Sunday, December 20, 2020

İnek (Gaav)

Sonunda izleyebildim! Filmi -neredeyse 15 yıl önce- İsfahan merkezdeki üç katlı bir alışveriş pasajının en alt katında bulunan CD'ciden almıştım; kısmet Youtube'den izlemekmiş. Film restore edildiği için siyah-beyaz görüntüler gayet kaliteli olmuş, bu da ayrı bir seyir zevki veriyor.

Şah Rıza Pehlevi'nin İran'ın ne kadar 'modern'leştiğine dair propagandasının egemen olduğu yıllarda çekilmiş bir film bu, hem de Kültür Bakanlığı desteği ile. Sonrasında filmin dağıtılmasını yasaklayan ise yine aynı Kültür Bakanlığı oluyor! Sebebi de 'modern' İran'ın böyle cahil köylülerin, çarşaflı kadınların filan bulunduğu bir filmle tanıtılmasının önüne geçmek. Humeyni'nin en sevdiği filmlerden biriymiş; hatta İslam devriminden sonra sinema sektörüne desteğin sebebinin de bu sevgi olduğu söylenir.

İlk başta biraz zorlanıyor insan filme girmeye; sonuçta siyah-beyaz, köylük yerde geçen, ve 1969 yapımı bir sanat filminden bahsediyoruz. Ne var ki ilk yarım saatten sonra rahatça izlenebilir hale geliyor ve insanda biraz Yılmaz Güney'in 'Umut'u gibi nostaljik, dönemsel bir tad bırakıyor. Köylüler arasındaki o dostluk ve yardımlaşma duyguları bana iyi geldi. Beklentim yüksek değildi, o nedenle epey beğendim. Anadolu'da veya başka kırsal bir yerde de çok rahat çekilebilecek, esasen mikro bir kosmos yaratıp onun üzerinden sözünü söyleme yöntemini kullanmış bir film.

'Kayıp' duygusunu derinden hissettirdi bana, bu da yönetmenin amacına ulaştığını gösteriyor.




Wednesday, December 16, 2020

Hilmi Yavuz, Kara Güneş hakkında


Hilmi hocanın makalelerinden oluşan biraz eski bir kitap. Meğer yıllar önce okumuşum bunu, ortalarda altını çizdiğim satırları görünce anladım. Hiç hatırlamıyorum oysa. Neyse, yeni bir okuma gibi oldu benim için. 

Hilmi hocanın her kavramı tam bir netlik kazanana değin açıklıyor olması bazen bunalttı beni, ama genel olarak çok zevkle okuduğum, hiç düşünmediğim derin mevzulara el atan bir kitap oldu.

Şiir, felsefe ve edebiyatın hemhal olduğu tüm o güzel makalelere selam olsun; yine de onları bir yana bırakarak birkaç ilginç konuya odaklanmak, ve notlarımı paylaşmak istiyorum. Çoğu alıntı, aralarda benim yorumlarım var.

İlki 'Heidegger, Şiir ve Kutsallık' ile başlayan ilginç tartışma. Heidegger'in dil ile kutsallık arasında birlik arzusunun şiir aracılığıyla gerçekleşmesi olarak yorumladığı bir Hölderlin dizesiyle başlıyor konu. Dize de şu : "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözüm olsun benim!' Heidegger şiiri yanlış yorumluyor ve şöyle anlıyor "Ve gördüğüm, Kutsal olan, sözümdür benim!" Heidegger şiiri Hıristiyan ilahiyatı bağlamında okuyor.  Şu var : Heidegger dizeyi böyle okumakla 'Varlık'ın dolayımsız kavranışının kutsal olanla söz arasında kurulan bağıntı ile gerçekleştiğini göstermek istemiş oluyor. Şurası çok önemli : Söz ve kutsal olan başlangıçta Bir'di; bu birliği yeniden ancak şiirsel söz kurabilir! Heidegger Hölderlin'i böyle anlıyor. 

Peki İslam'da kutsal olan ile söz arasındaki bağıntı nasıl? Bu problematik de inceleniyor. İslam'da söz ile Allah arasındaki bağıntı Vahiy'le kurulmuştur: Heidegger'in Hıristiyanlık bağlamında yapmaya çalıştığı, İslam'da Vahiy'le kurulmuş olan Söz ve Allah ilişkisinin Hıristiyanlıkta şiirsel sözle kurulabileceğini ortaya koymaktır! Benim ilave etmek istediğim şu : Bunun sebebi de İncil'in doğrudan Allah kelamı olmayıp insan elinden geçmiş olarak bize ulaşmasıdır.

İkinci bir tartışma da 'Kur'an ve Roman' konusunda. Eagleaton Müslüman toplumlarda romanın ortaya çıkmamasının sebebi olarak (Edward Said'den yararlanarak) Kuran'ın 'baba' metin rolüyle sonraki metinlerin tümünü iğdiş etmiş olmasını gösteriyor. Yani tüm diğer metinler Kur'an'ın ilksel otoritesi altında kastrasyona uğratılmış şekilde varolmak zorunda kalmıştır. Said daha farklı bir şey söylemiştir oysa : Ona göre, Müslüman toplumlardaki İ'caz geleneği Kur'an'ın bütün diğer metinleri iktidarsız kılan bir tekilliğe sahip olmasına yol açmıştır. İ'caz basitçe Kur'an'ın sözsel muhteşemliği demek. Söz, söyleyiş ve anlam bakımından bir benzerini getirmekte insanların aciz bırakıldığı Kur'an, İ'caz kudretinin en üstün örneğidir. Akla gelen soru ise, bu geleneğin romanın önünü kapatırken neden şiiri etkilemediğidir. Bunu da ayrıca düşünmek gerekiyor.

Son notum yine Eagleton'dan : Rüya dili ile şiir dilinin 'bilinçdışının bir dil olarak yapılandırılması' bağlamında benzerliği.

Saturday, November 7, 2020

"Matematik Belası Üzerine" Üzerine

Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan biri. Nesin Vakfı'ndan sipariş etmiştim. 1.5 günde bitirdim. Matematik felsefesini ele alan makalelerden oluşan, birkaç çok önemli matematikçinin de kısa ama güzel özetlenmiş biyografilerinin bulunduğu, bana çok iyi gelen bir kitap oldu bu.

Başlardaki "Matematik Belası" Üzerine adındaki makalelerde yer alan Avrupamerkezcilik karşıtı fikirlerde yazarın bir miktar ileri gittiğini düşünüyorum; daha dengeli ve anlama odaklı olabilirdi sanki. Doğu'ya matematiğe katkı konusunda hak ettiğinden daha fazla değer atfettiği fikrindeyim. "Matematikçi bir Cemil Meriç mi okuyacağım?" endişem boşa çıktı, sonrasını çok sevdim. Yazarın kavramları açıklayan, matematiğe yakın olmayan okuru da kapsamaya çalışan tarzı hoşuma gitti.
Çok sayıda paragraf ve cümlenin altını çizdim, hepsini buraya aktarmak zor bir şey; yine de kendimce en önemlilerini not etmek istiyorum :
Platonculuğun çekirdeğini matematiksel nesnelerin... bağımsız olduğu görüşü oluşturur.
Heidegger : Matematiğin niçin var olduğu? sorunu.
Aydınlanma düşünürleri, düşünceyle matematiği eşitlediler. Böylece matematik mutlak otorite haline geldi. (Bu da en sonunda otoriter bir zihniyete evrildi. H.S.)
Aristo, anasının (Platon) memelerini kuruttuktan sonra ona tekme atan bir taydır. (Cemil Meriç)
Dasein ile Descartes'ın düalizmi (düşünen özne versus üzerinde düşünülen nesneler) tamamen karşıt fikirlerdir. Heidegger'in Descartes eleştirisinin kökeni, modern dünyada her şeyin ölçüsünün hesapsal olana indirgenmesi ve bunun doğurduğu sorunlardır.
Leibniz 0'ı yokluk, 1'i ise Tanrı olarak yorumlamıştır. Yeni Platoncu ve sayısal gizemci öğretileri izleyen Leibniz'e göre her şey 1'den yani Tanrı'dan sudût etmiştir (taşmıştır).
Leibniz kimi yerlerde sonsuz işlemleri Tanrı'nın dahi yapamayacağını söylemiştir.
Descartes ve Kant gibi düşünürlerde felsefi ifadesini bulan Galileci bilim, doğanın ontolojisini yaşam-dünyasını oluşturan tarih ve kültürden bağımsız olarak bilimsel kuramlar yoluyla keşfetmeye çalışır.
Araştırılacak / okunacak : Öklid geometrisi ile Lobatchevsky geometrisi farklarına bakılacak + Hadamard'ın "Matematiksel Alanda İcadın Psikolojisi" kitabı okunacak.


Ahmet Altan'ın "Tanrı, Kumandanlar ve Memeler" metni hakkında

Bu meşhur metne dair temel itiraz noktam Ahmet Altan'ın bir erkek yazar olmanın tüm konforunu, imge, sembol ve metaforlarını doya doya kullanmaktan imtina etmemesidir. Kabahat mi? Değil. Öte yandan, bir kadın yazarın erkek bedenini arzulayan / metaforlaştıran bir metni bu rahatlıkla yazamayacağını düşünmüşümdür hep. Son analizde, bu metindeki erkek yazar konforundan bir miktar rahatsız oluyorum.

Timur Selçuk'un Ardından

Timur Selçuk'un ölümünün bana hissettirdiklerini sessizce içimde yaşayıp geçecektim; ne var ki bu fotoğraf beni mahvetti.

Kirli beyaz, üzerinde 'Timur Selçuk' yazan kapaksız bir kaset. Tabii 80 öncesi. Daha 8-9 yaşımdayken tavukhanedeki evimizde, mono teypten çıkan gür sesi bütün salonu doldururdu. Babam rakısını içerken bu kaseti sayısız defa dinlemiştir; tabii onunla birlikte biz de... Eda hatırlattı, birkaç yerine yanlışlıkla ses de kaydettik galiba; Play tuşu ile Record tuşu yan yana idi teypte. Belki de o sırada boş kaset bulamayıp bile isteye kaydettik.
Babamın Ruhi Su ile beraber en çok dinlediği sanatçıydı o; "Güneşin Sofrasındayız", "Ekonomi Tıkırında", "Eşeği Saldım Çayıra" ve tabii "1 Mayıs". Bunları evde, arabada bağır bağır söylediğini iyi hatırlıyorum; velhasılı, Timur Selçuk denince aklıma hep babamın şarkılara nasıl eşlik ettiği geliyor.
Sonraları özlediğim biriyle sohbet eder gibi arada sırada hep dinledim o eski şarkıları. "Nereye Payidar"ı Aysun'la tatil yollarında arabada çılgın gibi söylerdim. Bu şarkıdaki "İşçilerle el ele" kısmını Cem Karaca'nın şarkısındaki "İşçisin sen işçi kal" bölümüne benzetirim; ikisinde de coşuyorum. İşçi kelimesi benim için yoksulluğun olmadığı, özgür, adil bir dünyanın simgesiydi galiba.
Stoacıların dediği gibi, "an" dışında her şey yalan. Zaman doluyor, ve herkes bir bir gidiyor; yapacak bir şey yok.

Thursday, July 30, 2020

Söyleşiler - Nuri Bilge Ceylan

Nuri Bilge'nin esasen bir filozof olduğunu düşünüyorum artık... İnsan denen muammaya kafa yoran herkesin onun filmlerini izlemekle yetinmeyip bu söyleşi kitabını da okumasını öneririm. Yaşamın ve ruhların gri alanlarına odaklanmış biri NBC; gerçekçi, anlama odaklı ve samimi bir sanatçı. 'Düşüncelerini bir çekiç darbesi gibi kesin ve net söylemek zorunda olmayan' biri.

Notlar : 

Kadınların zaaflarına, feminizme bakışına dair bölümü özellikle beğendim.
"Bütün güvenilirlik, rahat bir vicdan ve gerçeğin bütün kanıtları sadece duyular aracılığıyla elde edilir". Nietzsche. 
Kim Ki Duk : Arirang, Taylandlı A Weerasethakul, Drejan Omirbaev, Tsai Ming-liang.
Pire Dayı ot biçerken yorulduğu anda kendini tarlaya bırakıvermiş gibiydi. Tam anlamıyla hak edilmiş bir uyku gibi görünüyordu.
Çehov : Karım, Yolda, İyi İnsanlar. Karakterler : Dimov, Astrov.

Saturday, June 13, 2020

Zekeriya Sertel'in 'Hatırladıklarım' kitabına dair




İki oturuşta, 24 saat içinde bitirdim kitabı. Uzun zamandır böyle yoğun okuma yapma isteği veren bir kitap bulamamıştım, iyi oldu. Okurken hep şunu düşündüm : Sertel bizde neden daha iyi tanınmıyor, bu kitabı neden bir başucu kitabı olarak okunmuyor, ve ben neden bu kadar geç kaldım? Cevabını da dönüp kendi kendime şöyle verdim : Çünkü Sertel ana akım solcuların ve Kemalistlerin tam sahiplenmediği, arada kalmış bir figür. Demokrat bir insan. Bu nedenle başına gelenler de, fikirleri de o denli gündem olmamış sanki... Ya da ben ıskaladım, bilemiyorum. 

Kitap İkinci Meşrutiyet'ten 1970'lerin ortasına dek Sertel'in yaşadıklarını anlatıyor. 31 Mart, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele, Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes... Hepsiyle bire bir görüşmüş, çalışmış çok önemli birinden bahsediyoruz. Nâzım, meselâ, onun yanında başlamış matbuat hayatına, Resimli Ay dergisinde... Aziz Nesin dünkü çocuk! Cevat Şakir... Uzatacak değilim. 

Her ne kadar anılar biraz bölük pörçük de olsa, kimi zaman dili epey sıradanlaşsa da bu kitap şimdiye dek okuduğum biyografilerin en iyisi. Atay'ın Çankaya'sı yerine -meselâ-, o dönemi (ve sonrasını) anlamak için bu kitabın okunması lâzım, çünkü çok nesnel bakmaya çalışmış meselelere. Can Yayınları birkaç yerde yazım ve imlâ hatası yapmış, bunu onlara yakıştıramıyorum ama maalesef bundan kurtulamadık yayıncılıkta. Her neyse, sonuçta muhakkak okunmasını öneririm bu kitabın.

Monday, May 25, 2020

Orhan Veli'ye dair

Canımın içi Orhan Veli ya... Melih Cevdet'in anılarından.

Gelin - Ö. Lütfi Akad

Finalde büyük twist yapmış Lütfi baba, tebrik ederim; ruhu şad olsun. Maşıngadan Vita kutularına, Şevrole dolmuşlardan dandik akide şekerlerine, çocukluğumu hatırlattı bu film bana. Senaryosu, rejisi, oyunculuklarıyla döneminin çok ilerisinde, sağlam bir eser olmuş. Tabii daha küçük bir 'Osman' seçilebilirmiş, zavallı Hülya Koçyiğit'in (o nasıl bir güzellik!) canı çıktı onu taşırken. Senaryoda şöyle bir problem var, hep 'clear cut' ilerliyor sahneler (NBC'ye selam olsun); doğal bir nefes alış, hayata dair samimi bir detay, gereksizce bir laf yok. Olsa daha iyiymiş, ama o dönemin sinema anlayışı böyleymiş işte. Tragedyalardaki gibi küt küt ilerliyor sahneler. Yine de tahmin ettiğimden çok daha nitelikli bir film çıktı karşıma. Ortalarda bir miktar sarksa da zaman ekonomisi gayet iyi. Restorasyon da çok başarılı. Two thumbs up.