Thursday, June 23, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -10

Kahpe Yunan, Kahpe Bulgar
94'teki ekonomik krizde işten atılıp üstüne bir de varoluşsal bunalımlarım eklenince bir gecede askere gitme kararı aldım. 24 yaşındayım. Hayat boktan. Yakınlarım için tatsız bir sürpriz oldu bu, ama insan bazen kafayı bozuyor ve kimseyi umursamıyor.
Meş'um 90'lar : Doğu'daki çatışmalarda her gün onlarca insan ölüyor; faili meçhuller, işkenceler karabasan gibi. Dandik öğrenci yatağıma uzanıp sıkıntı içinde planlar yapıyorum. Uzaktan martıların ve Kadıköy vapurunun sesi geliyor. "Ulan" diyorum, "Beni Doğu'ya gönderirlerse bir tekne ayarlayıp Yunanistan'a kaçarım. Boğulursam boğulurum anasını satayım. Hem gözlük numaram çok yüksek, göndermezler beni oraya ya... Olmadı, nizamiyeye teslim olduktan sonra savaşa gitmeyi reddettiğimi söylerim hemen; yatarım hapiste bir iki yıl, n'olacak..." Zaten dertli bir genç olarak daha da efkârlıyım artık.
Acemiliğim İzmir Poligon'a çıkıyor. Askeriye bu dünya içinde bir Orta Dünya. İçtimalarda göbekli astsubay işaret parmağının ucunu göstererek bize bağırıyor : "Bana şu kadar laf gelirse", sonra tombul sağ kolunu ileri uzatıyor, "Size bu kadar sokarım". Her şey sıkıcı, her şey saçma. G3'lerle atış talimi yapıyoruz; birkaç kurşun da ben atıyorum mecburen. Silahın sesi korkunç, kulağımı patlatacak sanki. Bir insana ateş ettiğim düşüncesi beni ürpertiyor.
Her sabah bütün tabur arka taraftaki tozlu yolda komutan eşliğinde koşuyoruz. Hülya Avşar geceleri bizim koynumuzda sallanıyor. "Ayıp değil mi ya?" diye düşünüyorum başım önde koşarken. Tempo tutturmak için kullanılan diğer 'şarkı' daha da bozuyor sinirlerimi : "Kıbrıs'a çıktık Kıbrıs'a / Yunan'ı da döktük denize / Kahpe Yunan, kahpe Bulgar / Oynama zıplama otur yerine".
Bir şekilde itirazımı dile getirmem lazım, böyle olmaz. O günkü öğle yemeği öncesi üsteğmen Kardak krizine dair bir konuşma yapıyor. Yüzlerce kısa dönem er yerde oturmuş güneş tepemizde onu dinliyoruz. Sıkıcı konuşmasını bitirince "Var mı sorusu olan?" diyor sertçe. Sağ elimi havaya kaldırıyorum. Herkes bana bakıyor. "Tamam, söyle" diyor. Herkes bana bakıyor. Evet, heyecanlıyım, ama bunu yapmam lazım; yoksa dayanamayacağım.
"Komutanım, neden bu koşularda 'Kahpe Yunan, kahpe Bulgar' diyoruz? Güzel mi yani bu?" diyorum. İnsanlar şoka girmiş, ya da ben öyle olsun istiyorum. "Neden onları düşmanlaştırmak zorundayız? Aynısını bize söyleseler ne hissederiz?" deyip yerime oturuyorum. Poligon'da derin, büyük bir sessizlik var. Bense İzmir'in sıcağını hissetmeyecek kadar mutluyum.
Komutan şaşkın. Ne cevap vereceğini kestirmeye çalışıyor. "Tamam, bundan böyle 'Orospu çocuğu Yunan, orospu çocuğu Bulgar' deriz" diyor. Cevabı umrumda bile değil, ruhumu kurtardım işte! Bundan sonraki her türlü saçmalığa hazırım.

Sunday, June 19, 2022

Cevizli Yolu

Memlekette çok sevdiğim patikalarda yürüdüm biraz. Eski toprak yol asfalta çevrilmiş olsa da hâlâ çok otantik, çok pastoral...




Acı Tatlı Hatıralar -9

Mono Teyp
Tavukhane'de bir pazar günü. Babam divanda Cumhuriyet okuyor. Yanına gidiyorum. "Baba, 23 Nisan'da şiir okuyacağım ya, öğretmen 'Baban yazsın' dedi." Daha önce birkaç şiirini okumuştum törenlerde. Yüzü ışıldıyor; beğenilmek, takdir edilmek en sevdiği şey. "Tamam, git kağıt kalem getir; ben de bir duble rakı koyayım kendime" diyor.

İşe girişip bir şeyler karalıyor deftere. Sonra birkaç dize daha... Vakit ilerledikçe sıkıntı basıyor ona. Yandaki yüksek masada ödevlerimi yaparken göz ucuyla onu izliyorum.

Birden bana dönüp sesleniyor, "Şu Ruhi Su'nun kasetini buluver". Hemen koşturup getiriyorum. Kenarları yıpranmış kaset mono teypte dönmeye başladı bile : "Taksim Meydanı'nda üç kız, biri çiğdem biri nergis..." Babam rakısından bir yudum alıp bir şeyler daha yazıyor. Ruhi Su'nun gür sesi odayı kaplıyor : "Benim Kâbem insandır, hele nenni nenni dost nenni." Bir yudum daha.

İkindi vakti, masada çalışırken içim geçmiş. Babamın sesiyle uyanıyorum : "Yok oğlum, olmuyor..."

Comment

Wednesday, June 8, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -8

Kökler

Hastanedeki tetkiklerden sonra yine eve dönüyoruz annemle. İkimiz de yorgunuz. Yol boyu geçmişi anlatıyor bana, çoğunlukla güzel şeylerden bahsediyor. Şaşırıyorum; daha endişeli ve üzgün olmasını beklerdim. Yine de, sesi hüzünlü sanki.
Arabayı park edip yavaş yavaş girişe doğru yürüyoruz. Yolun köşesinde küçük bir çimenlik var, içinde bir çınar; köklerini dışarıya bırakmış. Orayı işaret edip "Gel, kestirmeden gidelim." diyor. Otlar ve ağaç çocukluğuna götürüyor annemi. Köydeki ormancı lojmanından çıkıp palamut ağaçları arasındaki taş binaya, okuluna koşuyor.
İtiraz etmek faydasız. Bari düşmesin diye kollarından tutuyorum. Yavaş adımlarla, çamurlara basmadan ilerlemeye çalışıyoruz. Bir anda, ağacın uzun köklerinden birine takılıp yere düşüyor annem. Elleri toprak oluyor. Tutup hemen kaldırıyorum. Dilim tutulsaydı; söylenip kızıyorum ona.