Monday, July 24, 2017

İran anılarım

Komünist abi
Yine bir çatının tepesindeyim. Yanımda İslâm devriminden önce de şimdi de komünist olan bir abi, inşaat işlerine bakıyor ; çok sevimli biri. Karşı apartmanın yan cephesini boydan boya kaplayan dev bir Humeyni resmi var. Kulağıma yavaşça eğilip "he was just an a..h..." diye küfür ediyor. İnanamıyorum buna, çünkü orada çok ağır bir suç böyle konuşmak. Bana güvenmiş olması gururlandırıyor beni.

Çarşaflı mühendis
Orada bizim müşterimiz olan devlet şirketinden bir mühendis kızla sahaya çıkıyoruz. Cengaver biri. Kara çarşaflı bir kız, devlette çalışıyorsan mecbursun öyle giyinmeye. Beş katlı bir apartmanın tepesine çıkacağız, çatısı kiremit. Saha kurmak için uygun mu diye bakacağız. Ben yavaş yavaş çıkıyorum merdivenlerden... O eteğini toplaya toplaya, sanki yirmi yıldır bu işi yapıyormuş gibi öyle güzel tırmanıyor ki şaşıp kalıyorum! 

Kıyafet ne ki, istersen her şeyi yaparsın.

Tebriz
Tebriz'e gittik, yine devlet kuruluşuna. Ben varım, bir iki Türk daha, bir de çok sevimli Farsi bir arkadaş. sessiz, sakin biri. Herkes bizimle sevgi dolu bir şekilde Türkçe/Azerice konuşuyor. Farsi bir iki soru sordu, anaaa... Adam orda yokmuş gibi kimse ilgilenmiyor! Meğer Tebriz'de kimse Farsça konuşmazmış, hem de çatır çatır bildikleri halde. Garibim Farsi arkadaşa biz tercüme yaptık hep.

Kadınlar
Bakkala girdim, birşeyler alıp eve geçeceğim. İçeri genç bir kadın girdi. Tabii ki mantolu ve başı kapalı ama hicabı o kadar açık ki.. Hadi buna da alışık sayılırım, fakat o tırnaklar, ojeler, ruj, ayak bileklerinin açıklığı, ayak ojeleri... Boya küpüne düşmüş gibi! Allah günah yazmasın, bakmadan duramadım. Çok şaşırmıştım, rejim bu kadar açıklığa izin vermiyor sanıyordum. Sonra sonra alıştım. İran'da burun estetik ameliyatı da çok yaygın kadınlar arasında.

Satranççı Ermeni
İsfahan dünyanın en güzel şehirlerinden biri bana kalırsa. Jolfa'da dolaşıyorum, Sie-se-pol'den filan geçmişim. Aradığımı buldum sonunda : İşte bir satranç derneği! Sahibi tatlı bir İranlı. Konuşmaya başladık. "I'm from Turkey" dedim, klasik olarak.. Şaşırdı. Üzülerek, hafif mahçup "Sorry I am Armenian, is it a problem for you?" dedi. Hayatta en utandığım anlardan biridir.

Bahai Genç
Tahran'da yine satranç vesilesiyle çok tatlı genç bir çocukla tanıştım. Gerçek bir beyefendi. Tek başıma kaldığım ve canım da sıkıldığı için onu evime davet ettim, "Rahat rahat" oynarız diye. Gidip gelmeye başlayınca dostluğumuz da ilerledi ; tahminim doğru çıktı, pırlanta gibi bir insan.

Bir gün bana bir CD verdi, izlemem için. 'tamam' dedim. Meğer çocuk Bahai imiş! Bahailik ne ki?? Zerre fikrim yok, hiç duymamışım o kadar ilgili olduğum halde... Anlattı bana. "CD'yi izlersen daha iyi anlarsın" dedi. "Tamam" dedim, ama x4 hızıyla izledim, çok bayıcıydı.

Bir başka gün yine bana geldi, oyun oynuyoruz. "Arkadaşımın arabasını yaktılar" dedi. Kafayı yedim. meğer Bahaileri İsrail ajanları, orayla bağları var filan diye İran'da rejim düşmanı sayıyormuş mollalar. Üniversitede mesela hukuk bitirdin, avukat olamıyorsun. Tıp bitirdin, doktor olamıyorsun. Üstüne üstlük evini, arabanı da her an yakabilirler. Böyle bir hayat. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam.

Ama ona unutamadığını sandığım bir iyilik yaptım. "Senin evinde birkaç saatliğine kız arkadaşımla oturabilir miyiz, dışarda rahat görüşemiyoruz?" dedi. Çok sevindim buna, hemen anahtarlarımı verdim. kızı da gördüm, dünya tatlısı bir şey. Akşamdı, ben çıktım, oralardaki CD'cilerde filan dolandım. Öyle tahmin ettiğiniz şeyleri yaptıklarını sanmam, ama birlikte çok iyi vakit geçirdiklerine eminim.

Kimbilir şimdi nerde o çocuk...Onun Peygamberi Bahaullah Efendi'nin meşhur bahçelerini de çok sonraları Hayfa'da görmek kısmet oldu bana. Kapıda Tanzanyalı genç bir zenci! Onu da sonra anlatırım belki...

Sosyoloji
Tebriz'de telekomda İranlı Azerilerle çay içip sohbet ediyoruz. Bizdeki devlet dairelerine çok benzeyen, rahat bir ortam... "Siz Türkçe'yi ne kadar zorlaştırmışsınız yahu? Gidi-yor-um, geli-yor-um... Ne gerek var o eklere? Gidirem, gelirem, gayet basit.." şeklinde dönüyor muhabbet. Sonra laf Şah zamanına geliyor. "Bu mollalar çok aşırı gittiler evet ama Şah da aşırı gitmişti." diyor biri. Nasıl? "Ya, meselâ her yerde seks filmleri oynuyordu. Ahlâksızlık çok artmıştı. Orada yanlış yaptı." diyorlar. Sonraki okumalarımda, inanılır gibi değil ama, o vakitler İran'ın Ortadoğu'nun xx turizm merkezi haline geldiğini okumuştum, telekomdaki ifadelere paralel olarak.

Halkın sosyolojisi ile uygulanan siyasa arasındaki fark büyükse sistem en sonunda patlıyor, bir düdüklü tencere gibi. Bu basit hakikate dikkat etmeyen yöneticilere hep şaşırmışımdır.

Loser ile parkta
İsfahan’da ve İran’da son haftalarım artık, yakında dönüyorum eve.. Hava öyle güzel ki… İşte bir hafta sonu daha ve yine yapacak bir şey yok. Yürüyerek merkezdeki büyük, yeşil bir parka geliyorum. Aa, ne güzel, birkaç insan ilerdeki kare masalarda şahmat oynuyor. Bir süre sonra herkes benimle oynayamak için sıra bekler hale geliyor tabii. Ama kimseyle diyalog kuramıyorum, çünkü İsfahan’da Azeri de İngilizce bilen de yok. İşaret diliyle anlaşıyoruz. Hırpani giyimli, loser görünümlü biri oturuyor karşıma, başıyla selam veriyor. Hiç konuşmadan bayaa oynuyoruz. O gün çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum kendimi. Farklılıkların bir araya geldiği, herkesin doğanın bir parçası olduğu, ve insanlar arasındaki sınıf, para, pul gibi rezil ayrımları hiç hissetmediğim birkaç güzel saat.

Şimdi bile mutlulukla hatırlıyorum o günü.

Ramazan ve Oruç
Ramazan geldi, gayet dikkatliyiz, asla dışarda bir şey yemiyoruz. Şirketin şoförleri ile üçlü beşli gruplar halinde evlere gidiyoruz akşamları ; beni de o gün Amir adlı şoför arkadaş götürüyor, benden birkaç yaş büyük. Trafikte solladığı arabalar ile arasında bir-iki santim kalır genelde, yüreğim hep ağzımda… Yolda olduğu kadarıyla laflarız, Ahmet Kaya filan dinleriz.. Bir nokta var, kırmızı ışık uzun yanar ; Amir oraya gelince hızla torpidoya uzandı, bir poşet çıkardı, önüne aldı. İçinde kuru üzüm, kayısı, fındık bissürü şey.. Hızlı hızlı bana bir avuç verdi, kendi de hapur hupur yemeye başladı. Bir yandan da etrafa bakıyor polis var mı diye… Meğer o kadar çok insan yaparmış ki bunu Ramazan’da, sonraları öğrendiğimde şaşırmıştım. Dışarda sizi ‘oruç yerken’ görürlerse karakolda yeriniz hazır ; ama kuytu köşelerde birşeyler atıştırmak çok yaygın.

‘Dinde zorlama yoktur’ sözü İran’da komik olmayan bir şaka yani.

Başörtüsü
Jaam-e Jam diye Tahran'ın merkezinde bir yer vardı, oraların en popüler mekânı. Alt katı mütevazı bir alışveriş merkezi, üst katı ise geniş bir càfe. Gençlerin, yabancıların filan takıldığı güzel bir yer. Güzel diyorum ama, Tahran'ın böyle en hoş càfesi dahi, meselâ Sultanbeyli'nin en güzel mekânı gibi, öyle düşünmek lazım. Neyse, burada orta yaşlarında bir kadın dolaşırdı sürekli. Tek bir görevi vardı, hicabı yani başörtüsü bir miktar düşmüş kızları uyarmak. Aralarında kısa, tatsız konuşmalar geçerdi, uyarıyı yiyen kızın bakışları hemen sertleşirdi. Bir yandan başörtüsünü düzeltir bir yandan da o kadına laf yetiştirirdi kız. 

Hicab seviyesinden tatmin olduktan sonra dolaşmaya devam ederdi kadın. Besic miydi? Rejimin gönüllü para-militer güçlerinden biri miydi? Yoksa basbayağı resmi bir devlet görevlisi miydi? Tam anlayamazdım, sormayı da unuturdum etraftakilere. Bildiğim, bir hayalet gibi dolaşırdı hep o càfede..

İkinci El Zaman


Hep merak ettiğim Gorbachov dönemi, perestroyka sonrası zaten zorlukla ayakta tuttuğu hayalleriyle beraber yıkıntı haline gelen komünist insan.


Son yıllarda okuduğum en iyi anlatı-kitap. İnanılmaz bir tanıklıklar toplamı, ve çok güçlü bir dil. Müthiş bir okuma deneyimi.





(4 Ekim 2016)

Yan sokaktaki çocuk

Bizim yan sokakta beş altı yaşlarında sümüklü, üstü başı perişan sevimli bir oğlan çocuğu vardı. Ablasının adı da 'Çile'ydi! Babam onu her gün bizimle sofraya oturtur, yakından ilgilenirdi.

Sonradan öğrendik ki ufaklığın babası yokmuş (ya da çok uzaklardaymış), bir gün babama şöyle dedi : "İsmail amca, sen benim babam olsan ya"

Her babalar gününde yetimleri düşünmekten kendimi alamıyorum. Tüm iyi kalpli babalara selâm olsun.

(19 Haziran 2016)

Not Defterimden-7

Yıllar önce Ayrıntı'nın bastığı 'Gösteri Toplumu' diye bir kitap vardı. Sosyal medya henüz ortaya çıkmamıştı, yazarı Debord bugünleri görebilmiş mi bilmem, ama tatil boyunca takıldığım sanal ortamlardaki 'gösterme' arzusu kendisinin ne denli uzak görüşlü olduğunu da kanıtlıyor bana kalırsa.
Bu konuyu daha vulgar kelimeler kullanarak açtığım bir tartışma sırada Aysun şöyle dedi : "Peki entellektüel paylaşımlarla da bir çeşit 'gösteri' yapılmış olunmuyor mu? O da 'bakın, ben böyle biriyim!' saklı mesajını iletmiyor mu?" dedi.. Güzel bir karşı-çıkış, tebrikler.. Öte yandan, onların zihinsel paylaşım, öğrenmek, kendimizi genişletmek gibi birçok faideli etkisi yok mu? O vakit roman da şiir de sinema da yapılamaz gibi geliyor bana, çünkü onlarla da aslında bir çeşit 'bak işte ben buyum' demiyor mu sanatçı? Neden yeni alınan bir arabanın sevincini paylaşmak kazmalık da yeni bitirdiğimiz kitap hakkında yazmak değil? Çünkü ikincisi 'genişleme ve paylaşma' olanağı sunuyor. İlkinde ise kapalı, dar ve maddiyatla sınırlı bir içerik var bana kalırsa...
Melih Cevdet'in Şiir Yaşantısı'nı bitirdim tatilde. Olağanüstü birikimli bir insandı Anday, ve şiir üzerine memlekette en çok düşünmüş şair. Onun Ataç, Eliot, Octavio Paz hayranlığı dönüp bu insanları yeniden okuma arzusu uyandırdı bende. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal'i iyi incelediği sıkı yazılar var. Divan şiirini bildiği kadar Fransız ve İngiliz şiirini de çok iyi biliyor Anday. Şiir artık insanların çaktırmadan dudak büktüğü bir alan bana kalırsa.. Oysa tıpkı müzik gibi, resim gibi, bir gün hepimiz kurtuluşa erdiğimizde değeri daha iyi anlaşılacak müthiş bir alan şiir. Sıkıldığımız bu hayat içinde yeni bir hayat kurmayı sağlıyor o.
Gauguin, Tahiti'de yaptığı resimleri sergilerken ziyaretçilerden biri bir resim karşısında "Kadının korku içinde ruhları beklediğini ne güzel anlatmışsınız" demesi üzerine, "Evet, konu o, ama ben mor-yeşil uyumunu aradım" yanıtını veriyor. Olağanüstü, değil mi?
Neyse, o kadar çok yerin altını çizmişim ki, şimdi buraya geçirmeye üşendim. Octavio Paz'dan bir dörtlükle bitirelim :

Dağları arıyorsun gövdemde
Ormana gömülmüş güneşini.
Ben senin gövdende tekneyi arıyorum
Gece yarısı yiten o tekneyi.


(9 Temmuz 2016)

Not Defterimden-6



Patti Smith'i yıllardır bizim Express (Roll) tayfasının hayranlığı sebebiyle duyardım, bende olumlu bir algı bırakmıştı ama tam manasıyla bir 'giriş' yapamamıştım ; kısmet bugünlere imiş. Bir arkadaşımın önerisiyle 'Çoluk Çocuk' kitabına başladım, yollarda da söyleşilerini dinledim. Hâlâ doğallığını ve samimiyetini koruyan, içinden geldiği gibi yaşayan biri izlenimi bıraktı bende. 79'da gayet ünlü olduğu halde müziği terkedip yeniden kendine dönmesi de ondaki manevi boyutun büyüklüğünü gösteriyor sanki. Dili biraz şekerli ve fazla 'sıfatlı' geldi bana, yine de okumaktan hoşlandım (daha bitmedi).
Şarkılarından da 'Because The Night' çok güzel, diğerleri doğrusu o kadar ilgimi çekmedi. Şair yönü daha kuvvetli bence.
Toltec bilgeliği diye bir şey varmış, bilmiyordum. Detaylı okuyacağım sonra ama dört anlaşma denen bir özeti var, gayet iyi : Kelimelerini doğru kullan + Hiçbir şeyi kişisel alma + Varsayımda bulunma + Her durumda yapabileceğinin en iyisini yap. Basit ve etkili bence. Özellikle 'varsayımda bulunma!' sıkı bir 'yenilik', onun üzerinde düşünmeliyim.
Yağmurcuk yaz tatilinde ne yapacak? Can sıkıntısından patlayacak mı yoksa kendini eğlendirebilecek mi? Ya mutsuz geçirirse? Bu sorulardan bir türlü kurtulamıyorum. Bigadiç'te top oynadığım arkadaşlarım tarlaya gittiği için saatlerce onların dönüşünü beklediğim uzun, sıkıcı yazlar geliyor bazen aklıma.. Sıcakların aslında pek de heyecanlı günlere vesile olmadığını hatırladım. Nuri Bilge'nin filmlerinde kasabalar motosiklet sesi ile simgelenir, benim için ise öğle sıcağındaki sessizliktir o!
Madem böyleyken böyle, Octavia Paz'ın en sevdiğim şiiri ile bitireyim :
Sınıra kadar uzanmış şimdi
Ormanda yitip giden saçların
Ayakların benim ayaklarımda.
Geceden bile büyüksün uyurken
Ama bir odaya düşler de sığar.
Ufacık bir çoğalmayla nasıl çoğalıyoruz!
Bir taksi geçiyor dışardan
Hayaletler doldurmuş içine.
Akan, durmadan akan ırmak
Dönüş yolculuğuna başlamış bile.
Yarın bir başka gün mü olacak?

(25 Haziran 2016)


Not Defterimden-5



Agony ile ecstasy’nin bir dikotomi (ikilik) olduğunu bilmezdim, öğrendiğimde hoşuma gitti. Bir sebepten yoğun ‘agony’ hissettiğim bir on gün geçirdim, kelimeyi hatırlamak dahi iyileşme sürecimde iyi geldi bana.. Bilmenin sağaltıcı bir etkisi var.
Melih Cevdet’in ‘Şiir Yaşantısı’na fırsat buldukça devam ettim. Çok kuvvetli yazılar, kat kat açıyor zihnimi. Anday’ın Eliot hayranlığını bilirdim ama bu denli yoğun incelemiş olması yine de hoşuma gitti.
Alper Hasanoğlu’nun yazılarını beğeniyorum. Engin Geçtan gibi üstten bakmıyor, ve Doğan Cüceloğlu gibi ‘köylü’ değil –sorry-. İlişkilerle ilgili şu değerlendirmesi önemli geldi bana : "Günlük hayat ve sorunları ilişkinizin düşmanı değildir. Düşmanı değildir ama aşkın da günlük hayatın sınavından geçmesi gerekir. Günlük hayat Faust’un Mefisto’su gibi seslenir çiftlere: Sevginizin büyüklüğünü sınamak istiyorsanız, bunu ancak bende yapabilirsiniz! "
Hayatın anlamı denen saçmalığı hepimiz bir dönem sorgulamışızdır. Alper H. bunu şöyle formüle etmiş : "Anlamın, ‘toplumsallık duygusu ve ötekiyle gerçekleşen karşılaşma içinde onu sevmek’te olduğunu söylemek ; sanırım en iyi özet bu…" Ötekini sevmek! Ne zor bir şey...
Şu da güzel : Freudiyen anlamda haz, doğası gereği nörotiktir.
Daha önceden biraz Popper takılmıştım, ama biraz ağır ve sıkıcı geldi bana. Yine de şu yaklaşımı hoşuma gitmişti : "Popper, hangi kuram olursa olsun belli koşullarda deneysel destek bulmanın kolay olduğunu; bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemeyi esas aldı. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. En iyi kuram "zamana bağlı olarak yanlışlanabilir, çürütülebilir olan kuramdır" demiştir Karl Popper. "
Muhteşem bir Eliot şiiri ile bitirelim bu yamalı bohçaya dönmüş yazıyı.
Fenikeli Phlebas, öleli iki hafta olmadan
Unuttu martı çığlıklarını, dalgaları
kâr ile zararı.
Bir akıntı, deniz altında,
Sıyırıyor kemiklerini, fısıltılarla…
Sen, ey dümeni çevirirken rüzgâra doğru bakan!
Düşün Phlebas’ı, o da yakışıklıydı eskiden.


(18 Haziran 2016)

Not Defterimden -4


Sessiz Ev’den beri tek bir Orhan Pamuk romanını bitirebilmiş değildim, kısmet ‘Kırmızı Saçlı Kadın’a imiş…Yazar adına utandım. Çalakalem yazılmış cümleler, şişirilmiş bir kurgu ve insana dair hiçbir derinlik aktarmayan bir kitap yayınlamış Pamuk…Keşke kendine saklasaymış. Beni daha da şaşırtan ise çok sevdiğim Hasan Bülent Kahraman’ın yakın dostu olan yazarın kitabını överken endazeyi fena halde kaçırmış olması.. Her ikisinin de bendeki kredisi bir miktar te
nzilata uğradı bu maceranın sonunda. http://www.sabah.com.tr/…/cagcil-bir-tragedya-kirmizi-sacli…

Haftasonu Yağmur ve Aysun’la Haydarpaşa garındaki kitap fuarına gittik. Vay be, yıllar geçmiş Tepebaşı’ndaki TÜYAP'ı heyecanla beklediğimiz, koridorlarını sevinçle dolaştığımız günlerden bu yana! Beylikdüzü’ndeki fuara bir kez gittim, bir daha asla gitmem, ruhsuz, fabrikasyon bir organizasyon o.. Haydarpaşa’daki iyiydi, dolaşması eğlenceliydi ; ama tabii standlardaki kitap sayısı mecburen sınırlıydı. 

Melih Cevdet’in şiir yazıları bir araya getirildi ‘Şiir Yaşantısı’ diye.. Muhteşem bir kitap, bayağı okudum.. Nobel’i bu ülkede hak eden ilk kişiydi Melih Cevdet ama onu ne yazık ki anlayamayan yalnızca biz değiliz. Kıymeti ilerde iyice ortaya çıkacak. ‘Sıkıldığımız bu dünya içinde bir başka dünya’ kurmayı başarmış muhtemelen tek şair.
Yirminci yüzyılı taşıdım
Golgota' ya dirilemem ki,
Taşlar arasında yabanıl erinç
Ölümü diriltiyorduk hep
Yaşam tabular arasında bir esinti.


Grup Baran adında bir müzik topluluğu vardı biz üniversiteyken.. Sonra dağıldı gitti. Onları (İstanbul!) ve Yorum’u dinlerken o vakitler sade suya tirit bir solcu olarak benim dahi devrim yapasım gelirdi. Şimdi ise Grup Yorum’u lânetle anıyorum. Çağlayan adliyesinin önünden geçerken o savcı geliyor aklıma.. Sonra onu öldüren DHKP-C, sonra onları destekleyen Yorum… dinleyemiyorum o mavzerli şarkıları.. Baran ise naif bir nostalji artık :https://www.youtube.com/watch?v=Cgz0osrbwMk

Etyen Mahcupyan muhteşem yazılar yazıyor, Halil Berktay gibi.. Etyen’in iyice sağcılaşan AKP’ye dönük eleştirileri bence çok kıymetli. Bir deniz feneri olma görevi görüyor bu insanlar. http://www.karar.com/…/etyen-mahcupyan/ak-partide-sagcilasm…

Bütün bunlar bir yana, eğer çocuğunuz yanınızdaysa, ve ona sarılabiliyorsanız aslında hepsi boş!

(11 Haziran 2016)