu var : Çok güzel çizilmiş, özetlenmiş, romanın edebi ruhu -olabildiğince- korunmuş bir çizgi roman. Çok beğendim. Diğerlerini de alayım dedim ama tükenmiş maalesef. 

Tartışmalar : Daha önce hiç Borges okumamıştım (evet, utanç verici). Gençken yazdığı deneme, makaleler toplamı bu kitap. Önemli bir kısmı ilgimi çekmedi, çünkü o dönemki Latin Amerika meselelerini filan anlatıyor. Felsefe ve Walt Whitman ile ilgili olanlar hoşuma gitti. 

Conversations with Zygmunt Bauman (Polity Conversations) : Kitabın çoğunu tarama yöntemiyle geçtiğimi söylemeliyim. Düşündüğümden daha geveze, çok bildik fikir ihtiva eden ve beni tatmin etmeyen bir kitaptı. Ne kadar çok Levinas atfı var! Dönüp onu okumak daha iyi olacak. 

 《"Tanrı parçacığı" Zygmunt Bauman'ın Levinas okuyuşunda fark edilir biçimde eksik. Bauman dini ontolojik güvenlik arayışının bir parçası olarak görüyor.》 

 "Ahlak ontolojiden önce gelir." Levinas. 

 "Yoksullar zenginlerin zalimane standartlarının hakim olduğu bir dünyada yaşıyorlar ve bu sizin düşündüğünüzün aksine yoksulları gerçeği bütün açıklığıyla söylemekle sahip olabilecekleri küçücük bir şanstan mahrum bırakmakla kalmayıp incinmeye aşağılanmayı ekliyor. Burada Richard Sennett'in 'sınıfın gizli yaraları' ifadesini de unutmayalım." 

Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim! : Hasan Cemal'in özelliği nedir hiç anlayamadım, 12 yaşımdan beri. Düşünceleri bana yakın biri olsa da durum bu. Bu kitabı fena bulmadım yine de. HC hakkındaki fikirlerim bir tık pozitif oldu. Öte yandan, onun sinsirella, ve birçok şeyi saklayan biri olduğuna dair düşüncem değişmedi. Cumhuriyet'teki bu krizi vakti zamanında bizzat boykota katılmış bir okur olarak çok iyi hatırlıyorum. Şimdilerde pozisyonum tam aksi olurdu! Zaman böyle bir şey... Aldığım notlar : 

 Mustafa Kemal milli inkılabı, İnönü demokrasi inkılabını yaptılar. Özal ise liberal inkılabı yapıyor (Yabancı bir prof). 

 Atatürk'ün lugatında Batı demokrasisi yoktu, demokrasi yoktu ; çağdaş uygarlık vardı (İ.Selçuk'un kendi 'Batı düşmanlığına' dair güzel bir gösterge-sözü). 

Paris Yazıları Paris Yazıları Son kısmı güzeldi. Özellikle Picasso, Dali ve Sartre'dan bahsettiği, kendi fikirlerini uzun uzun yazdığı kısımlar. Bunlar okunsa yeter sanıyorum. Picasso'nun geçmiş bütün sanatları kucaklamaya çalıştığına dair iddiası ilginçti, hoşuma gitti. 

Kişisel Bir Sorun : Annemde Üç Gün'den bu yana okuduğum en iyi roman. Sonra detaylı yazarım belki kitap hakkında.. Son 30-40 sayfası biraz zayıflamıştı, buna rağmen öncesi o kadar o kadar güçlüydü ki şaşkınım. 

Biricik Hikaye : Bitiremediğim bir kurgu eser daha... Akıl vermelerle dolu, 'imbikten geçirilmiş cümleler' kurmaktan kaçınamayan bir yazarın gayet enerjisiz romanı. Birkaç güzel laf yok değil, ama değmez. 

İzmir Postası'nın Adamları : Büke'nin sanırım ilk kitabı bu. Beğendiğimi hatırlıyorum, herhalde Pakize Barışta çok övdüğü icin okumuştum... Yine de, takip etme isteği uyandırmamıştı bende.. 

Roman Gibi : Okuması zevkli değil. Gereksiz detaylarla dolu; üslubu kuru ve didaktik. Yarısında bıraktım. 

Ve Günler Yürümeye Başladı : Bazı kısımlardaki meseller çok güzel. Genel olarak okuması rahat ve eğlenceli bir kitap. 

Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi : aslında yarıda bıraktım. sıkıldım. arka kapaktaki yazı çok güzel ama.. 

Turkey: A Modern History : Askerde Ingilizce'den okumuştum. Muhteşem bir giriş kitabıdır. 

Sözden Kalanlar : Başta biraz tekrar olsa da sonra uçuyor söyleşiler, çok beğendim. 

Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence  :  http://www.altinicizdiklerim.com/ diye bir site buldum. Burada 200-300 sayfalık kitapların 30-40 sayfalık 'alıntı özetleri' var. Yani, okuyan kişinin uygun bulduğu alıntılardan oluşan metinler. Öznel yorumlar yer almıyor. Oturup da okumayacağımı bildiğim, ama ilgimi çeken kitapları buradan bulup okuyorum (uzun bir makale gibi esasen). Marcus'un kitabı da onlardan biri. Düşündüğümden daha nesnel anlatmış PKK'yı, özellikle Öcalan'ı. Nedense basında okuduğum yorumlardan aklımda biraz pro-PKK kalmış bu kitap; ama öyle değil. 

Güzel Tehlike : Çok kısa bir kitap, hemen okunabiliyor. Bana pek de kıymetli gelmedi bu söyleşi, ama Foucault'nun samimiyetini sevdim. 

 Yazı ve yazma deneyimi hakkında konuşuyor. Bir filozof olarak iktidar peşinde değil, bu hoşuma gitti. 

 Angaje bir düşünürün 'halının arka yüzünden' söz etmesine pek sık rastlanmıyor. 

 "XIX. yüzyılda selâmet yerini sağlığa bırakmış, ve doktorlar rahiplerden bayrağı devralmışlardır." 

Alice Yatakta : Susan ablanın fikir yazılarına hayranım; öte yandan, kurgusu çok kötü, çok karışık... Ne diyor, anlamak mümkün değil. O da kitabın son kısmına Attila İlhan'ın 'Meraklısına Notlar'ı gibi bir açıklama koymuş zaten. Entelektüellik şovuna dönüşen bu tür şeyleri sevmiyorum. Oyun bir ara parıldar gibi oldu, sonra yine anlaşılamazlığına geri döndü. 

Hepimiz Yamyamız : Nerdeyse bir oturuşta bitirdim. Makalelerin bir kısmı muhtesem, onları işaretledim. Bir bölümü ise o denli ilgi çekici gelmedi bana. Üstadın bakış açısını anladım, başka kitaplarına da bakacağım. Comte'un fütürist bir dahi olduğunu bilmiyordum. Hoca'nın Montaigne'e benim de verdiğim önemi verdiğini görmek hoşuma gitti. Çevirisi harika, çok beğendim. 

Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Evlilik : Bitirdim. İsmi kötü seçilmiş, ama güzel kitap. Kristeva'yı sevdim. 

 "Fonagy, erojen bölgelere bağlı itkilerin ünlü ve ünsüz harflerin oluşumuna katkılarını saptamış ve bunları tanımlamıştır." 

 "Hiç kimse kendini herkesle barışıkmış gibi görünen bir insan kadar iyi saklayamaz." 

Cinsel Olan Politik midir? : Güzel, beğendim. Zizek'in özellikle LGBT hareketine bakış açısını, liberal nefretini iyi açıkladığı yazılar var bu kitapta. Şalcı Bacı diye bir kadın "şapka giymediği için" asılmış 1920'lerde, ilk defa duydum bunu. 

Conversations with Jean-Paul Sartre : Ortadaki feminizm kısmı hariç bence oldukça geride kalmış fikirler içeren bir kitap, okumaya degmeyebilir. O feminist kısım da sadece Simone'un sorulari için okunabilir. Camus'un Ikinci Cins'i ağır eleştirmiş olması beni çok şaşırttı ayrıca... 

Ecinniler: Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar : Heyecanla almıştım bu kitabı. Elif Batuman'ın New Yorker'daki birçok makalesini de severek okumuştum; üslubunu tazeleyici buluyorum. Öte yandan, kitabın en az yarısı çok sıkıcı. Kalan kısım fena değil.  Son kısmı iyiydi. Puşkin : Erzurum'a Yolculuk. Kişisel çıkar ve atalet hapishanesinden tek çıkış yolu olarak gördüğüm bol bol hata yapma dürtüsü, ona bencilliğin bir biçimi olarak görünüyordu.

"Ben seni metafizik eksikliğini tedavi edemem".

A'dan Z'ye Edip Cansever : Fena değil, ama daha iyi bir şey beklerdim konu Cansever olunca.. Şairin poetikasına giriş çok eksik kalmış, daha çok hayatıyla ilgili şeyler.. Başlangıç kitabı olarak okunabilir. 

Eleştiri Yazıları 1 : Adnan Benk kıymeti daha da çok bilinmesi gereken müthiş bir eleştirmen-miş. Bu iki cilt var bende, ilkini okumuştum. Biraz eski kalıyor konular, ama yine de ilginç kısımlar var. 

Savaş ve Barış : Bu dev ama çok uzun eseri okuyamayacaklarını düşünen meraklılar için harika bir ara çözüm. Çok kaliteli bir çizgi roman. Sonunda güzel bir özet de var. 

Sınıf, Etnisite ve Kimlik : güzel kitap, beğendim. tümünü okuyamadım, uzaklaşmışım bu konulardan, ancak, marksizm'in etnik meseleye nasıl baktığını iyi özetlemiş yazar. 

Collected Stories : I read only "A small, good thing", and I am really disappointed with the final part of it. Unrealistic, religious, and forced. 

A'dan Z'ye Felsefe : Tümünü değil de ilgimi çeken maddeleri okudum. Gayet anlaşılır, okuru yakalayan samimi bir üslupla yazılmış. Ben yararlandım. 

Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders : Gecen yıl okumuştum. Gazete yazılarından oluşan, yine de anlaşılması biraz çaba gerektiren bir kitap. Kuantum vs... 

Mühürlenmiş Zaman : Üstadın kendini bir nebze olsun açıkladığı kitap.. Sinema ile şiir bağlantısı kalmış aklımda.. 

Yaratma Cesareti : Aduio olarak 'okudum'. Güzel, zorlayıcı kısımları var, kitap olarak okumak daha dogru olacaktır. 

A Confession : Bana biraz Tolstoyun viyaklamaları gibi geldi (Allah affetsin). Varoluşsal bunalımları, Tanrı vs.. 

Hay Hak! Söyleşiler : Bitti. Kimse kimseyi dinlemiyor. Çok şey öğrendim; zihin açıcı birçok referans, atıf var. 

Edebiyat Anılarda Yaşar : Seviyorum bu anı kitaplarını.. güzel, fena değil.. biraz karışık kuruşuk ama normal belki de.. 

Zurich International Chess Tournament, 1953 : Amazon'dan sipariş ettiğim ilk kitap. Dili, anlatımı ve analizleriyle müthiş bir eserdir. 

Konuşmalar : Özellikle Nazım'ı ve 1920-1970 arası Türk şiirini anlamak için çok değerli bir kitap. 

Attilâ İlhan'a Edebiyat Dünyasından Mektuplar :  Gümüşlük'teki Nejat İşler'in cafesinde ikinci el olarak buldum. Okumaya değmez. 

Geleceği Eskitmek: AKP ve Türkiye Geleceği  Müthiş bir kitap. Ahmet Çiğdem kıymeti bilinmemiş bir insan. 

Conversations with Friends : Although its some parts are a bit weak, a strong first novel. 

Güneşte : Türkçe şiirin doruk noktasına ne bir yorum ne bir değerlendirme yazılmış! Peh.. 

Sylvie (La Petite Collection) : Fragmanlar haline ilerliyor. Tasvirler boğdu beni biraz. 

Total Immersion: The Revolutionary Way to Swim Better, Faster, and Easier : Yıllar once okuduğum çok iyi bir yüzme kitabı. 

Eleştiri Yazıları 2 : 50'lerde yazılmış müthiş değerli eleştiriler.. 

On Photography : Nasıl atlamışım? Müthiş bir kitaptır. 

Felsefenin Kısa Tarihi : Bence felsefeye en iyi giriş kitabı 

Camera Lucida: Reflections on Photography : Bir klasik. 

Annemde Üç Gün : My favourite novel. 

Bunu Herkes Bilir: Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar : Yorum yazabilmek için "okudum" diye işaretliyorum. 30. sayfa civarı bıraktım. 

 Emrah hoca çok hızlı konuşan bir insan, eyvallah. Ancak, bir metin, özellikle bir tarih metni 'hızlı' olarak yazıldığında, yani kendi iç ritmi açısından, okunması çok güçleşiyor. Oradan oraya zıplamalar, iç sesini bize yansıtmalar, samimi bir metin oluşturma adına dağılmış bir konu... Hiç beğenmedim ya.. Odaklanamıyor insan. Beğenmediğim için de üzüldüm açıkçası, epey hevesle almıştım bu kitabı. 

Chess Fundamentals : A Primer of Chess : İlk kısmı daha güzeldi; oyunlarının olduğu bölüm biraz sıkıcıydı. Zaten esasen biraz da aşılmış durumda Capa artık... 

Bir Kapıdan Gireceksin: Türkiye Sineması Üzerine Denemeler : Makaleler toplamı. Fena değil. 

Entelektüelin Kutsal Kitabi : Süper detaylar içeren, sanıldığından çok daha iyi bir kitap. 

Monsieur Papa (Ldp Litterature) (French Edition) :  Çocukluğumun unutulmaz kitabı. Neşeyle okuduğum ilk kitap. 

Ateşle Oynayan Kız  (Millennium, #2) :  Zaaflarına rağmen sevmiştim. Naif bir roman. 

Kırk Oda : Türkçedeki muhtemelen en iyi hikaye kitabı. 

Stres ve Başaçıkma Yolları : 1988'de okumuştum o zaman çok etkilemişti beni. ...more 

Savaş, Devrim ve Uluslaşma: Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928) : Zurcher'leri girmemişim.. Bu da çok iyidir. 

Milli Mücadelede İttihatçılık : Zurcher'in sağlam kitaplarından biri.

Goodreads'teki Kitap Değerlendirmelerimin Tümü - 1. Kısım

Edebiyat Dersleri, Julio Cortázar

Cortazar'ın hayranı olarak heyecanla giriştim bu kitaba. Fena da değil ; ne var ki çok uzun anlatılar, hikayeler söz konusu. Tüm bunlar da normal; sonuçta gerçek derslerin dökümleri bu metinler. Soru-cevap kısımları ilgi çekiciydi, keşke daha çok olsaydı.

Cortazar'ın oyun kavramına bu kadar önem verdiğini bilmiyordum, Oğuz Atay da öyleydi. Ben kendi adıma oyunu gerçek hayatta çok sevsem de edebiyatta tuhaf buluyorum -ya da ilgimi çekmiyor diyelim.
Kitabı bir yerden sonra atlaya zıplaya okumaya başladım. Derslerin hemen tümü Latin Amerika edebiyatı üzerinden tartışılıyor. Cortazar bir hoca olarak nasıl tam çözemedim, ama inanılmaz kibar bir insanmış, belli. Nabokov'un edebiyat dersleri ile kıyaslamak doğru mu bilmem, ama gene de Nabokov'la başlamakta fayda var bu işlere...
***
Denemeler, Francis Bacon
Üçte birini filan okuyup bıraktım. Bana kattığı hiçbir şey olmadı. Montaigne'in denemeleri ile bunu kıyaslamak bile anlamsız. Rahmetli dedem kuru bir üslupla bana nasihatlarda bulunuyor gibi bir şey. Ne ilginç bir alıntı, ne hoş bir anekdot... Hiçbir şey yok. Hz Muhammet'in "(Hira) dağı bana gelmezse ben ona giderim" lafına dair Bacon'ın yaptığı istihza dışında aklımda da hiçbir şey kalmadı.
***
Denemeler, Michel de Montaigne
Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde - üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.
Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.
Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan...
O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."
"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."
Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.
Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.
Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.
***
Pyongyang: Kuzey Kore'ye Bir Yolculuk, Delisle
İlk defa bir Delisle çizgi romanı okudum; güzel, epey hoşuma gitti. Bir sonrakinde çizerin Burma’ya yaptığı seyahati okumayı düşünüyorum; amma değişik ülkelere gitmiş adam...
Bugün Beşiktaş'taki Arka Bahçe kitapevinden aldım, akşama bitti. Çizgi roman okumak zevkli ama hissiyat olarak biraz pahalımsı bir şey. Şöyle ki, hallice bir para veriyorsunuz ve bir-iki saat içinde bitiveriyor. Kitap iyi ama ; dışarıya feci halde kapalı bu ülkeye dair güzel gözlemler var içinde. Bana en ilginç gelenlerinden biri takvim sisteminin devlet başkanının doğumu ile başlıyor olması. Tam bir delilik. Diğeri de parti-devlet propagandasının yapıldığı levhaların pirinç tarlalarında dahi asılı olması. Türkiye de kurucu lider portre ve heykellerinde zirveyi yoklayan bir ülke, malum; aklıma bu geldi...
Çizgi roman tekniği açısından ise, Delisle’nin günlük hayatın içinde mırmır takıldığı kareleri, her şeye ciddiyetle eğilmiyor oluşunu sevdim. Benzer ülkelerde bir süre yaşamış biri olarak o sıkıcı otel hayatını filan epey gerçekçi anlattığını söyleyebilirim. Genel olarak keyifle yazılmış bir kitap; iç karartıcı değil, Kuzey Kore'nin aksine...
***
Okuyucu, Bernhard Schlink
Baştaki bazı kısımlarını bir miktar beğendiğim için devam edip tamamladım. Sonlara doğru iyice 'büyük hesaplaşma' kitabına dönüştü, ve çok sarktı. Yazarın dikkatli, özenli, ve matematiksel üslubu (buraya bir psikolojik analiz, şuraya bir betimleme) derinde bir yerlerde beni rahatsız etti. İnandırıcılığı sıfırdı bana göre. Çok iyi bir öğrenci kitabı gibi. Neden bu kadar beğenildiğini çözemiyorum. Roman bu değil. Olmamalı.
***
2020
Kara Güneş, Hilmi Yavuz
Hilmi hocanın makalelerinden oluşan biraz eski bir kitap. Meğer yıllar önce okumuşum bunu, ortalarda altını çizdiğim satırları görünce anladım. Hiç hatırlamıyorum oysa. Neyse, yeni bir okuma gibi oldu benim için.
Hilmi hocanın her kavramı tam bir netlik kazanana değin açıklıyor olması bazen bunalttı beni, ama genel olarak çok zevkle okuduğum, hiç düşünmediğim derin mevzulara el atan bir kitap oldu.
Şiir, felsefe ve edebiyatın hemhal olduğu tüm o güzel makalelere selam olsun; yine de onları bir yana bırakarak birkaç ilginç konuya odaklanmak, ve notlarımı paylaşmak istiyorum. Çoğu alıntı, aralarda benim yorumlarım var.
İlki 'Heidegger, Şiir ve Kutsallık' ile başlayan ilginç tartışma. Heidegger'in dil ile kutsallık arasında birlik arzusunun şiir aracılığıyla gerçekleşmesi olarak yorumladığı bir Hölderlin dizesiyle başlıyor konu. Dize de şu : "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözüm olsun benim!' Heidegger şiiri yanlış yorumluyor ve şöyle anlıyor "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözümdür benim!" Heidegger şiiri Hıristiyan ilahiyatı bağlamında okuyor. Şu var : Heidegger dizeyi böyle okumakla 'Varlık'ın dolayımsız kavranışının kutsal olanla söz arasında kurulan bağıntı ile gerçekleştiğini göstermek istemiş oluyor. Şurası çok önemli : Söz ve kutsal olan başlangıçta Bir'di; bu birliği yeniden ancak şiirsel söz kurabilir! Heidegger Hölderlin'i böyle anlıyor.
Peki İslam'da kutsal olan ile söz arasındaki bağıntı nasıl? Bu problematik de inceleniyor. İslam'da söz ile Allah arasındaki bağıntı Vahiy'le kurulmuştur: Heidegger'in Hıristiyanlık bağlamında yapmaya çalıştığı, İslam'da Vahiy'le kurulmuş olan Söz ve Allah ilişkisinin Hıristiyanlıkta şiirsel sözle kurulabileceğini ortaya koymaktır! Benim ilave etmek istediğim şu : Bunun sebebi de İncil'in doğrudan Allah kelamı olmayıp insan elinden geçmiş olarak bize ulaşmasıdır.
İkinci bir tartışma da 'Kur'an ve Roman' konusunda. Eagleaton Müslüman toplumlarda romanın ortaya çıkmamasının sebebi olarak (Edward Said'den yararlanarak) Kuran'ın 'baba' metin rolüyle sonraki metinlerin tümünü iğdiş etmiş olmasını gösteriyor. Yani tüm diğer metinler Kur'an'ın ilksel otoritesi altında kastrasyona uğratılmış şekilde varolmak zorunda kalmıştır. Said daha farklı bir şey söylemiştir oysa : Ona göre, Müslüman toplumlardaki İ'caz geleneği Kur'an'ın bütün diğer metinleri iktidarsız kılan bir tekilliğe sahip olmasına yol açmıştır. İ'caz basitçe Kur'an'ın sözsel muhteşemliği demek. Söz, söyleyiş ve anlam bakımından bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir. Akla gelen soru ise, bu geleneğin romanın önünü kapatırken neden şiiri etkilemediğidir. Bunu da ayrıca düşünmek gerekiyor.
Son notum yine Eagleton'dan : Rüya dili ile şiir dilinin 'bilinçdışının bir dil olarak yapılandırılması' bağlamında benzerliği.
***
Matematikçi Portreleri, Ali Nesin
Matematik Dünyası dergisindeki makalelerin toplamı.
Aralarda birden Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan şiirler çıkıvermesi bana çok anlamsız geldi; bağlamdan kopmama sebep oldu bunlar. "Neden ki??" diyesi geliyor insanın. Samimiyet dozunun bazen iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Yine de zevkle okudum.
Riemann, Paul Erdös, Gauss ve Serge Lang'a daha detaylı bakacağım. Leonhard Euler ise bir efsane zaten.
Aklımda kalacak cümle ise sanırım şu olacak: Herkes çocukluğu kadardır.
***
Matematik Belası Üzerine, Bekir S. Gür
Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri. Nesin Vakfı'ndan sipariş etmiştim. 1.5 günde bitirdim. Matematik felsefesini ele alan makalelerden oluşan, birkaç çok önemli matematikçinin de kısa ama güzel özetlenmiş biyografilerinin bulunduğu, bana çok iyi gelen bir kitap oldu bu.
Başlardaki "Matematik Belası" Üzerine adındaki makalelerde yer alan Avrupamerkezcilik karşıtı fikirlerde yazarın bir miktar ileri gittiğini düşünüyorum; daha dengeli ve anlama odaklı olabilirdi sanki. Doğu'ya matematiğe katkı konusunda hak ettiğinden daha fazla değer atfettiği fikrindeyim. "Matematikçi bir Cemil Meriç mi okuyacağım?" endişem boşa çıktı, sonrasını çok sevdim. Yazarın kavramları açıklayan, matematiğe yakın olmayan okuru da kapsamaya çalışan tarzı hoşuma gitti.
Çok sayıda paragraf ve cümlenin altını çizdim, hepsini buraya aktarmak zor bir şey; yine de kendimce en önemlilerini not etmek istiyorum :
Platonculuğun çekirdeğini matematiksel nesnelerin... bağımsız olduğu görüşü oluşturur.
Heidegger : Matematiğin niçin var olduğu? sorunu.
Aydınlanma düşünürleri, düşünceyle matematiği eşitlediler. Böylece matematik mutlak otorite haline geldi. (Bu da en sonunda otoriter bir zihniyete evrildi. H.S.)
Aristo, anasının (Platon) memelerini kuruttuktan sonra ona tekme atan bir taydır. (Cemil Meriç)
Dasein ile Descartes'ın düalizmi (düşünen özne versus üzerinde düşünülen nesneler) tamamen karşıt fikirlerdir. Heidegger'in Descartes eleştirisinin kökeni, modern dünyada her şeyin ölçüsünün hesapsal olana indirgenmesi ve bunun doğurduğu sorunlardır.
Leibniz 0'ı yokluk, 1'i ise Tanrı olarak yorumlamıştır. Yeni Platoncu ve sayısal gizemci öğretileri izleyen Leibniz'e göre her şey 1'den yani Tanrı'dan sudût etmiştir (taşmıştır).
Leibniz kimi yerlerde sonsuz işlemleri Tanrı'nın dahi yapamayacağını söylemiştir.
Descartes ve Kant gibi düşünürlerde felsefi ifadesini bulan Galileci bilim, doğanın ontolojisini yaşam-dünyasını oluşturan tarih ve kültürden bağımsız olarak bilimsel kuramlar yoluyla keşfetmeye çalışır.
Araştırılacak / okunacak : Öklid geometrisi ile Lobatchevsky geometrisi farklarına bakılacak + Hadamard'ın "Matematiksel Alanda İcadın Psikolojisi" kitabı okunacak.
***
Combray - Swann'ların Tarafı, Adaptation graphique by Stéphane Heuet
Üstadın külliyatını okuyamayacağımı bildiğim için (denedim, olmadı) zamanında teselli kabilinden bunu almıştım. Tabii ki hemen okunuyor, ama şu var : Çok güzel çizilmiş, özetlenmiş, romanın edebi ruhu -olabildiğince- korunmuş bir çizgi roman. Çok beğendim. Diğerlerini de alayım dedim ama tükenmiş maalesef.
***
Kaygının Anlamı, Rollo May
Son derece değerli bir kitap. İçerikteki meselelerin bir kısmını biliyordum, bir kısmını ise yeni öğrendim. Kierkegaard ve Pascal okuyacağım; ayrıca Sullivan da çok önemli bir isim, bunu anladım. Rönesansla beraber dinden uzaklaşıp bireyleşen modern insanın daha kaygılı bir hayata mahkum kalması önemli bir konuydu, oralardan epey bir şeyler öğrendim. Kapitalizm ve rekabet tabii zaten bilinen bir şey bu bağlamda. Kaygının sıfırlanması da iyi değil, çünkü ileri götüren bir motor aslında dengeli tutulabilen bir kaygı. Tabii kaç kişi bunu başarabiliyor, o da ayrı mesele... Fazlası ise psikoza sebep oluyor, kötü. İğdiş edilme denen nanenin ne olduğunu en sonunda anladım : Kendini yetersiz hissetme duygusu, esasen. Kaygıyla nasıl baş edebiliriz peki? Çalışarak, iş yaparak, üreterek ve farkındalığımızı arttırarak. Zor işler...
Fromm'un tespitleri de çok önemliydi; May'in büyük saygısı var bu isimlere.
Çevirmenin ismini kapağa koymamışlar, yayınevine mail atarak bu durumu protesto ettim. Çeviri fena değil, baskı da özenli sayılır.
***
Fullmetal Alchemist, Vol. 1, Hiromu Arakawa
Bu manga işi biraz çocuklara dönük olsa da ikinci (ve son) kez şans vermek istedim. İlk macera fena değildi, biraz felsefi kırıntılar bile vardı. Diğer maceralar ise bildik hikayeler...
***
Bir Avuç Toz, Evelyn Waugh
Roza Hakmen çevirdiği için hevesle giriştim bu romana. İlk yüz sayfa filan muhteşemdi, tam da okumak istediğim türden enerjik, lafı uzatmayan, hareketli bir roman. Sonrasında birden ipler koptu ve koca roman tesbih taneleri gibi dağılıverdi. Çok şaşırdım açıkçası, sanki yazar kalemini bir başkasına vermiş gibiydi. İnandırıcılığı, gücü, enerjisi yok oldu romanın. Tuhaf.
***
Blood and Belief: The PKK and the Kurdish Fight for Independence, Aliza Marcus
http://www.altinicizdiklerim.com/ diye bir site buldum. Burada 200-300 sayfalık kitapların 30-40 sayfalık 'alıntı özetleri' var. Yani, okuyan kişinin uygun bulduğu alıntılardan oluşan metinler. Öznel yorumlar yer almıyor. Oturup da okumayacağımı bildiğim, ama ilgimi çeken kitapları buradan bulup okuyorum (uzun bir makale gibi esasen). Marcus'un kitabı da onlardan biri. Düşündüğümden daha nesnel anlatmış PKK'yı, özellikle Öcalan'ı. Nedense basında okuduğum yorumlardan aklımda biraz pro-PKK kalmış bu kitap; ama öyle değil.
***
Açık Toplum ve Düşmanları, Karl Popper
Çok güçlü bir kitap. İlk defa Platon'u tam olarak anladım. Problem şu : Acaba doğru mu anladım? Popper tarihsicilere nefretini kusarken Platon'un elini kolunu da hızardan geçirmiş gibi geliyor bana. Sanki kantarın topuzunu kendi duygusallığı sebebiyle kaçırmış, bu da kitabı zedelemiş. Çok not aldım ama buraya koymaya üşeniyorum şimdi. Ana fikri anladıktan sonra 50. sayfadan itibaren sıkılmaya başladım. Gel gör ki, tamamlamak da istiyorum, ne yapacağım? İmdadıma şu yeni oyuncağım yetişti : http://www.altinicizdiklerim.com/ Burada ilk cildin 30 sayfalık "alıntı özeti" var; tam benim aradığım! Bunu okudum, gayet de yetti.
Aklımda kalanlar : Platon formlar/idealar teorisini çürüyen Atina'ya karşı 'çürümeyen' bir tutamak noktası olarak düşündü. Bu analiz ise onu nerdeyse faşizan bir 'devlet' kurgusuna götürdü. Tüm bu süreçte iyi niyetli (ve hiç sadık kalmadığı) Sokrates'in fikirlerini de kendi totaliterliğine alet etti.
Bir kez daha anladım ki Antik Atina'dan bi tek Sofistleri seviyorum.
Çok çok iyi bir analiz için : the open society and its enemies: https://eksisozluk.com/entry/70838183
İkinci cildin tümünü alıntılardan okudum. Tamamen Marks'a ayrılmış. Onu Platon'u eleştirdiği kadar sert eleştirmediği gibi birçok yerde Marx'ın arkaplan görüşlerine katıldığını da görüyoruz Popper'ın. Bir örnek : "Türlü sözleri ve türlü davranışları gösteriyor ki, onu sosyalizmi kabul etmesine yol açan neden, bilimsel bir yargı değil, ahlaksal bir dürtüdür; ezilenlere yardım etmek, utanmazcasına sömürülen sefil işçileri kurtarmak isteğidir. Eminim ki, öğretisinin etkili olmasını sırrı bu ahlaksal seslenişindedir. Ve soyut olarak ahlakçılık taslamamış olması da, bu seslenişin gücünü pek çok artırmıştır."
En ilginç bulduğum yorumlardan biri, Marx'ın radikal görüşleriyle eski tip Hıristiyanlığı dolaylı yoldan reforme ettiği fikriydi.
Tabii çok şey var yazıp alıntılanacak, tıka basa değerlendirme ve analizlerle dolu çok iyi bir kitap. Öte yandan, bir miktar eskimiş sanki. Popper'ın 'heyecanlı' tutumu hem kitaba enerji veriyor hem de onun analizlerine bir miktar mesafeli bakmamıza sebep oluyor.
***
Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih, Martin Cohen
Tümünü okuyamadım. Filozoflara farklı bakayım derken biraz ölçüyü kaçırmış. Yine de Hegel'de filan ilginç kısımlar var. Değmez bence okumaya.
***
Edward W. Said İle Konuşmalar, Tariq Ali
Said'in dünyasına giriş anlamında fena bir kitap değil. Daha derinlikli olabilirmiş, ama rahat okunuyor. Uzun bir gazete söyleşisi gibi.
***
Death Note: Black Edition, Vol. 1, Tsugumi Ohba, Yuki Kowalsky (translator), Takeshi Obata (Illustrator)
İlk defa manga okudum, biraz da kızımla ortak bir şey daha olsun diye. Beğendim bunu. Tabii ki gerçeküstü öğelerin egemenliğinde bir metin; ama kurgusu, diyalogları zayıf değil. Klişeleri kullansa da tamamen onlara yaslanmıyor.
***
Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar, Melih Cevdet Anday
Çok sevdiğim Orhan Veli hakkında çok sevdiğim Melih Cevdet'in yazıları, anıları... İnsan daha ne ister.
Orhan Veli öyle iyi, öyle halkçı ve ama içine dönük biriymiş ki.. Ona hayrandım şimdi tapıyorum. MCA'nın onun ölümünden sonra yazdığı yazı 70 yıl sonra ağlatacaktı beni."
S. Eyuboğlu - N. Ataç ayrımı çok ilginç.
"Garip akımından ötürü tarihin içine girdiğimiz duygusunu ilk o gün yaşamışımdır. İnsan ne bilsin!"
Yalçın Armağan çok değerli bir şiir eleştirmeniymiş, tanımıyordum.
“Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.”
Hasan Ali Yücel, aynı kızı sevdiklerini dizelere döktükleri bu şiirin üstüne şunu sorar : “Peki, neden birbirinizi öldürmüyorsunuz?”
Aristo'ya göre, şiir, şair kendi anlatırsa "lirik" (Sofokles), bir başkasını konuşturursa dramatik, hem kendi anlatır hem başkasını konuşturursa "epik" şiirdir (Homeros)."
***
Bunu Herkes Bilir: Tarihteki Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar, Emrah Safa Gürkan
Yorum yazabilmek için "okudum" diye işaretliyorum. 30. sayfa civarı bıraktım.
Emrah hoca çok hızlı konuşan bir insan, eyvallah. Ancak, bir metin, özellikle bir tarih metni 'hızlı' olarak yazıldığında, yani kendi iç ritmi açısından, okunması çok güçleşiyor. Oradan oraya zıplamalar, iç sesini bize yansıtmalar, samimi bir metin oluşturma adına dağılmış bir konu... Hiç beğenmedim ya.. Odaklanamıyor insan. Beğenmediğim için de üzüldüm açıkçası, epey hevesle almıştım bu kitabı.
***
Söyleşiler, Nuri Bilge Ceylan, Mehmet Eryılmaz (Editor)
Nuri Bilge'nin esasen bir filozof olduğunu düşünüyorum artık... İnsan denen muammaya kafa yoran herkesin onun filmlerini izlemekle yetinmeyip bu söyleşi kitabını da okumasını öneririm. Yaşamın ve ruhların gri alanlarına odaklanmış biri NBC; gerçekçi, anlama odaklı ve samimi bir sanatçı. 'Düşüncelerini bir çekiç darbesi gibi kesin ve net söylemek zorunda olmayan' biri.
Notlar :
Kadınların zaaflarına, feminizme bakışına dair bölümü özellikle beğendim.
"Bütün güvenilirlik, rahat bir vicdan ve gerçeğin bütün kanıtları sadece duyular aracılığıyla elde edilir". Nietzsche.
Kim Ki Duk : Arirang, Taylandlı A Weerasethakul, Drejan Omirbaev, Tsai Ming-liang.
Pire Dayı ot biçerken yorulduğu anda kendini tarlaya bırakıvermiş gibiydi. Tam anlamıyla hak edilmiş bir uyku gibi görünüyordu.
Fatih Özgüven'in Kış Uykusu'na dair yazısı : http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fa...
Çehov : Karım, Yolda, İyi İnsanlar. Karakterler : Dimov, Astrov.
Brendel'in Schubert yorumu. https://www.youtube.com/watch?v=Il6-l...
Kapadokya : The name derives from Old Persian and means either "land of the Ducha/Tucha" or "land of the beautiful horses".
***
Adam Smith'in Yemeğini Pişiren Kimdi? - Ekonomide Kadının Görünmez Eli, Katrine Kielos
Burası 'yarısına kadar okuyup elimden fırlattığım kitaplar' mezarlığı oldu. Bir sorun var, bende mi kitaplarda mı, çözemedim. Yani mesela bu kitap. İyi başladı, ilginç fikir... Ne var ki, ilerledikçe yazarın barutunun tükendiğini ve Post-Express'teki metinler gibi bildik anti-kapitalist, sol söylemlere geçtiğini görmek hayal kırıcı oluyor. İşte bu kolaycılık. Söylemlerde ciddi haklılık payları yok mu, var, ama bir kitapta da bunları okuyor olmak istemiyor insan; biraz çocuk yerine konulmuş hissediyor kendini. Her neyse. Önermiyorum, gerek yok.
***
Roman Gibi, Sabiha Sertel
Okuması zevkli değil. Gereksiz detaylarla dolu; üslubu kuru ve didaktik. Yarısında bıraktım.
***
Basit Yaşam Sanatı, Shunmyō Masuno
Güzel tavsiyeler var, yine de bir broşür boyutunda olabilirmiş.
***
Erteleme Sanatı, John R. Perry
Okuduğum en komik 'Kişisel Gelişim' kitabı -bu kitaba bunu demek bile gülmeme sebep oluyor. Bayıldım. John baba aslında bir felsefe profesörü, ve süper bir yazar. Güzel olan da komiklikte duracağı yeri biliyor olması. Uzun bir makale tadında kitap, hemen bitiyor. Güm diye çarpmıyor insanı, ama zaten öyle kitaplar da bence bir işe yaramıyor o kadar. Tavsiyeler de gayet iyi.
***
Öyküler, Anton Pavloviç Çehov
Benim okuduğum Epsilon'un bastığı o dandik, küçük kitaplardandı... Yine de, çevirisi fena değildi. İlk defa birkaç Çehov hikayesini topluca okudum, bir kitap formatında. Çehov'un sakinliği, dinginliği, detaylardaki, tasvirlerdeki rahatlığı tam bana göre. 'Oyuncak Köpekli Kadın' da var içinde, meşhur hikaye. Muhteşem bir yazar gerçekten; kül altındaki kor, dedikleri gibi. Bayıldım.
***
Chess Fundamentals : A Primer of Chess, José Raúl Capablanca
İlk kısmı daha güzeldi; oyunlarının olduğu bölüm biraz sıkıcıydı. Zaten esasen biraz da aşılmış durumda Capa artık...
***
Zaman Tüneli, John Fowles
Ciddi bir kısmını atladığım bir kitap oldu. İlk bölüm (yazarlık vs) haricinde ne yazık ki İngiltere ve Fransa dışındaki insanların pek dahil olamadığı konuları ele almış Fowles. O ilk kısım güzeldi; Harold Pinter'ın altını çizilmesini, Adsız Ülke'yi Fowles'un da çok beğeniyor olmasını sevdim. Kafka'yı ayrıntılı bir şekilde incelememesine, ve buna da kafayı takmamasına şaşırdım. Fowles çok 'İngiliz' geldi bana daha yakından tanıyınce. Açıkçası bu kitaptan önce ona hayrandım, şimdi biraz azaldı bu hayranlığım, neden bilmiyorum. Okuma deneyimi olarak, eğer (düşük bir ihtimalle) ilgilendiğiniz bir konuda yazdıysa güzel; diğer metinler ise çok fazla bilmediğimiz referanstan dolayı okunması zor metinler.
***
Paris Yazıları, Melih Cevdet Anday
Son kısmı güzeldi. Özellikle Picasso, Dali ve Sartre'dan bahsettiği, kendi fikirlerini uzun uzun yazdığı kısımlar. Bunlar okunsa yeter sanıyorum. Picasso'nun geçmiş bütün sanatları kucaklamaya çalıştığına dair iddiası ilginçti, hoşuma gitti.
***
Biricik Hikaye, Julian Barnes
Bitiremediğim bir kurgu eser daha... Akıl vermelerle dolu, 'imbikten geçirilmiş cümleler' kurmaktan kaçınamayan bir yazarın gayet enerjisiz romanı. Birkaç güzel laf yok değil, ama değmez.
***
Tartışmalar, Jorge Luis Borges
Daha önce hiç Borges okumamıştım (evet, utanç verici). Gençken yazdığı deneme, makaleler toplamı bu kitap. Önemli bir kısmı ilgimi çekmedi, çünkü o dönemki Latin Amerika meselelerini filan anlatıyor. Felsefe ve Walt Whitman ile ilgili olanlar hoşuma gitti.
***
Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi, Peter Handke
aslında yarıda bıraktım. sıkıldım. arka kapaktaki yazı çok güzel ama..
***
Conversations with Vladimir Nabokov, Robert Golla
fena değil. epey tekrar var.
***
2019
Kelliğe Övgü
Pek gereksiz bir kitap. Sunuş yazıları için belki..
***
Sözden Kalanlar, Y. Hakan Erdem
Başta biraz tekrar olsa da sonra uçuyor söyleşiler, çok beğendim.
***
Bir Kapıdan Gireceksin: Türkiye Sineması Üzerine Denemeler, Umut Tümay Arslan
Makaleler toplamı. Fena değil.
***
The Lives and Opinions of Eminent Philosophers, Diogenes Laërtius
Önemli bir kitap elbette ama sıkıcı çoğu yeri..
***
Batı Felsefesi Tarihi, Ortaçağ, Bertrand Russell
Averaj
***
Bütün İnsanlar Kardeştir, Mahatma Gandhi
Yarıda bıraktım. Gandhi'nin kişisel fikirlerine saygım azaldı ya.. Keşke okumasaydım.
***
Sokak Kadınları, Kate Millett
J dışındakilerin anlattıklarını okumaya değmez. Eski bir kitap tabii, zamanında etkili olmuştur, ama artık değmez okumaya..
***
Zor Sevdalar, Italo Calvino
Yarısını okudum. Sıkıyor beni Calvino.
***
Nietzsche Bu İşe Ne Derdi? En Muhteşem Filozoflar Gündelik Sorunlarınızı Nasıl Çözerlerdi?, Marcus Weeks
Tekrarlar içeren gereksiz bir kitap.
***
2018
Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, Élisabeth Roudinesco
Bitirdim. Kısa bir kitap, ama okumam biraz uzun sürdü. Roudinesco Lacan'ı sevgi dolu, ama gayet nesnel bir şekilde ele almış. Özellikle son dönemine dair eleştirileri oldukça sert.
Notlarım şöyle :
... psikanalizi felsefe tarihi içine yerleştirdi.
... halk sağlığı alanına gerçek bir ilgisi vardı.
... Freud kadar Darwinci olan Lacan...
Lacancı perspektiften ayna evresi ruhsal, hatta ontolojik bir operasyona dönüşüyor, insanda varlığı da bu operasyon sayesinde kendi benzeriyle özdeşleşerek oluşuyordu.
...özne-ben'in işlevinin oluşturucusu olarak ayna evresi.
...böylece fenomenolojide temellenen varoluşçu bir özne anlayışından sıyrılarak, öznenin haberi olmadan kendisini belirleyen simgesel bir işlev içerisinde, yani dil içerisinde oluştuğu düşüncesine dayanan yapısal bir bakış açısına geçiyordu.
Ona göre cehennem başkaları değildir, çünkü kimliğe ulaşmak Yasa tarafından dolayımlanmış bir başkasıyla ilişki kurmayı varsayar daima.
Foucault, 1981'de Sarte ve Lacan'ın bir yerde "birbirlerine alternatif" iki çağdaş olduklarının altını çizer.
Sürekli olarak kendinin buluşu olan bu üç öğeyi gündeme getiriyordu : imgesel, simgesel, gerçek.
Hakikatin hiçbir zaman bütünüyle söylenemeyeceğini, yoksa ortaya bir saydamlık diktatörlüğü çıkacağını biliyordu.
O yıl felsefe tarihinin en güzel metinlerinden birinin muhteşem bir yorumunu sundu : Platon'un 'Şölen'iydi bu.
Klinik bakış açısından ele alınırsa kaygı, hastalık şeklinde yaşandığında, özne ancak bu travma yaratan gerçekten kendini ayırıp hayal kırıkılığına kaynak olan eksiklik dehşetine karşı mesafe alabilrse kaygıyı aşabilir.
Fredu'un özgürlük teorisinin temeli budur zaten : kaderin varlığını kabullenip ondan sıyrılabilmek.
Psikanaliz bir bilim değil, insanlık durumunun felsefi bir antropolojisidir.
Bir keresinde dağda geçirdiği tatilden hoşnut kalmayınca şöyle demişti : "Kış sporları orta sınıfın yaşlıları için bir tür toplama kampı".
Ölümünden sonra en Lacancı gazete olan Libération onu çok güzel uğurladı : "Herkes gibi Lacan da ölü taklidi yapıyor".
***
Hannah Arendt: Yaşam Bir Anlatıdır, Julia Kristeva
Bitirdim ama hiçbir şey anlamadım. Kristeva'nin erken döneminde yazdığı bir kitap bu sanırım... Havali olsun diye mi nedir, karmakarışık ifadeler, ve hızla geçilen değerlendirmeler. Çeviri de iyi halbuki...
***
Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler (E. Levinas, M. Schneider, M. Serres, L. Irigaray, M. Le Doeuff, J. Derrida), Raoul Mortley
Çok begendim. Özellikle Iriagaray ve Derrida ile yapılan söyleşileri.
Levinas'ın 21. yüzyılda Talmud, Tora üzerinden etik ve öteki bağlamında da olsa Tanrı'yı diriltme çabalarını şaşkınlıkla okuduktan sonra nihayet muhteşem bir yazı (söyleşi vermeyi reddetmiş) ile karşılaştım.
Irigaray beklentileri boşa çıkarmayıp topu lamba gibi doksana asan bir metin yazmış.
Daha önce 'Feminist Teori'ye Giriş' kitabında onun dediklerini çok da fazla anlamamıştım, zaten bu Lacan'cı imgesel/simgesel meselesi de yeni yeni kafama oturuyor. Ancak, burada, Irigaray'ın dildeki cinsiyetçi yapıya dair söyledikleri zihnimi çok açtı. Mesele 'bilimadamı değil bilim-insanı diyelim'den öte bir şey. He/she diye şirket dünyasında sözümona eşitlikçi olmaya çalışmak filan da değil. Yapısal olarak, gramer olarak dilin eşitleştirilmesinden bahsediyor Irigaray! Bir yerde, bunun bir devrim çağrısı olduğunu düşünüyorum.
"İnsan türü sözdizimi kurallarının öncesiz-sonrası ve değişmez olduğunu düşünme eğiliminde. Bu toplumsal değişme korkusunun bir parçasıdır. Nietzsche'nin dediği gibi, gramere inandığımız sürece Tanrı'ya da inanacağız."
"Cinsel özneler olarak kadın ve erkek dünyayı eşit koşullarda yaratmamaktadır. Bu, yalnızca dilin dönüşümüyle olanaklı olabilir. Dişil cins, bugün, eril adlar tarafından, az ya da çok, asimile edilmiştir. Kadın olmak, bir erkek olmamak demektir."
"Dilsel normları (norm demeyip düzgü düzgü diye beynimi şişiren çevirmene selâm olsun) oluşturan üretim ve iletişim araçlarında yapılacak yeniden düzenleme ve devrim olmadan toplumsal adaletsizlikten kurtulmanın olanaksız olduğunu kavramak önemlidir."
"Var olan simgesel süreç içerisindeki kadınların bilinçsiz yabancılaşmalarının bir işareti olan bu şeyler...." Simgeseli bu kadar iyi 'gösteren' az cümle var, en azından benim için.
Ve son olarak :
"Kültürümüz, kadınlarınkiyle erkeklerin dünyası arasında kamusal ve kültürel bir ittifak kurmayı başaramazsa, erkekler arasındaki, erkekle doğa arasındaki öncesiz-sonrasız savaşı daha fazla taşıyamaz."
Muhteşem bir makale.
***
Ahmed Arif: Abisi Olmak Halkının, Şeyhmus Diken
Bir iki saat içinde bitirdim kitabı... Ahmet Oktay'ın yıllar önceki 'Karanfil ve Pranga'sından sonra Ahmed Arif hakkında okuduğum ikinci kitap. Açıkçası, çok zayıf. Makale gibi bir şey ; yine de, İletişim'in koca şair için böyle bir jest yapmasını beğendim.
Ümit Fırat, Beşikçi ve Ahmed Arif'in bu denli yakın olduklarını bilmiyordum. Cemal Süreya'nın "ezberindedir dağlar" isimli yazısını internette bulamadım, gidip 60'ların Soyut dergisini satın almam gerekecek, çok istiyorum o yazıyı okumak...
Cahit Sıtkı'nın (ki o da Diyarbekirlidir) "Otuz Üç Kurşun' şiirini defalarca okutup hüngür hüngür ağladığını okumak beni de duygulandırdı.
***
Karakter Aşınması, Richard Sennett
Çok sağlam bir kitap. Daha sonra hakkında uzun yazmak istiyorum.
***
Emmanuel Levinas ile Söyleşi: Yüz Fenomenolojisinden Kopuş Felsefesine, 1983-1994, Michael de Saint Cheron, Işık Ergüden (Translator)
Talmud ve devamını okumadım artık.. Bu kadar metafizik (meta-etik) felsefe bana fazla geldi.
Esasen Varlık ve Zaman'a bir cevap gibi geldi bana hocanın felsefesi.
Söyleşilerde ilgimi çeken bölümler aşağıda. Tümü alıntı.
Mantığa karşı olduğumu söylemiyorum ama bunlar matematiksel olmayan küçük uzantılardır ve insan topluluğunun varlığını gerektirir.
Felsefe Heidegger'in düşündüğü gibi varlığı unutmuş ve ontolojinin anlamını yitirmiş midir yoksa Levinas'in düşündüğün gibi İyi'yi unutmuş ve anlamını yitirmiş midir?
'Olmaktan başka türlü'den Batı felsefesinin temellerini sorgulayarak 'Düşünmekten başka türlü'ye geçilir, buna 'meta-etik' adı verilebilir.
Levinas Platoncudur ; varlığın ötesindeki bu İyi'yi bizzat felsefenin temeline yerleştirir. (Ben Aristocuyum H.)
***
Conversations with Zygmunt Bauman (Polity Conversations), by
Zygmunt Bauman, Keith Tester
Kitabın çoğunu tarama yöntemiyle geçtiğimi söylemeliyim. Düşündüğümden daha geveze, çok bildik fikir ihtiva eden ve beni tatmin etmeyen bir kitaptı. Ne kadar çok Levinas atfı var! Dönüp onu okumak daha iyi olacak.
《"Tanrı parçacığı" Zygmunt Bauman'ın Levinas okuyuşunda fark edilir biçimde eksik. Bauman dini ontolojik güvenlik arayışının bir parçası olarak görüyor.》
"Ahlak ontolojiden önce gelir." Levinas.
"Yoksullar zenginlerin zalimane standartlarının hakim olduğu bir dünyada yaşıyorlar ve bu sizin düşündüğünüzün aksine yoksulları gerçeği bütün açıklığıyla söylemekle sahip olabilecekleri küçücük bir şanstan mahrum bırakmakla kalmayıp incinmeye aşağılanmayı ekliyor. Burada Richard Sennett'in 'sınıfın gizli yaraları' ifadesini de unutmayalım." (less)
***
Sesin Rengi, by Roland Barthes
Ahmet Nüvit Bingöl (Translator)
Barthes müthiş bir adam, çok derin ve aynı zamanda duygularını da rahatça açabilen bir göstergebilimci. Bu söyleşilerden aklımda kalan ilk şey, esasen, arzu'nun moderniteden kovulmasına itiraz olacak. Bazı söyleşiler fena zorladı beni, bazıları ise muhteşemdi.
"Belli bir tarihsel durumda bütün aydınlar sınıfı -eğer savaşmıyorlarsa- potansiyel olarak dandidir."
"Roland Barthes için yaşama elverişli yer farklı değerlerle temsil edilir. Örneğin rahatlık, bir yapıya sahip olma, yazmaya olanak verme, anarşist yani hiyerarşiden arınmış olması, herkesin arzusunun birlikte var olabilmesi ve son olarak alışkanlık ile sürpriz arasında bir denge sağlaması."
"Amatör kavramı çok önemli. Amatörün durumunun olağanüstü faydası imgesel narsisizm içermemesidir. Amatör olarak bir çizim veya boyama yaparken imago ile yani bir çizim veya resmi yaparak kendimize dair vereceğimiz imge ile ilgilenmeyiz. Dolayısıyla bu bir özgürleşme, neredeyse uygarlıktan özgürleşmedir. Fourier tarzı bir ütopyaya dahil edilebilir. Varlıkların başka varlıklarda uyandıracağı imgeyle ilgilenmeden hareket edeceği bir uygarlık."
"Sözümüz özellikle uluorta konuşurken ağzımızdan çıktığı anda teatraldir."
Lacan ve Barthes şöyle düşünüyor: Insan simgeseli oluşturmaz, simgesel insanı oluşturur. Insan dünyaya dahil olduğunda zaten var olan simgeselin içine girer, simgesele girmezse insan olamaz.
"Kendimizi sıfatlarla düşünemememizin yanı sıra bize uygulanan sıfatları da asla doğrulayamayız. Bunlar bizi dilsiz bırakırlar."
"Dolaşı arzu'nun seyahatidir. Kendi arzusuyla ilişkili olarak tetikte, arayış durumunda olan bedendir. Ayrıca dolaşı karşılaşmaya "ilk kez"e vurgu yapan bir zamansallıktır. Sanki ilk karşılaşma işitilmemiş bir ayrıcalığa sahipmiş gibi : Her türlü tekrarın dışında olma ayrıcalığı."
"Fransa'da bugün etrafıma baktığımda asıl meselenin baskıdan ziyade keyif dürtülerinin eksikliği olduğu izlenimini ediniyorum. Psikanalizde buna 'arzusuzluk' -aphanisis- denir."
**
Sonsuzluk ve Bir Günlük Sonsuzluk ve Bir Günlük Ya, Allah günah yazmasın, ilk 50 sayfadan sonrasını scan ederek okudum. Sıfırdan bir senaryonun üretilip yazımına dair, "şunu ekledik, bunu çıkardık" şeklinde notlar içeren bir kitap, tamamen. Üretim sürecini detaylandırıyor, bu nedenle senaryo yazmak isteyenler için ilginç ve güzel bir pratik döküm olmuş. Bu işlerin ne kadar büyük emek gerektirdiği ("Sanat kafede kahve içip sohbet etmek değildir, köpek gibi çalışmaktır"), sinema sanatının senaryosundan çekimine insanı çıldırtacak kadar (Theo A. birçok kez bu duruma geliyor) zor bir iş olduğunu bir kez daha bize gösteriyor. Gene de okumaya gerek yok bence ya..
Lectures on the History of Philosophy 1: Greek Philosophy to Plato Lectures on the History of Philosophy 1: Greek Philosophy to Plato Hegel'e muhtemelen en iyi başlangıç kitabı. Yine de zor, zor. Adamın en basit bir femoneni dahi ele alışı öyle derin ve detaylı ki... Bir yerden sonra atlaya zıplaya okuduğumu söylemeliyim. Güzel olan şu, bu kitap sayesinde Diogenes Laertios'un "Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri" eserinin farkına vardım ; şimdi onu okuyorum. Çok daha eğlenceli. Öte yandan, felsefeyle derinlemesine ilgilenen bir insan Hegel'in kitabına zaman ve emek verdiğinde çok yararlanacaktır, özellikle temel felsefe tartışmalarıyla ilgili. Bana o kısımlar ağır geldi. Hegel'in 'episteme'yi 'bilim' kelimesiyle karşılaması ilginç.
Alıntılar ve notlar :
Önümüzde duran tarih düşüncenin kendini bulma tarihidir.
Potentia : Kendinde varlık
Energia : Kendi için varlık. Edimsellik.
Arke'yi kullanan ilk kişi Thales değil Anaksimandros'tur.
Grek felsefesine ilişkin Aristotheles'in Metafizik kitabının ilk cildini incelemekten daha iyi bir şey yapamayız.
Sextus Empirikos.
İlineksel : Accidental. Aristotelesçi mantık açısından bir töze yüklenebilecek gelip geçici özelliktir. Bu nedenle ilinek sayılan özellikler o tözün olmazsa olmaz bir özelliği değildirler. Örneğin bir karenin kenarlarının olması "olmazsa olmaz" bir özelliktir, oysa kenarlarının 1 metre olması ilineksel bir özelliktir.
Edimsel : Performative
Eleacılık sonradan Sofistlerde devam etmiştir.
Pisagor bu bilimlere “insan bilgisinin tümünü kuşatan” anlamında “matemata”lar adını vermişti ki, bilindiği gibi, matematik sözcüğü bu terimden doğmuştur.
Pythagoras Doğa adlı eserine şu sözle başlıyor: "Soluduğum hava adına, içtiğim su adına, bu eserimle ilgili herhangi bir yergiye katlanamayacağım."
Pisagor ünlü teoremini ispatladığında öyle sevinmiş ki onlarca öküz kestirip dağıtmış.
Anlak : Understanding
Hegel Herakleitos'tan çok etkilenmiştir. Onda spekülatif form içindeki felsefi ideayla karşılaştığımızı söyler. Karşıtların birliği üzerinden...
Kavram : The notion
Herakleitos Platon'un öğretmeni olarak görülebilir.
Being : Varlık
Bilgeleştirenler : Sofizein
enson : ultimate
Implicit being : Kendine varlık
dolayımlanmış : mediated
olumsal : contingent. masanın üzerinde toplam 12 nesne var diyelim. bu olumsaldır. zira masanın üzerinde 18 nesne de olabilirdi, 234 de. (ama masanın üzerinde hem 12 hem 18 nesne olmaması zorunludur.)
Platon'un resmi adı : Aristokles. (less)
Matematik Belası Üzerine Matematik Belası Üzerine Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri. Nesin Vakfı'ndan sipariş etmiştim. 1.5 günde bitirdim. Matematik felsefesini ele alan makalelerden oluşan, birkaç çok önemli matematikçinin de kısa ama güzel özetlenmiş biyografilerinin bulunduğu, bana çok iyi gelen bir kitap oldu bu.
Başlardaki "Matematik Belası" Üzerine adındaki makalelerde yer alan Avrupamerkezcilik karşıtı fikirlerde yazarın bir miktar ileri gittiğini düşünüyorum; daha dengeli ve anlama odaklı olabilirdi sanki. Doğu'ya matematiğe katkı konusunda hak ettiğinden daha fazla değer atfettiği fikrindeyim. "Matematikçi bir Cemil Meriç mi okuyacağım?" endişem boşa çıktı, sonrasını çok sevdim. Yazarın kavramları açıklayan, matematiğe yakın olmayan okuru da kapsamaya çalışan tarzı hoşuma gitti.
Çok sayıda paragraf ve cümlenin altını çizdim, hepsini buraya aktarmak zor bir şey; yine de kendimce en önemlilerini not etmek istiyorum :
Platonculuğun çekirdeğini matematiksel nesnelerin... bağımsız olduğu görüşü oluşturur.
Heidegger : Matematiğin niçin var olduğu? sorunu.
Aydınlanma düşünürleri, düşünceyle matematiği eşitlediler. Böylece matematik mutlak otorite haline geldi. (Bu da en sonunda otoriter bir zihniyete evrildi. H.S.)
Aristo, anasının (Platon) memelerini kuruttuktan sonra ona tekme atan bir taydır. (Cemil Meriç)
Dasein ile Descartes'ın düalizmi (düşünen özne versus üzerinde düşünülen nesneler) tamamen karşıt fikirlerdir. Heidegger'in Descartes eleştirisinin kökeni, modern dünyada her şeyin ölçüsünün hesapsal olana indirgenmesi ve bunun doğurduğu sorunlardır.
Leibniz 0'ı yokluk, 1'i ise Tanrı olarak yorumlamıştır. Yeni Platoncu ve sayısal gizemci öğretileri izleyen Leibniz'e göre her şey 1'den yani Tanrı'dan sudût etmiştir (taşmıştır).
Leibniz kimi yerlerde sonsuz işlemleri Tanrı'nın dahi yapamayacağını söylemiştir.
Descartes ve Kant gibi düşünürlerde felsefi ifadesini bulan Galileci bilim, doğanın ontolojisini yaşam-dünyasını oluşturan tarih ve kültürden bağımsız olarak bilimsel kuramlar yoluyla keşfetmeye çalışır.
Araştırılacak / okunacak : Öklid geometrisi ile Lobatchevsky geometrisi farklarına bakılacak + Hadamard'ın "Matematiksel Alanda İcadın Psikolojisi" kitabı okunacak.
Edebiyat Dersleri - Berkeley, 1980 Edebiyat Dersleri - Berkeley, 1980 Cortazar'ın hayranı olarak heyecanla giriştim bu kitaba. Fena da değil ; ne var ki çok uzun anlatılar, hikayeler söz konusu. Tüm bunlar da normal; sonuçta gerçek derslerin dökümleri bu metinler. Soru-cevap kısımları ilgi çekiciydi, keşke daha çok olsaydı.
Cortazar'ın oyun kavramına bu kadar önem verdiğini bilmiyordum, Oğuz Atay da öyleydi. Ben kendi adıma oyunu gerçek hayatta çok sevsem de edebiyatta tuhaf buluyorum -ya da ilgimi çekmiyor diyelim.
Kitabı bir yerden sonra atlaya zıplaya okumaya başladım. Derslerin hemen tümü Latin Amerika edebiyatı üzerinden tartışılıyor. Cortazar bir hoca olarak nasıl tam çözemedim, ama inanılmaz kibar bir insanmış, belli. Nabokov'un edebiyat dersleri ile kıyaslamak doğru mu bilmem, ama gene de Nabokov'la başlamakta fayda var bu işlere...
Mehmedin Kitabı: Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor Mehmedin Kitabı: Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor Başyapıt. O dönem için bir cesaret örneği.
Denemeler Denemeler Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde - üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.
Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.
Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan...
O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."
"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."
Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.
Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.
Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"
Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.
Kaygının Anlamı Kaygının Anlamı Son derece değerli bir kitap. İçerikteki meselelerin bir kısmını biliyordum, bir kısmını ise yeni öğrendim. Kierkegaard ve Pascal okuyacağım; ayrıca Sullivan da çok önemli bir isim, bunu anladım. Rönesansla beraber dinden uzaklaşıp bireyleşen modern insanın daha kaygılı bir hayata mahkum kalması önemli bir konuydu, oralardan epey bir şeyler öğrendim. Kapitalizm ve rekabet tabii zaten bilinen bir şey bu bağlamda. Kaygının sıfırlanması da iyi değil, çünkü ileri götüren bir motor aslında dengeli tutulabilen bir kaygı. Tabii kaç kişi bunu başarabiliyor, o da ayrı mesele... Fazlası ise psikoza sebep oluyor, kötü. İğdiş edilme denen nanenin ne olduğunu en sonunda anladım : Kendini yetersiz hissetme duygusu, esasen. Kaygıyla nasıl baş edebiliriz peki? Çalışarak, iş yaparak, üreterek ve farkındalığımızı arttırarak. Zor işler...
Fromm'un tespitleri de çok önemliydi; May'in büyük saygısı var bu isimlere.
Çevirmenin ismini kapağa koymamışlar, yayınevine mail atarak bu durumu protesto ettim. Çeviri fena değil, baskı da özenli sayılır.
Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar Kalabalığın Şiiri: Orhan Veli ve Garip Üzerine Yazılar Çok sevdiğim Orhan Veli hakkında çok sevdiğim Melih Cevdet'in yazıları, anıları... İnsan daha ne ister.
***
Orhan Veli öyle iyi, öyle halkçı ve ama içine dönük biriymiş ki.. Ona hayrandım şimdi tapıyorum. MCA'nın onun ölümünden sonra yazdığı yazı 70 yıl sonra ağlatacaktı beni."
S. Eyuboğlu - N. Ataç ayrımı çok ilginç.
"Garip akımından ötürü tarihin içine girdiğimiz duygusunu ilk o gün yaşamışımdır. İnsan ne bilsin!"
Yalçın Armağan çok değerli bir şiir eleştirmeniymiş, tanımıyordum.
“Şu anda dışarıda yağmur yağıyor
Ve bulutlar geçiyor aynadan
Ve bugünlerde Melih’le ben
Aynı kızı seviyoruz.”
Hasan Ali Yücel, aynı kızı sevdiklerini dizelere döktükleri bu şiirin üstüne şunu sorar : “Peki, neden birbirinizi öldürmüyorsunuz?”
Aristo'ya göre, şiir, şair kendi anlatırsa "lirik" (Sofokles), bir başkasını konuşturursa dramatik, hem kendi anlatır hem başkasını konuşturursa "epik" şiirdir (Homeros)."
Bir de Ruhi Su Geçti Bir de Ruhi Su Geçti Çok sevdiğim Füsun Akatlı çok sevdiğim Ruhi Su'yu baştan savma (gibi) ve yüzeysel anlatmış. Wiki biyografisi + fotolar. Üzüldüm, kaçırılmış bir fırsat olmuş bu. Ruhi babanın Ermeni yetimi olduğunu da yazamamış.
Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih Felsefi Masallar: Felsefenin Gerçek Hikâyesini Oluşturan Karakterleri, Entrikaları ve Gizli Sahneleri Ortaya Koyan Alternatif Bir Tarih Tümünü okuyamadım. Filozoflara farklı bakayım derken biraz ölçüyü kaçırmış. Yine de Hegel'de filan ilginç kısımlar var. Değmez bence okumaya.
Kara Güneş Kara Güneş Hilmi Yavuz, Kara Güneş
Hilmi hocanın makalelerinden oluşan biraz eski bir kitap. Meğer yıllar önce okumuşum bunu, ortalarda altını çizdiğim satırları görünce anladım. Hiç hatırlamıyorum oysa. Neyse, yeni bir okuma gibi oldu benim için.
Hilmi hocanın her kavramı tam bir netlik kazanana değin açıklıyor olması bazen bunalttı beni, ama genel olarak çok zevkle okuduğum, hiç düşünmediğim derin mevzulara el atan bir kitap oldu.
Şiir, felsefe ve edebiyatın hemhal olduğu tüm o güzel makalelere selam olsun; yine de onları bir yana bırakarak birkaç ilginç konuya odaklanmak, ve notlarımı paylaşmak istiyorum. Çoğu alıntı, aralarda benim yorumlarım var.
İlki 'Heidegger, Şiir ve Kutsallık' ile başlayan ilginç tartışma. Heidegger'in dil ile kutsallık arasında birlik arzusunun şiir aracılığıyla gerçekleşmesi olarak yorumladığı bir Hölderlin dizesiyle başlıyor konu. Dize de şu : "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözüm olsun benim!' Heidegger şiiri yanlış yorumluyor ve şöyle anlıyor "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözümdür benim!" Heidegger şiiri Hıristiyan ilahiyatı bağlamında okuyor. Şu var : Heidegger dizeyi böyle okumakla 'Varlık'ın dolayımsız kavranışının kutsal olanla söz arasında kurulan bağıntı ile gerçekleştiğini göstermek istemiş oluyor. Şurası çok önemli : Söz ve kutsal olan başlangıçta Bir'di; bu birliği yeniden ancak şiirsel söz kurabilir! Heidegger Hölderlin'i böyle anlıyor.
Peki İslam'da kutsal olan ile söz arasındaki bağıntı nasıl? Bu problematik de inceleniyor. İslam'da söz ile Allah arasındaki bağıntı Vahiy'le kurulmuştur: Heidegger'in Hıristiyanlık bağlamında yapmaya çalıştığı, İslam'da Vahiy'le kurulmuş olan Söz ve Allah ilişkisinin Hıristiyanlıkta şiirsel sözle kurulabileceğini ortaya koymaktır! Benim ilave etmek istediğim şu : Bunun sebebi de İncil'in doğrudan Allah kelamı olmayıp insan elinden geçmiş olarak bize ulaşmasıdır.
İkinci bir tartışma da 'Kur'an ve Roman' konusunda. Eagleaton Müslüman toplumlarda romanın ortaya çıkmamasının sebebi olarak (Edward Said'den yararlanarak) Kuran'ın 'baba' metin rolüyle sonraki metinlerin tümünü iğdiş etmiş olmasını gösteriyor. Yani tüm diğer metinler Kur'an'ın ilksel otoritesi altında kastrasyona uğratılmış şekilde varolmak zorunda kalmıştır. Said daha farklı bir şey söylemiştir oysa : Ona göre, Müslüman toplumlardaki İ'caz geleneği Kur'an'ın bütün diğer metinleri iktidarsız kılan bir tekilliğe sahip olmasına yol açmıştır. İ'caz basitçe Kur'an'ın sözsel muhteşemliği demek. Söz, söyleyiş ve anlam bakımından bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir. Akla gelen soru ise, bu geleneğin romanın önünü kapatırken neden şiiri etkilemediğidir. Bunu da ayrıca düşünmek gerekiyor.
Son notum yine Eagleton'dan : Rüya dili ile şiir dilinin 'bilinçdışının bir dil olarak yapılandırılması' bağlamında benzerliği.
Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler (E. Levinas, M. Schneider, M. Serres, L. Irigaray, M. Le Doeuff, J. Derrida) Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler Çok begendim. Özellikle Iriagaray ve Derrida ile yapılan söyleşileri.
Levinas'ın 21. yüzyılda Talmud, Tora üzerinden etik ve öteki bağlamında da olsa Tanrı'yı diriltme çabalarını şaşkınlıkla okuduktan sonra nihayet muhteşem bir yazı (söyleşi vermeyi reddetmiş) ile karşılaştım.
Irigaray beklentileri boşa çıkarmayıp topu lamba gibi doksana asan bir metin yazmış.
Daha önce 'Feminist Teori'ye Giriş' kitabında onun dediklerini çok da fazla anlamamıştım, zaten bu Lacan'cı imgesel/simgesel meselesi de yeni yeni kafama oturuyor. Ancak, burada, Irigaray'ın dildeki cinsiyetçi yapıya dair söyledikleri zihnimi çok açtı. Mesele 'bilimadamı değil bilim-insanı diyelim'den öte bir şey. He/she diye şirket dünyasında sözümona eşitlikçi olmaya çalışmak filan da değil. Yapısal olarak, gramer olarak dilin eşitleştirilmesinden bahsediyor Irigaray! Bir yerde, bunun bir devrim çağrısı olduğunu düşünüyorum.
"İnsan türü sözdizimi kurallarının öncesiz-sonrası ve değişmez olduğunu düşünme eğiliminde. Bu toplumsal değişme korkusunun bir parçasıdır. Nietzsche'nin dediği gibi, gramere inandığımız sürece Tanrı'ya da inanacağız."
"Cinsel özneler olarak kadın ve erkek dünyayı eşit koşullarda yaratmamaktadır. Bu, yalnızca dilin dönüşümüyle olanaklı olabilir. Dişil cins, bugün, eril adlar tarafından, az ya da çok, asimile edilmiştir. Kadın olmak, bir erkek olmamak demektir."
"Dilsel normları (norm demeyip düzgü düzgü diye beynimi şişiren çevirmene selâm olsun) oluşturan üretim ve iletişim araçlarında yapılacak yeniden düzenleme ve devrim olmadan toplumsal adaletsizlikten kurtulmanın olanaksız olduğunu kavramak önemlidir."
"Var olan simgesel süreç içerisindeki kadınların bilinçsiz yabancılaşmalarının bir işareti olan bu şeyler...." Simgeseli bu kadar iyi 'gösteren' az cümle var, en azından benim için.
Ve son olarak :
"Kültürümüz, kadınlarınkiyle erkeklerin dünyası arasında kamusal ve kültürel bir ittifak kurmayı başaramazsa, erkekler arasındaki, erkekle doğa arasındaki öncesiz-sonrasız savaşı daha fazla taşıyamaz."
Muhteşem bir makale.
Hatırladıklarım Hatırladıklarım İki oturuşta, 24 saat içinde bitirdim kitabı. Uzun zamandır böyle yoğun okuma yapma isteği veren bir kitap bulamamıştım, iyi oldu. Okurken hep şunu düşündüm : Sertel bizde neden daha iyi tanınmıyor, bu kitabı neden bir başucu kitabı olarak okunmuyor, ve ben neden bu kadar geç okudum? Cevabını da dönüp kendi kendime şöyle verdim : Çünkü Sertel ana akım solcuların ve Kemalistlerin tam sahiplenmediği, arada kalmış bir figür. Demokrat bir insan. Bu nedenle başına gelenler de, fikirleri de o denli gündem olmamış sanki... Ya da ben ıskaladım, bilemiyorum.
Kitap 2. Meşrutiyet'ten 1970'lerin ortasına dek Sertel'in yaşadıklarını anlatıyor. 31 Mart, 1. Dünya Savaşı, Milli Mücadele, Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes... Hepsiyle bire bir görüşmüş, çalışmış çok önemli birinden bahsediyoruz. Nâzım, mesela, onun yanında başlamış matbuat hayatına, Resimli Ay dergisinde... Aziz Nesin dünkü çocuk! Cevat Şakir... Uzatacak değilim.
Her ne kadar anılar biraz bölük pörçük de olsa, kimi zaman dili epey sıradanlaşsa da şimdiye dek okuduğum biyografilerin en iyisi. Atay'ın Çankaya'sı yerine -meselâ-, o dönemi (ve sonrasını) anlamak için bu kitabın okunması lâzım. Can Yayınları birkaç yerde yazım ve imlâ hatası yapmış, bunu onlara yakıştıramıyorum, ama maalesef bundan kurtulamadık kitaplarda. Her neyse, sonuçta muhakkak okunmasını öneririm bu kitabın.
Açık Toplum ve Düşmanları (Cilt 1) Açık Toplum ve Düşmanları (Cilt 1) Çok güçlü bir kitap. İlk defa Platon'u tam olarak anladım. Problem şu : Acaba doğru mu anladım? Popper tarihsicilere nefretini kusarken Platon'un elini kolunu da hızardan geçirmiş gibi geliyor bana. Sanki kantarın topuzunu kendi duygusallığı sebebiyle kaçırmış, bu da kitabı zedelemiş. Çok not aldım ama buraya koymaya üşeniyorum şimdi. Ana fikri anladıktan sonra 50. sayfadan itibaren sıkılmaya başladım. Gel gör ki, tamamlamak da istiyorum, ne yapacağım? İmdadıma şu yeni oyuncağım yetişti : http://www.altinicizdiklerim.com/ Burada ilk cildin 30 sayfalık "alıntı özeti" var; tam benim aradığım! Bunu okudum, gayet de yetti.
Aklımda kalanlar : Platon formlar/idealar teorisini çürüyen Atina'ya karşı 'çürümeyen' bir tutamak noktası olarak düşündü. Bu analiz ise onu nerdeyse faşizan bir 'devlet' kurgusuna götürdü. Tüm bu süreçte iyi niyetli (ve hiç sadık kalmadığı) Sokrates'in fikirlerini de kendi totaliterliğine alet etti.
Bir kez daha anladım ki Antik Atina'dan bi tek Sofistleri seviyorum.
Çok çok iyi bir analiz için : the open society and its enemies: https://eksisozluk.com/entry/70838183
İkinci cildin tümünü alıntılardan okudum. Tamamen Marks'a ayrılmış. Onu Platon'u eleştirdiği kadar sert eleştirmediği gibi birçok yerde Marx'ın arkaplan görüşlerine katıldığını da görüyoruz Popper'ın. Bir örnek : "Türlü sözleri ve türlü davranışları gösteriyor ki, onu sosyalizmi kabul etmesine yol açan neden, bilimsel bir yargı değil, ahlaksal bir dürtüdür; ezilenlere yardım etmek, utanmazcasına sömürülen sefil işçileri kurtarmak isteğidir. Eminim ki, öğretisinin etkili olmasını sırrı bu ahlaksal seslenişindedir. Ve soyut olarak ahlakçılık taslamamış olması da, bu seslenişin gücünü pek çok artırmıştır."
En ilginç bulduğum yorumlardan biri, Marx'ın radikal görüşleriyle eski tip Hıristiyanlığı dolaylı yoldan reforme ettiği fikriydi.
Tabii çok şey var yazıp alıntılanacak, tıka basa değerlendirme ve analizlerle dolu çok iyi bir kitap. Öte yandan, bir miktar eskimiş sanki. Popper'ın 'heyecanlı' tutumu hem kitaba enerji veriyor hem de onun analizlerine bir miktar mesafeli bakmamıza sebep oluyor.
Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? Bir Kadını Öldürmeye Nereden Başlamalı? Hatice Meryem'i severdim, ancak, edebî yaratıcılığı bir fecaatmiş. Bazı kısımları ortaokul öğrencisi yazmış gibi. Sondaki kitabı neden yazdığına dair kısım fena değil, o da zaten kurgu değil. Cinayetlere katil erkekler perspektifinden bakması güzel fikir bence; ama keşke daha incelikli bir dili olabilseymiş.