Friday, November 29, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 4

Sonbahar bitti bitiyor. Her yer ağaçlardan toprağa düşmüş sarı, turuncu, kırmızı yapraklarla dolu. Küçük bir vadide bisikletimi onların olduğu kısma doğru sürüp aralarından çatır çutur sesler çıkararak geçmek hoşuma gidiyor. Doğadan koptuk, tamam ama yakınımızdaki ot, çiçek, yaprak bile tabiatın verebileceği o güzel duygular için yeterli. Ana rahminden sonra en çok doğaya aitiz.

Öğretmenler Günü ilan edildiğinde ilkokuldaydım. 12 Eylül baskı rejimini baştan sona yaşayan bir çocuk ve sonra da genç olarak böyle bir güne elbette hiçbir zaman sempati duymadım. Bu sahte saygı olayını da anlamıyorum. Hem kendi öğretmenlerimin önemli bir kısmına, hem de kızımın öğretmenlerine bakıyorum da o bahsedilen büyük hürmeti bir türlü hissedemiyorum. Çöpçüye de aynı saygıyı duyuyorum ben. İşlerini yapıp maaşlarını alıyorlar işte. Hatta, hocalar, çoğu zaman bunu kötü yapıyorlar; en iyi bildikleri şey tembellik edip çocuklara nutuk çekmek. Ne öğrendiysem kitaplardan öğrendim.

Blu TV'de 'Prens' diye bir komedi dizisi var, yeni duydum. Özellikle ilk sezonunu çok beğendim. Evet, çatışmayı üreten mantık basit, diyaloglar beklendiği gibi; yine de izlemesi eğlenceli. 'Var Bunlar' ve  'Karşılaşmalar' epey zayıftı. Giray Altınok'un bu sefer derli toplu ve komik bir şeyler yazmış olmasına sevindim.

Katherine Mansfield'in hikayelerini okuyorum bir süredir. Bir-ikisini çok sevdim; ne var ki herkes gibi o da lafı çok uzatıyor. Şu sorunun cevabını bir türlü bulamıyorum : Bir hikayeyi, bir romanı neden okuyayım? Ah, o uzun tasvirler! Yaşar Kemal'in Nobel alamamasının sebebinin onlarca sayfa süren çakırdikeni tasviri olduğunu düşünmek istiyorum. Evet, tabii ki okur bir miktar çaba göstermeli, ama okura da saygı duymak gerekiyor. Bu da iki şeyle sağlanır: Nabokov'un dediği gibi, karakterleri büyük zorluklara itip oradan inandırıcı bir şekilde çıkarmakla, ve betimlemeden diyaloglara dek hep ekonomik yazmakla. ''Bir yazarın kolları güçlü olmalı, çünkü yazdıklarının çoğunu atmak ve yeniden yazmak zorunda kalacaktır.''

Friday, November 22, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 3

Ufuk Uras hocayla liberaller grubu olarak bir araya gelmiştik, iki yıl kadar önce. Tabii onu çok önceden beri takip ediyorum. Onunla yüz yüze konuşmak, gülen yüzünden 'pay almak' insanı daima iyi hissettiriyor. Bana hep biraz naif gelmiş biridir; CB dahil herkes tarafından sevilmesinde bunun da etkisi olsa gerek. Bahçeli ile görüşmek, 'laf taşımak' için onu seçmelerine, onun da elini taşın altına koymasına epey sevindim. Umarım sonu daha öncekiler gibi Silivri olmaz!

Voleybolda Zeren diye bir takım ligde Fenerbahçe'yi 3-2 yendi. Böyle bir şey nasıl olabilir? Zeren kim? Adını ilk defa duyuyorum. Güya, inanırsan, maçtan sonra 300 bin dolar dağıtmışlar oyunculara. Önden bunu bilen kızlar da allah ne verdiyse vurmuş. Bilemiyorum, öyle bile olsa Fener'in durumu iyi değil herhalde; lige yeni çıkan bir takıma yenilmek de nedir?
Bir kavram ürettim, bununla gurur duyuyorum. Adı : 'Mazeretsiz Övgü'. Günlük hayatta birbirimizi ne kadar az övdüğümüzü, az beğeni ifade ettiğimizi geçiyorum. Tutalım ki övdük. Bunu tıpkı özür dilerken olduğu gibi, mazeretsiz, kılçıksız bir şekilde yapmamız lazım. 'Ama'lar olmadan, cümlenin arkasına işin tadını kaçıran laflar eklemeden... Kötü bir örnek olarak, 'Ne çok odun kırdın, eline sağlık. Keşke vaktin olsaydı da daha çok kırabilseydin.' demeden. Suyumuza bir damla dahi ekşi katmayalım, onu temiz tutmaya çalışalım. Küçük gibi görünse de bu tür konuları önemli buluyorum.
Her gün yapmam gereken belli işler var, 'zincir' diyorum buna. Kendi listem, mecbur değilim. Jerry Seinfeld gibi yeteneksiz biri bile bir yıl boyunca her gün ama her gün bir şaka yazdığı, yani çok sevdiğim ifadeyle 'kas' oluşturduğu için neler başarmış! Tabii benim hedeflerim çok daha mütevazı. Atomik alışkanlıklar denen şeye yürekten inanıyorum. Antik Yunan'daki güreşçi Krotonlu Milo gibi her sabah o küçük, tatlı buzağımı taşırsam bir gün neden ben de bir öküz taşımayayım? Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Wednesday, November 13, 2024

Acı Tatlı Hatıralar - 18

Deli Sâfi

Hangi köyün ya da kasabanın bir delisi yoktur ki? Sâfi de bizim delimizdi. Uzun boylu, zayıf, gençten biriydi. Yaz günlerinin sıkıcı saatlerinde, çoğunlukla akşamüstleri Cevizli'den gelen arka yolun ucunda görünür, toz içindeki yırtık pabuçlarını sürükleyerek mahalleye doğru yaklaşırdı.

Evine gitmek için bizim oradan geçmek zorundaydı. Nasıl ki bir bisikletli ya da yaya yolda köpeklerle karşılaşmak istemez, Sâfi de evine giderken mahallenin çocuklarını görmek istemezdi. Hep tedirgin ve kaygılı gibiydi. Biz ise onun huzur bulamamış ruhunu her seferinde daha da örselerdik.
Kimi tarladan yeni gelmiş kimi gün boyu onları beklemiş bir sürü çocuk ''Geliyor, oğlum bak, geliyor'' bağırışlarıyla hemen toplaşıp onu karşılardık. Sâfi aramızdan telaşla geçer, bizden kaçmaya çalışırdı. Yandan yandan, yakın ama tedirgin bir mesafeden onu takip eder, sürekli laf atardık. Kendisine bol gelen sarkık pantolonunu çekiştirerek asfalt yola sapar, koşar adımlarla bizden uzaklaşmaya çalışırdı. Şamatadan istediğimizi alamadıkça daha da ağır küfürler etmeye başlardık. Sâfi adımlarını hızlandırırdı. Biz bağırırdık. İşte o an, Sâfi artık bu laflara dayanamaz, hırıltılı ve öfkeli sesler çıkararak toprak yoldan eline geçen en büyük taşı alır, olanca kuvvetiyle bize doğru fırlatırdı. Hepimiz neşe içinde kaçışır, taşın üstümüzden geçip yandaki tarlaya düşmesini izlerdik.

Tuesday, November 12, 2024

Cuma Öncesi Notlar - 2

Üzerine para yatırmak isteyeceğim kadar emin olduğum gibi, Trump kazandı. Polymarket diye bir politik bahis sitesi var, oraya coin aktarabilmiş olsaydım üzüntüm sanal paracıklar ile bir miktar hafiflerdi. Kısmet. Demokratları seviyorum, onlar için üzüldüm. Kamala bacım, sana ve Biden'a bir çift lafım var : Senin kabahatin değil ama bu nasıl bir ışıksızlıktır, kim seçti seni oralara? Kürtajla ne kadar ilerleyebilirdin ki? Keşke vakit olsaydı da gazoz dese beni ağlatan Michelle Obama aday olabilse idi. O beyaz çöp kamyonuyla Trump'ı ezer, sarı torbayı Meksika sınırına atardı.

Akşamları Aysun'la ortak tek eğlencemiz iki boomer olarak Masterchef. Ben neden ve nasıl bu yarışmaya bu kadar takılır hale geldim bilmiyorum. Aysun'a şu entel açıklamayı yapmak zorunda kaldım : Akşamları dinlenmek için tıpkı bir akvaryuma bakar gibi, insanın aidiyet kurabildiği, düşündürmeyen, olayları takip etmek zorunda bırakmayan hafif bir şeyleri izlemeye ihtiyacım var. Makul karşıladı. Şimdi en çok merak ettiğim şey, Beyza'nın o güzelim yüzü artık reklam verilemeyecek kadar engebeli mi olacak, yüzünde iz mi kalacak? Yalnız, aklı başında ve yemekle ilgilenen hiç kimse o börek tepsisini kızgın ayçiçek yağıyla duş almak ister gibi öyle yukarıda çevirmez. Şaşkınım.
Hevesle satın aldığım Sally Rooney'nin son romanı Intermezzo kaçırılmış fırsatlar serisi olmuş. Peki ilk yarısı muhteşem bir kitap sonra nasıl bu kadar sarkabiliyor? Sally bunu nasıl anlamıyor? Eğer iki yüz sayfa civarında tutabilseymiş, ortaya süper bir roman çıkarmış. Yazarlar yazdıklarını sonrasında acımasızca kesip atamıyor, böyle bir problem var. Her bir sayfayı bebekleri olarak görüyorlar galiba.

Şu kayyım meselesi (kayyum ne zaman bu zor kelime oldu?) canımı sıktı ama bu halim uzun sürmedi, çünkü siyasetle yakından ilgilenmiyorum artık. Tek anlamadığım, ekonomiyi bu adaletsiz sistemle, bu hoyrat yöntemlerle nasıl düzeltecekler? Kürt politikacılarda bir numaram rahmetli Orhan Doğan idiyse, iki numaram hep Ahmet Türk olmuştur. Ayrıca, epey iyi satranç oynadığını okumuştum bir yerlerde. Onunla bir yandan geyik yapıp bir yandan filleri itiştirmek güzel olurdu.
Bizans konusundan sıkıldım. Yetti bu kadar. Romalılar'ın ve 19. yy tarihçilerinin onları bu kadar küçümsediğini bilmiyordum ama; bu üzdü beni. 'Hüzünlü, sonu gelmeyen bir kaybedenler kulübü' filan gibi laflar etmişler Bizans için, pis herifler. Venedikli ve Cenevizli tüccarlardan da tiksindim. Şimdi yeni ilgi alanım şu : Edebiyatta otantik yazı nasıl üretilebilir? Ve, olay örgüsü ile yazarın otantikliği arasında güzel kokulu bir harman nasıl elde edilir? Bunun için birkaç kitaba giriştim, bakalım neler olacak...