Saturday, March 27, 2021

Montaigne - Denemeler

Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde- üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.

Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.

Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan... 

O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."

"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."

Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.

Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.

Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"

Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.




Andrei Rublev

On gündür her gün biraz biraz ilerliyordum, sonunda bunu da bitirdim. Filmleri böyle izlemek hoşuma gidiyor, kitap okumak gibi. Öyle zorlu ve yavaş filmler ki, başka türlü de bitiremiyor insan. 'Bu mazoşizm değil mi?' diye düşünülebilir; öte yandan, tıpkı Rachmaninoff'tan tad alabilmek için uzun bir eğitime ve sıkılmaya katlanmak gerektiği gibi, bu auteur filmlerinden zevk alabilmek için de sabırlı olmak gerekiyor. O muhteşem dünyaya girdikten sonra ise geriye dönüş yok artık!

Yıllar önce İran'da bir hafta sonumu harcayarak izlemiştim bu filmi, ama hiçbir şey anlamamıştım. Ekran küçük, ben yalnızım, ve görüntü VCD kalitesinde... O zaman çok bunaldığımı hatırlıyorum; hatta ara ara uyuyup güç toplayıp tekrar filme dönüyordum! Bir kez daha denediğim için çok mutluyum; NBC'nin en iyi ikinci filmi olması boşuna değil (ilki Ayna); benim de izlediğim en iyi filmlerden birisi oldu. Belki de birincisi.
Filmin ne anlattığı vs ile ilgilenmiyorum. O görsellik, kamera açıları, oyunculuk ve hikayenin sürekli vites değiştirmesine bayıldım. Soytarı sahnesi, balonla uçma, Tatar saldırısı, çarmıha gerilme... Hepsini büyük bir hayranlıkla izledim.
Beni resmen değiştirip/dönüştürdüğünü hissettiğim bir film oldu Rublev. 'İşte sanat bu!' diye haykırasım var. Müthiş bir sanat eserini izledikten/okuduktan sonra artık eski insan olmadığınızı hissedersiniz ya, öyle bir şey. Entellik olsun diye demiyorum, Tarkovski gerçekten büyük bir yönetmen, bunu ilk defa şimdi anladım ben.


Saturday, March 20, 2021

Guy Delisle - Pyongyang

İlk defa bir Delisle çizgi romanı okudum; güzel, epey hoşuma gitti. Bir sonrakinde çizerin Burma’ya yaptığı seyahati okumayı düşünüyorum; amma değişik ülkelere gitmiş adam... 

Bugün Beşiktaş'taki Arka Bahçe kitapevinden aldım, akşama bitti. Çizgi roman okumak zevkli ama hissiyat olarak biraz pahalımsı bir şey. Şöyle ki, hallice bir para veriyorsunuz ve bir-iki saat içinde bitiveriyor. Kitap iyi ama ; dışarıya feci halde kapalı bu ülkeye dair güzel gözlemler var içinde. Bana en ilginç gelenlerinden biri takvim sisteminin devlet başkanının doğumu ile başlıyor olması. Tam bir delilik. Diğeri de parti-devlet propagandasının yapıldığı levhaların pirinç tarlalarında dahi asılı olması. Türkiye de kurucu lider portre ve heykellerinde zirveyi yoklayan bir ülke, malum; aklıma bu geldi... 

Çizgi roman tekniği açısından ise, Delisle’nin günlük hayatın içinde mırmır takıldığı kareleri, her şeye ciddiyetle eğilmiyor oluşunu sevdim. Benzer ülkelerde bir süre yaşamış biri olarak o sıkıcı otel hayatını filan epey gerçekçi anlattığını söyleyebilirim. Genel olarak keyifle yazılmış bir kitap; iç karartıcı değil, Kuzey Kore'nin aksine..



Tuesday, March 2, 2021

Sanatta karamsarlığa dair

Bir sanatçının eserini, romanını umutsuz veya karamsar bir tonda bitirmeye hakkı var mıdır?

Bir eser üretmek esasen hayata dair söz almaktır. Demek ki her şeye rağmen sanatçı hayata katkı yapmak istemektedir. O halde ne kadar üzücü ve karamsar bir hikaye anlatırsa anlatsın onu bir miktar umutla bitirmek durumundadır. Sanatçı ahlakı bunu gerektirir. Ha, eserini kamuya sunar ve intihar eder, buna eyvallah; ancak, bizim moralimizi bozmaya hakkı yok. Bir şeyleri düşündürmek için karamsarlığı seçebilir, yine de bir yerlerde geleceğe dair güzel şeyler saklayarak yapmalı bunu. Biçimde devrimci tavır ile olabilir bu, ya da yeni bir ifade biçimi ile. Fakir Baykurt'un Tırpan romanındaki gibi : Yok öyle genç kızları yaşlı adamlarla everip sonra da intihar ettirmek... Sanatçı dediğin hem o kızın eline bir tırpan verecek hem de yüreğine cesaret!




Matematikçi Portreleri

 Matematik Dünyası dergisindeki makalelerin toplamı olan bir kitap.

Aralarda birden Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan şiirler çıkıvermesi bana çok anlamsız geldi; bağlamdan kopmama sebep oldu bunlar. "Neden ki??" diyesi geliyor insanın. Samimiyet dozunun bazen iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Yine de zevkle okudum.

Riemann, Paul Erdös, Gauss ve Serge Lang'a daha detaylı bakacağım. Leonhard Euler ise bir efsane zaten.

Aklımda kalacak cümle ise sanırım şu olacak: "Herkes çocukluğu kadardır." Newton'ın dediği gibi, "I do not know what I may appear to the world, but to myself I seem to have been only like a boy playing on the sea-shore, and diverting myself in now and then finding a smoother pebble or a prettier shell than ordinary, whilst the great ocean of truth lay all undiscovered before me."






Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles

Allahım, hangi listede gördüm de bu filme takıldım? Bir yerlerde "20. yüzyılın en önemli feminist filmleri" diye bir şey vardı, oralardan sanırım. 

Baktım, 3 saat 20 dakika sürüyor. "Hiçbir şey zor değildir, yeter ki onu küçük parçalara bölmesini bilelim." mottosundan yola çıkarak her gün yarım saat izlemeye karar verdim. Ne kadar mantıklıymış! İlk yarım saati her zaman bağışlarım, bu filmde de hiç kuşkulanmadım. Tamam, nerdeyse günlük hayat yavaşlığında. Olsun. Sonrası ise benim gibi auteuer sinemasını seven biri için dahi gerçek bir işkenceydi. 

Tabii film bu kadar meşhur olunca insan bir miktar "Bir şey mi kaçırıyorum?" hissine sürükleniyor. Nerdeyse emindim fikirlerimden, yine de dönüp sağa sola baktım; koskoca Marguerite Duras bile bu filmin Cannes'daki gösterimini "Bu nasıl bir delilik!" diyerek terk etmiş. 

Peki, eserin özelliği ne? 'Deneysel sinema teknikleri ile kadın dünyasındaki göstergelerin ardındakini hissettirmeye çalışmış' diyelim, çok da incitmeyelim. İmkanım olsaydı yönetmene tek bir soru sormak isterdim : "Bacım, beni çıldırtsa da hepsine eyvallah; ama son sahne ile neden kendine kıydın, neden bir anda dağıldın ki sen? Keşke hiç değilse stilinde tutarlı olsaydın." Evet, bir tek bunu söylemek isterdim.






Okuyucu romanı hakkında

Baştaki bazı kısımlarını bir miktar beğendiğim için devam edip tamamladım. Sonlara doğru iyice 'büyük hesaplaşma' kitabına dönüştü, ve çok sarktı. Yazarın dikkatli, özenli, ve matematiksel üslubu (buraya bir psikolojik analiz, şuraya bir betimleme) derinde bir yerlerde beni rahatsız etti. İnandırıcılığı sıfırdı bana göre. Çok iyi bir öğrenci kitabı gibi. Neden bu kadar beğenildiğini çözemiyorum. Roman bu değil. Olmamalı.




Erken Gelen Yaz

'Erken Gelen Yaz' Ozu babanın izlediğim üçüncü filmi; böylece 'Noriko Üçlemesini'ni tamamlamış oldum. Tokyo Story'den sonra ikinci sıraya bunu koyuyorum. Özellikle son yarım saatteki 'hayatın evrelerinin kaçınılmazlığı' ve bunun getirdiği hüzün çok çok iyi anlatılmış. 

Ozu yüzeyde hiçbir şey söylemiyor gibi görünüyor; derinde ise büyük, devasa dertleri var. Birkaç gün içinde konuyu unutuveriyor insan (zaten ilginç hiçbir şey olmuyor), ama içimize bıraktığı o hisler uzun bir süre yaşıyor. 

Noriko ile Fumiko'nun sahilde yaptığı o sohbet sahnesi neydi öyle! Ozu'nun kamerası denize, ormana bakar gibi rahatlatıyor beni.




adalet partisi'ne dair

sol'un adalet partisi'nin ve demirel'in doğru bir analizini yaptığını sanmıyorum. 80 öncesinden miras kalan önyargılar biçimlendirdi bakışımızı. rahmetliye 'hakkını teslim edelim' filan demiyorum (şu anki rezil dönemde pekalâ denebilir!); deniz'lerin idamı için hevesle el kaldırmış, MC'ler kurmuş birinden söz ediyoruz sonuçta. öte yandan, 80 öncesi türkiye'sinde hakikaten bir komünist 'tehlike'den söz etmek saçma mıydı? değildi. terakkiperver'den beri gelen 'damar'ın kendine göre bir demokrasi anlayışı var, bize uymaz, tamam; yine de bu adama ve AP'ye çok daha nesnel bakabiliyor olmak lazım artık. gri bir alan var orada. benim favorilerimden olan "bu millete plan değil pilav lazım" lafı da onun; bununla da çok dalga geçildi. oysa o kadar basit değil bu meseleler. tanel hocamızın aşağıdaki kitabını okuyacağım bir ara...




Monday, March 1, 2021

nazarin

nazarin'i bitirdim. bunuel'i çok seviyorum. yıllar önce birkaç filmini izlemiştim, aklımda sadece 'burjuvazinin gizli çekiciliği' filminin epey farklı, eğlenceli ve 'tuhaf' olduğu kaldı. nazarin'i ise hiç duymamıştım, tarkovski'nin en sevdiği üç filmden biriymiş meğer. 'hadi girişeyim' dedim. tahmin ettiğim gibi biraz zor ve yavaşça bir film, birkaç seferde ancak bitirebildim. 59 meksika yapımı; bir nevi modern isa gibi yaşayan genç bir rahip hakkında.

bir-iki ilginç vurgusu var filmin. en önemlisi şu sanki : samimi dindar bir insan dinin verdiği o saf, temiz güç ile bu dünyanın rezilliği karşısında ne kadar durabilir? insana dair sevgisi gitgide bir kuşkuya dönüşmez mi? 

diğeri de (bunu ben anlamamıştım, bunuel'in bir röportajında gördüm) nazarin'in en sonda bir bağış olarak o meyveyi alıp almama anındaki kararsızlığı. en acımasız durumlara gözü kapalı giren rahibin yaşadığı sıkıntılar sebebiyle oluşan o ilk tereddüt. bunuel 'kuşku'nun yanık bir sigara gibi olduğunu söylüyor. hani küllükte unutulduğunda hiçbir şey olmayabilir, ama evi de yakabilir ya bir sigara; kuşku da öyle, diyor. bir kere başını çıkarmasın, artık sen eski sen değilsin. ilginç bir konu bu. kuşkuyu descartesçı açıdan değil de bu şekilde ele almak epey zihin açıcı. filmde çok sert kilise eleştirileri filan da var tabii. üzerinde düşünülmeyi hak eden zengin bir eser.