Elimizdeki malzemeye bakmadan tavır alırsak normatif, ve sorumluluğunun bir kısmını yerine getirmemiş bir tavır olur bu. Normatif yaklaşım işin kolayına kaçmaktır. "Aydın kişi her zaman muhalif olmalıdır!" benim asla inanmadığım bir söz. Aydın kişi her zaman sorgulamalıdır, ve bu farklı bir şey. Aydın, ütopyasını unutmadan pratikteki seçimlerini akılcı ve toplumcu yapmaya çalışmalıdır. Zor olan, kirli olan budur ; diğeri pir-ü pak ve kolay olandır. Aydın insan sorumluluğunu bırakıp gitmiş Che değildir, elini taşın altından hiç çekmeyen Castro'dur.
Gündelik politika tüketen bir şey.. Oysa neler var düşünce dünyamızda. Ahmet Çiğdem hoca meğer televizyonda bir programa çıkmış! İdeolojilerin taşralaşması, Marx'ın sözünün ters yüz edilmesi, ve ülkedeki muazzam sivil kod kaybıyla ilgili olağanüstü değerlendirmeler yapmış. Keşke daha çok insan izlese...
Sunday, August 20, 2017
Sıkıcılık
Herhangi bir şeyin sıkıcılığını aşmanın en iyi yolu ona dahil
olmak. Meselâ söz almak, soru sormak gibi..
O zaman vakit de daha hızlı geçiyor
doğal olarak. Flow diye bir teori var, duymuş olabilirsiniz, mutluluğun
yaptığın şeyde ‘akış’ yaratmakla, 'kendini unutmakla' elde edilebileceğini söylüyor . Yıllar önce okumuştum bunu, beni etkilemişti.
Aslında atla deve değil ama yine
de güzel keşif.. ‘Flow’ yaşamadığım durumları tespit edip onları elden
geldiğince azaltmaya çalışıyorum.
İhsan Oktay Anar’ın dediği
gibi : Bu dünyaya esasen eğlenmeye geldik yahu!
Tarkovski
Tarkovski bana hep İran'daki günlerimi hatırlatır. Ne çok çaba göstermiştim onun filmlerini izlemek ve anlayabilmek için. Hele Andrei Rublev! 3 gün almıştı bitirmem... Her yarım saatte bir mola verip -hatta bazen güç toplamak için uyuyup!- öyle devam ediyordum. Sonunda ise hiçbir şey anlamadan kapatmıştım VCD'yi.
Neden böyle? Yani neden Tarkovski 'entellektüel sinema izleyicisi' ile diğerlerini birbirinden ayıran bir 'çizgi', bir 'hat'? Bunu düşündüğümde aklıma gelen tek şey onun sinemayı 'şiir' yazmanın bir başka aracı olarak görmesi. İmgeler, simgeler, referanslar.. Kısım kısım çözümlemek gerekiyor onun sinemasını, dahil olmak çok zor. Bir operaya gitmek gibi, belki de önceden temayı, derdini, anlatmak istediğini, vs vs'yi anlayıp öyle oturmak gerekiyor filmin başına.
Bergman'ın dahi yere göğe koyamadığı bir adam Tarkovski. "Bizim açmaya uğraştığımız kapıdan o kolayca geçmiştir" diyor. Ancak itiraf ediyorum, ben tad alamadım onun filmlerinden. Mesele de muhtemelen o değil benim!
Neden böyle? Yani neden Tarkovski 'entellektüel sinema izleyicisi' ile diğerlerini birbirinden ayıran bir 'çizgi', bir 'hat'? Bunu düşündüğümde aklıma gelen tek şey onun sinemayı 'şiir' yazmanın bir başka aracı olarak görmesi. İmgeler, simgeler, referanslar.. Kısım kısım çözümlemek gerekiyor onun sinemasını, dahil olmak çok zor. Bir operaya gitmek gibi, belki de önceden temayı, derdini, anlatmak istediğini, vs vs'yi anlayıp öyle oturmak gerekiyor filmin başına.
Bergman'ın dahi yere göğe koyamadığı bir adam Tarkovski. "Bizim açmaya uğraştığımız kapıdan o kolayca geçmiştir" diyor. Ancak itiraf ediyorum, ben tad alamadım onun filmlerinden. Mesele de muhtemelen o değil benim!
I, Daniel Blake
Cannes'da Altın Palmiye kazanan filmler serisine "I, Daniel Blake" ile devam ettim.
Ken Loach'un 'The Wind That Shakes the Barley' filminden yıllar sonra yeniden bu en prestijli ödüle uzandığı sarsıcı bir film. Ken Loach sinemasına dahil olmak benim sevdiğim bir deneyim. Zamanın bir miktar dışında durmakta ısrar eden, daha doğrusu 'yaşanmakta olana' muhakkak eleştirel bir mesafeden bakan, Marksist perspektifi kullanan bir insan Ken baba.. Ben onun birçok filmini izlediğimde hayatlarımızda 'temel' olanı, 'öncelikli' olanı, 'insani' olanı yeniden hatırlıyor ve minnettar kalıyorum ona.
Öte yandan onun sinema anlayışında sürekli karşıma çıkan zaaflardan dolayı şaşkına döndüğümü de söylemek zorundayım. 'The Wind..' zaten belli bir noktadan sonra tam bir farsa evrilmişti, öyle çok sahne vardı ki problemli, filmi zorlukla bitirmiştim. Bu film ise çok iyi gidiyordu aslında, sarkan yeri yoktu. Ta ki Katie'nin eskort olduktan sonra Daniel ile yüzleştikleri sahneye kadar. Çok daha sakin, çok daha 'kalp kırıcı' anlatılabilirdi orası.. Ama Ken baba orada volume'ü gereksizce açmayı tercih etmiş, 'vermiş duyguyu' ve sahneyi mahvetmiş bana göre. O ana dek kullandığı araç gereçleri bir tarafa atmış, ve bence kıvıramamış.
Öte yandan İngiliz işçi sınıfının, yoksulların, 'en alttakilerin bir üstündekilerin' hayatındaki varoluş mücadelesini, sosyal güvenlik sistemindeki rezaletleri filan iyi anlatmış. Sakin ve etkileyiciydi o kısımlar (çoğu aslında).
Filmde beni en çok sarsan şey ise o güzellim Daisy oldu. Onda insanlığa dair umudu gördüm. Bunu da ayrıca yazmak istiyorum.
Son analizde, tipik bir Ken Loach filmi bu : İnsanın içine -kimi teknik ve anlatımsal kusurlarına rağmen- bir yumruk gibi oturuyor. Hayattaki öncelikleri çok iyi hatırlatıyor.
Ken Loach'un 'The Wind That Shakes the Barley' filminden yıllar sonra yeniden bu en prestijli ödüle uzandığı sarsıcı bir film. Ken Loach sinemasına dahil olmak benim sevdiğim bir deneyim. Zamanın bir miktar dışında durmakta ısrar eden, daha doğrusu 'yaşanmakta olana' muhakkak eleştirel bir mesafeden bakan, Marksist perspektifi kullanan bir insan Ken baba.. Ben onun birçok filmini izlediğimde hayatlarımızda 'temel' olanı, 'öncelikli' olanı, 'insani' olanı yeniden hatırlıyor ve minnettar kalıyorum ona.
Öte yandan onun sinema anlayışında sürekli karşıma çıkan zaaflardan dolayı şaşkına döndüğümü de söylemek zorundayım. 'The Wind..' zaten belli bir noktadan sonra tam bir farsa evrilmişti, öyle çok sahne vardı ki problemli, filmi zorlukla bitirmiştim. Bu film ise çok iyi gidiyordu aslında, sarkan yeri yoktu. Ta ki Katie'nin eskort olduktan sonra Daniel ile yüzleştikleri sahneye kadar. Çok daha sakin, çok daha 'kalp kırıcı' anlatılabilirdi orası.. Ama Ken baba orada volume'ü gereksizce açmayı tercih etmiş, 'vermiş duyguyu' ve sahneyi mahvetmiş bana göre. O ana dek kullandığı araç gereçleri bir tarafa atmış, ve bence kıvıramamış.
Öte yandan İngiliz işçi sınıfının, yoksulların, 'en alttakilerin bir üstündekilerin' hayatındaki varoluş mücadelesini, sosyal güvenlik sistemindeki rezaletleri filan iyi anlatmış. Sakin ve etkileyiciydi o kısımlar (çoğu aslında).
Filmde beni en çok sarsan şey ise o güzellim Daisy oldu. Onda insanlığa dair umudu gördüm. Bunu da ayrıca yazmak istiyorum.
Son analizde, tipik bir Ken Loach filmi bu : İnsanın içine -kimi teknik ve anlatımsal kusurlarına rağmen- bir yumruk gibi oturuyor. Hayattaki öncelikleri çok iyi hatırlatıyor.
Beşiktaş
İlk defa 1979'da izledim Beşiktaş'ı ; Bursa'da. Babam
götürmüştü. Kalede Rasim Kara! Biz onun hemen arkasındaydık, nedense o
dibimdeymiş gibi hissetmiştim, çok heyecan vericiydi.
O zamanlar maçlar radyodan yayınlanırdı, bir keresinde son
dakikalarda yediğimiz bir gol sebebiyle üzüntüden ağladığımı hatırlıyorum.
Annemin ördüğü ve üzerinde BJK yazan bir süveterim vardı.
Sonra İstanbul'da efsane Metin-Ali-Feyyaz yılları.. "I love
you Gordoon, I love you Gordoonn". Şampiyon kulüpler kupasına bilet bulmuştum, ne
çok sevinmişti babam.. İnönü'de, Paris St Germain maçı..
Çocuklar büyüklerinin takımını
tutmalı. Beşiktaş demek babam demekti benim için.
Hayat Ağacı
Altın Palmiyeli filmler serisinde benim için kayıp halka olan 'Hayat Ağacı'nı nihayet bitirdim. Zor oldu be! Bir hafta içinde dört-beş oturuşta ancak tamamlayabildim, bir kitabı okur gibi. Son derece yoğun, çoğu Hıristiyanlığa dair simgelerle dolu bir film. Bunların önemli bir kısmını anlayamadım. Bir Tarkovski filmi gibi izleyiciden ciddi bir çaba talep ediyor bu yapıt.
Tüm zorluklarına rağmen filmi çok sevdim. Beni oradan oraya attı, değişik birçok fikre, duyguya sürükledi. 'Hayat' denen, 'dünya' denen şeyin bir filmde 'temel izlek' olmasına ilk defa rastladım. Malick böylesine zorlu bir işe girişmiş ve altından da başarıyla kalkmış. Onulmaz bir kayba uğrayan bireyin zihnindeki yıkımı çağlayanlar, ateş, duman gibi alegorilerle güzel anlatmış.
Sinemada izlemek lazımmış bu filmi, görüntüleri olağanüstü çünkü. Öyle böyle değil.
Anne rolünü oynayan kadının, ve küçük Jack'in oyununu çok beğendim. Pitt tam oturmamış sanki. Kamera hareketleri, beklenmedik açılar filan da zihinlerdeki karmaşayı, kaosu iletmekte fayda sağlamış.
Tekrar izlemek lazım bu filmi. Palmiye'yi sonuna kadar hak eden, ama benim gibi bir faniyi aşan bir film olmuş..
Tüm zorluklarına rağmen filmi çok sevdim. Beni oradan oraya attı, değişik birçok fikre, duyguya sürükledi. 'Hayat' denen, 'dünya' denen şeyin bir filmde 'temel izlek' olmasına ilk defa rastladım. Malick böylesine zorlu bir işe girişmiş ve altından da başarıyla kalkmış. Onulmaz bir kayba uğrayan bireyin zihnindeki yıkımı çağlayanlar, ateş, duman gibi alegorilerle güzel anlatmış.
Sinemada izlemek lazımmış bu filmi, görüntüleri olağanüstü çünkü. Öyle böyle değil.
Anne rolünü oynayan kadının, ve küçük Jack'in oyununu çok beğendim. Pitt tam oturmamış sanki. Kamera hareketleri, beklenmedik açılar filan da zihinlerdeki karmaşayı, kaosu iletmekte fayda sağlamış.
Tekrar izlemek lazım bu filmi. Palmiye'yi sonuna kadar hak eden, ama benim gibi bir faniyi aşan bir film olmuş..
feminizm, türban vs. hakkında fragmanlar
bilim insanı, edebiyatçı, sanatçı uçlarda olanın peşindedir. meselâ sinemada haneke'nin temel izleği budur. sol/kemalistlerin de müslümanların da bu toplumdaki okumuş/yazmış olanları dahi ortalamadan sapmalar karşısında sinir uçlarına basılmış gibi zıplıyor, bu hepimiz için fena. halbuki uyuşukluktan kurtarıyor bizi uçtakiler.
***
gülhane'de gezerken başörtülü ama dar kotlu kızlar görmüştüm birkaç yıl önce, bildik bir manzara. bir kısmı kuytu köşelere çekilmişti yavukluları ile. mutluluktan gözlerimin yaşardığını hatırlıyorum ; o kızlar farklı bir kıyafet kodlaması ile de olsa arzuladıkları şeyleri yaşıyordu çünkü. "bir de dindar olacaklar, şu hallerine bak, sahtekârlar!" diye düşünmedim hiç.
***
bir erkeğin totaliter olup olmadığını anlamanın iyi yollarından biri onu feminizm konusunda zorlamaktır. ne kadar kolay patlarsa o kadar totaliter zihniyetlidir. sosyalizm ile bu meselelerin çözüleceğini söyleyen birinden çok çekinirim meselâ. esasen eşitliğe inanmıyor gibi gelir bana.
***
feministler sosyalist hareketten koptular çünkü son analizde sosyalist hareket 'şemsiye' bir hareket olduğunu düşünüyor ve kendine üstünlük atfediyordu. iddiaları şu ki, devrimden sonra, veya yeni düzenle kadın meselesi de çözülecek. oysa feministler pratikte de görüyorlar ki aslında devrim olsa bile bir şey değişmeyecek, çünkü patriyarka, yani erkek egemen düzen çok içsel bir şey. penis gibi erkeğin ayrılmaz bir parçası. sosyalist olması bir erkeği bundan azade kılmıyor, feministler bunu anlıyor ve ayrışıyorlar. erkekler eğer eşitlikçi ise yapmaları gereken şey çok basit : kadınların isteklerine samimiyetle kulak vermek ; hem de yargılamadan ve üstünlük taslamadan.
***
göle'nin "burkanın varlığı ile pek çok kadının dışarıya çıkabilme hürriyeti elde ettiği, bu nedenle burkanın kimi zaman özgürleştirici bir araç olduğu" sözü önemli. türbanı düşünelim, pek çok genç kız iğrenç baba baskısı sebebiyle üniversiteye gidemiyordu, veya gidebilecekleri tek okul ilahiyattı. bir kısım muhafazakâr baba da ancak türbanla giderse okula gitmesine izin veriyordu. bunlar yaşanmış gerçekler. baba baskısına direnmenin karşılığı muhtemelen evde oturmak veya kocaya varmaktı. diğer seçenek ise türban takmak ve okula gitmekti. bunların hangisi genç bir kız için daha özgürleştirici? "sçrım öyle baba baskısına" diyip işin içinden devrimci bir tavırla çıkmak isteyenlere sadece şunu söyleyebilirim : hayat öyle işlemiyor, sosyolojik analizler öyle çalışmıyor. bu tavır burkayı savunmak değil, bu sadece kadının özgürleşmesi için onun sokağa, kamuya dahil olmasına öncelik vermek. kadının oradan bir sonraki adıma geçebilmesine alan sağlamak. bunu aklı başında sol feministler de savunur. gülnur savran'lar, aksu bora'lar vs. sol/kemalistler bu türban meselesinde öyle büyük hata yaptılar ki aslında kendi içlerini ortaya koydular ne yazık ki.
***
erkekler olarak bizler kadınlık nasıl bir şey bilemeyiz (gender-toplumsal cinsiyet). geç kaldığında evde fırça yiyecek olmak, birçok şeyi gizlemek zorunda kalmak, eteğimizin açıklığına dikkat etmek vs.. tüm bu dertler kadınlarda içkin iken bizde ancak empati yoluyla yalnızca bir dereceye dek hissedilebilir. cinsiyet eşitliğini sağlamak için bunun farkına varmak dahi iyi bir adımdır bana kalırsa.
***
gülhane'de gezerken başörtülü ama dar kotlu kızlar görmüştüm birkaç yıl önce, bildik bir manzara. bir kısmı kuytu köşelere çekilmişti yavukluları ile. mutluluktan gözlerimin yaşardığını hatırlıyorum ; o kızlar farklı bir kıyafet kodlaması ile de olsa arzuladıkları şeyleri yaşıyordu çünkü. "bir de dindar olacaklar, şu hallerine bak, sahtekârlar!" diye düşünmedim hiç.
***
bir erkeğin totaliter olup olmadığını anlamanın iyi yollarından biri onu feminizm konusunda zorlamaktır. ne kadar kolay patlarsa o kadar totaliter zihniyetlidir. sosyalizm ile bu meselelerin çözüleceğini söyleyen birinden çok çekinirim meselâ. esasen eşitliğe inanmıyor gibi gelir bana.
***
feministler sosyalist hareketten koptular çünkü son analizde sosyalist hareket 'şemsiye' bir hareket olduğunu düşünüyor ve kendine üstünlük atfediyordu. iddiaları şu ki, devrimden sonra, veya yeni düzenle kadın meselesi de çözülecek. oysa feministler pratikte de görüyorlar ki aslında devrim olsa bile bir şey değişmeyecek, çünkü patriyarka, yani erkek egemen düzen çok içsel bir şey. penis gibi erkeğin ayrılmaz bir parçası. sosyalist olması bir erkeği bundan azade kılmıyor, feministler bunu anlıyor ve ayrışıyorlar. erkekler eğer eşitlikçi ise yapmaları gereken şey çok basit : kadınların isteklerine samimiyetle kulak vermek ; hem de yargılamadan ve üstünlük taslamadan.
***
göle'nin "burkanın varlığı ile pek çok kadının dışarıya çıkabilme hürriyeti elde ettiği, bu nedenle burkanın kimi zaman özgürleştirici bir araç olduğu" sözü önemli. türbanı düşünelim, pek çok genç kız iğrenç baba baskısı sebebiyle üniversiteye gidemiyordu, veya gidebilecekleri tek okul ilahiyattı. bir kısım muhafazakâr baba da ancak türbanla giderse okula gitmesine izin veriyordu. bunlar yaşanmış gerçekler. baba baskısına direnmenin karşılığı muhtemelen evde oturmak veya kocaya varmaktı. diğer seçenek ise türban takmak ve okula gitmekti. bunların hangisi genç bir kız için daha özgürleştirici? "sçrım öyle baba baskısına" diyip işin içinden devrimci bir tavırla çıkmak isteyenlere sadece şunu söyleyebilirim : hayat öyle işlemiyor, sosyolojik analizler öyle çalışmıyor. bu tavır burkayı savunmak değil, bu sadece kadının özgürleşmesi için onun sokağa, kamuya dahil olmasına öncelik vermek. kadının oradan bir sonraki adıma geçebilmesine alan sağlamak. bunu aklı başında sol feministler de savunur. gülnur savran'lar, aksu bora'lar vs. sol/kemalistler bu türban meselesinde öyle büyük hata yaptılar ki aslında kendi içlerini ortaya koydular ne yazık ki.
***
erkekler olarak bizler kadınlık nasıl bir şey bilemeyiz (gender-toplumsal cinsiyet). geç kaldığında evde fırça yiyecek olmak, birçok şeyi gizlemek zorunda kalmak, eteğimizin açıklığına dikkat etmek vs.. tüm bu dertler kadınlarda içkin iken bizde ancak empati yoluyla yalnızca bir dereceye dek hissedilebilir. cinsiyet eşitliğini sağlamak için bunun farkına varmak dahi iyi bir adımdır bana kalırsa.
Yağmurun Altında
Mevsimler kurgularla oyaladı bizi
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.
-Anday
Subscribe to:
Posts (Atom)




