Tavukhane'nin kulübesindeki loş ışığın altında bir saattir çıta kırıyorum. Berbat bir iş. Sobayı yakmak için lazım bu tahtalar anneme. O bana iş buyurduğu zaman sinirlerim geriliyor. Söylediklerime kulak astığı filan yok ama. Kulübeye gelip etrafa bakınıyor ara ara, kırdığım tahtaların çoğunu büyük buluyor. "Sığmaz bunlar sobaya, daha küçük yap" deyip tarlaya geçiyor. Canımı sıkıyor laf etmesi. Bir an önce babaannemlere kaçıp kısıkta top oynamak istiyorum ben. Tahtaların bazılarını yeniden parçalamak çok zor; uğraş uğraş olmuyor. Elimdeki baltayı kalan her tahtaya hınçla indiriyorum. Kıymık gelecek diye, vururken gözlerimi kapatıyorum. Balta sık sık yana kayıyor. Annem çok çalışkan; bizim de ona yardım etmemizi istiyor. Ben tembelim galiba, hiç sevmiyorum bu işleri. Tek düşüncem akşamüstü ona yakalanmadan kasabaya kaçmak. Babaannem sevinir şimdi geldiğime. O hep över beni. "Aslan oğlum" filan der. Birikmiş gazeteleri okurum ona bazen. Üçüncü sayfadaki cinayet haberlerine dertlenmeye bayılıyor. Öğlenden kalan yemekleri "Aferin oğlum, hadi şunu da bitir" deyip önüme koyar. Hiç alınmam buna, o mutlu oluyor diye hepsini güzelce sıyırırım. Akşam ezanı çoktan okundu, kulübe de epey karanlık oldu artık. Bana Allah'tan bahseder sonra. Anlattıkları kafama yatmaz pek, ama onu dinlemek hoşuma gidiyor. Baltayı çuvalların yanındaki yerine koyup eve dönsem iyi olacak.
Sunday, July 24, 2022
Saturday, July 9, 2022
Acı Tatlı Hatıralar -11
Sinemacı Vehbi abi
Bizim kasabada perşembeleri pazar kurulur. Köylüler tarladan topladıkları patlıcan, biber ne varsa traktörlerin arkasına doldurup pazara getirirler. Toz toprak içindeki römorklar şimdi üstü kapatılmış derenin yanına konur, bahçeden koparılmış meyve sebze o saatte henüz daha tenha olan pazar yerine taşınır.
Ben küçükken perşembeler herkesin birbirini gördüğü, selamlaştığı, hasbıhal ettiği güzel bir gündü. Perşembe aynı zamanda sinema günüydü! Kasabanın tek sinemasının sahibi Vehbi abi sabahın köründe dışarı çıkar, dudaklarının arasındaki raptiyeleri birer birer alıp tahta panoya o günkü filmlerin afişlerini asardı. Haftanın diğer günleri salonu açmazdı, masrafları çıkaramazdı.
Değişik bir adamdı; bir vakitler salyangoz ticaretine bile girmişti. Vehbi abinin bu kabuklu hayvana para verdiğini duyunca kasabanın tüm çocukları delirmiş gibi salyangoz toplamaya başlamıştı. Kardeşimle ben de yağmurlu günlerden sonra kendimizi dikenli çalıların diplerine atar, karanlıkta el yordamıyla görebildiğimiz etli ve iri salyangozları siyah torbalara doldururduk. Vehbi abi pek konuşmadan poşeti tartar, bozuklukları avucumuza sayarken bunları Fransa'ya gönderdiğini anlatırdı.
Sinemada perşembeleri açık saçık filmler oynatılırdı en çok. O zamanlar normal gelirdi bu herkese. Afişte şaşkın bir Aydemir Akbaş ile siyah boyayla kapatılmış göğüslerini tutarak kameraya bakan Mine Mutlu olurdu.
Biz Malkoçoğlu hastasıydık, muhtemelen henüz küçük olduğumuz için. Kuzenimle Garaj Kahvesi'nin yanından geçip gişeye gelir, dandik saman kağıda basılmış biletimizi alarak içeriye girerdik. Fuaye buram buram sidik kokardı. Karanlık salonda yer seçerken dikkat etmek gerekirdi; kırmızı minderli koltukların çoğu paramparça olmuştu. Kiminden paslı bir yay fırlar, kimi kapanmaz, kimi açılmazdı. Hiçbirini umursamazdık.
Filmde önce bizimkiler biraz dayak yer, üst üste birkaç kötülük yaşanırdı. Canımız sıkılırdı, ama işin orada kalmayacağını bilirdik. Hikâye duygusal yükünü alınca bir sonraki sahnede Malkoçoğlu heybetli atını nihayet düşmana doğru sürerdi. Salonun hoparlörlerinden at nallarının sesi yükselirdi. İşte o zaman hepimiz ayağa fırlar, Malkoçoğlu'nu çılgınca alkışlardık.
Bizim için kasabadaki sinema büyük ekrandan yansıyan sevincin ve üzüntünün paylaşıldığı büyülü bir mekândı. O toplu ayinin parçası olmak hoşumuza giderdi.
Subscribe to:
Posts (Atom)