İsrail'de işe hep bisikletle gider, yolda müzik dinlerdim. Dönüşte bazen hava iyice kararmış olurdu. Kulağımda Zülfü'nün 'Dağlara Küstüm Ali' şarkısı, kaldırımın ortasındaki o yaşlı ve eğik ağacın yanından geçerdim. Yaşadığım büyük, üzücü kopuşlar gelirdi aklıma, nedense hep de orada! Livaneli'nin 'müzisyen' olarak bende özel bir yeri var, fakat o gittiğimiz "Duvar" oyunu neydi peki? Çok uzun zamandır bu kadar kötü, seyirciyi bu kadar aptal yerine koyan bir oyun izlememiştim. Bu nasıl bir cesaret? Yani ünlüsün diye her şey OK mi? Çözemedim.
Kedimiz Poki tahmin ettiğimiz gibi obez olmuş. Veteriner röntgenini çekti, ilaçlar verdi vs. Canım ya, ben televizyon izlerken yanıma gelip kıvrılıyor, mırlıyor filan hep. O anlar hoşuma gidiyor, başını okşuyorum. Sanırım iyi bir hayvansever değilim, maalesef bana müthiş bir mutluluk vermiyor Pokicik. Ne yapmalı?Disney'de Kaptan Kusto'nun hayatını anlatan "Becoming Coustea" diye bir belgesel izledim. Kurgusu, duygusu vs mükemmeldi. Amy'den beri izlediğim en iyi belgesel; sonunda nerdeyse ağlayacaktım. Bazı insanlar yaşarken 'hayattan bile büyük' oluyor, Kaptan da onlardan biriymiş. Mubi'de de "İşte sanat bu!" diye şapka çıkardığım bir kısa film izledim, "Rosa Rosae" diye. Carlos Saura baba ne çekmişse izlenecek artık, mecbur.
Bağlamada fena gitmiyorum, her gün çalışıyorum. Youtube'deki solfej videolarının bazıları çok iyi, onları izleyip uyguluyorum. "Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme"yi hayatta en sevdiğim türkü seçtim. Aslında do diyez'i bastıktan sonra bir şarkının kötü olması mümkün değil, bunu fark ettim. Uzak iken çok anlamadığımız şeyler yakınlaşınca çözülüveriyor.
Pek içki içmiyorum ama Şeyh Galib'deki şu beklentiye bayıldım, böyle kapatayım : Ey Sâki! Sen bize İsrafil ol. Ölümümüzü yaşayışa çevir.