Wednesday, May 30, 2018

bilinç

bugün yolda spinoza konusunu dinlerken şunu düşündüm : tanrı eğer tek bir kavrama indirgenecekse bu korku/ölüm vs vs olmamalı bence. "bilinç" olmalı bu kavram. yani, insanın bilinci olduğu için aslında 'tanrı' diye bir kavram üretiilmiş durumda. hayvanların tanrısı yok. bilincimiz evrenin büyüklüğü ve bir gün öleceğimiz fikri altında eziliyor. bu da kaçınılmaz olarak görkemli bir kavram olarak tanrı'ya yaslanmaya götürüyor bizi. böcek gibi hissetmekten kurtuluyoruz böylece. tüm bu düşünce zincirini tetikleyen şey ise bir bilince sahip olmamız. o halde, sart değil, ama bir şeylere tanrı diyecek isek, bu spinoza'nın doğası vs değil, bilinç olabilir ancak. tanrı bilinçtir. the god is the consciousness.



Thursday, March 1, 2018

Sanatta Simetri ve Konformizm Üzerine Notlarım


Post-modern düşüncenin ve sanatın biraz da 'konformizmi bozmak' temelli olduğu söylenebilir mi? Adorno'nun 'negatif diyalektiği'ni hatırlayalım. Hegel'in tez-antitez-sentez zincirinin en sonunda bir 'konformizme' yol açtığı ve bunun da aslında faşizmin Avrupa'da bu denli kolayca 'tutmasında' payı olduğunu söylüyor Adorno. Bu bağlamda, konformizmi, yani 'sentez'i reddeden, ama diyalektiğin özünü (tez-antitez) koruyan 'negatif diyalektik' kavramını ortaya atıyor. Bunun sanattaki yansıması ('alıcının dahil olması' arzusuna ilaveten) simetrinin ortadan kaldırılması, ve asimetrik, 'eksikli' yapıtlar ortaya koyma şeklinde bir yaklaşım olabilir mi?

Resimde ekspresyonistlerin, özellikle de Alman olanlarının politik istikrarsızlığın getirdiği huzursuzluğu tuvale yansıttığına dair şeyler okudum. Bu durum Frankfurt okulunun Almanya'da ortaya çıkmasının da bir tesadüf olmadığını gösteriyor bana. Politik bağlam bir yana, meselâ şiirde kafiyenin atılmasını düşünelim. O da aslında resimde simetrinin reddedilmesi gibi değil midir? Kafiye 'tüketime dönük' bir sanatsal zevkin üreticilerinden sayılabilir, ve bu da daha sağlam yapıtlar ortaya koymak isteyen sanatçı için kabul edilemez. 

Sanatçıların okurdan, dinleyiciden vs emek talep etmesinin arkasında ne var? Bana öyle geliyor ki sanat eserini üretirken bu tür şeyleri düşünmüyorlar, ama ortaya koydukları şeyin 'katmanlı' olmasını, farklı bakış açılarına izin vermesini eserlerinin (ve tabii kendilerinin) bir zenginliği sayıyorlar. Zenginliği kim istemez!

Şiirde konforu ve ahengi ilk olarak Garipçiler bozdu. Balta ile girdiler ormana! Sonrasında İkinci Yeni ile bir adım öteye götürüldü. Ama şu da var : Metin Eloğlu vs gibi şairler son derece kapalı şiirler yazar iken, anlamı tamamen yok ettiler ve bu da sanatta olmazsa olmazı yani 'diyaloğu' ortadan kaldırdı. Bu tutumu 'anlamı' imgelerin arkasına gizlemek ile karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum ; konformizmi reddeder iken yenilikçiliği çok aşırı uçlara götürdüğümüzde sanatsal diyaloğu yok etme tehlikesi ortaya çıkıyor... Ben doğrusu 'yedirilmiş', derinlikli bir ahengin hâlâ sanatın ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini düşünüyorum. Derler ki mimarisi olmayan sanat eseri olmaz. Zaten bizzat mimari ahenk değil midir?



Saturday, February 17, 2018

Not Defterimden-8

Piyanoya geri döndüm. Bir yılan hikâyesi bu ; ama son bir kez hoca eşliğinde denemek istedim. Mazoşizm gibi bir şey : Sağ el tamam, zorlaya zorlaya da olsa sol el de tamam ; gel gör ki o ikisini birleştirmek tam bir azap yahu! İnsana bu zulüm yapılır mı? Tabii notaları hızlı anlamakla da ilgili, bir şey demiyorum. Öte yandan, parçayı başarıp güzel çalmaya başlayınca, hele nüansları, pedal ilâvesini de koyunca insan ruhu öyle bir yükseliyor ki! Hiçbir tür sarhoşlukla ulaşılamayacak bir yer orası.

Evet, biraz uzunca, ama Niteliksiz Adam'dan bir arkadaşımın ilettiği müthiş bir alıntıyı buraya koymam lazım, bayıldım ben. O kitabı da bir gün okumayı hedefliyorum. "Matematik üzerine ya da matematiksel-mantıksal incelemeler kaleme aldığı veya doğa bilimleriyle ilgilendiği bir sırada kendisine ne gibi bir hedefinin bulunduğu sorulsaydı, buna tek bir sorunun düşünmeye değdiğini, bunun da doğru yaşamaya ilişkin soru olduğunu söyleyerek yanıt verirdi. Ancak insan bir talepte bir sonuç almaksızın uzunca bir zaman direndiğinde, beyin de tıpkı uzunca bir zaman havada kalan bir kol gibi uyuşur, ve düşüncelerimiz yaz mevsiminde askerlerin geçit için uzun zaman güneş altında duramamaları gibi sürekli ayakta kalamaz; uzun süre beklemek zorunda kalan askerler düşüp bayılırlar. (...) "Benden geriye ne kaldı?" diye düşündü. Belki de yalnızca yürekli ve satın alınamaz olan, kendini iç dünyasının özgürlüğü uğruna dış dünyadaki yasaların çok azına saygı gösterdiğine inandırmak isteyen bir insan."

Yağmur'un matematiği çok güçlendi ve bu beni mutlu ediyor. Akıl yürütme, disiplinli olma ve bilişsel zekâ denen şeyi çok önemsiyorum. Kendi başına oturup soru dahi çözdüğü oluyor, inanılmaz. Odasını da toplamaya başladı. Nazar değmesin yıvrıma :) Hâlâ çok takılıyor IPad'e filan, ama yine de güzel gelişmeler var onda...

İlk defa bir felsefe sözlüğünün maddelerini anladım, ve hayran oldum bu esere. Tesadüfen rast gelmiştim, şimdi ara ara hep okuyorum. Çok eski de olsa, Platon ne demişti, Aristo'nun metafiziği ne anlatıyor, vs. tümünü hap gibi anlatıyor. Olağanüstü. Bu academia.edu'da güzel makaleler var.
https://www.academia.edu/…/Felsefe_Terimleri_S%C3%B6zl%C3%B…

Sema Kaygusuz'u severdim önceden ; yanlış hatırlamıyorsam Taraf'ta da yazardı. Her yazısını zevkle okurdum. Bu hafta biraz ona takıldım. Tahmin ettiğim gibi o da sol-tutuculardan biri haline gelmiş. Yurtdışında yaşayan insanlarda fark etmeden tutuculuğa kayma konusunda daha yüksek bir istatistik var sanki. Yine de bir söyleşisindeki şu kısım çok hoşuma gitti : "Biliyor musun, bizim yaptığımız iş aslında çeviri. Biz kendimizi çeviriyoruz, elimizdeki dil hangi dilse o dile çeviriyoruz. Bu yüzden okurun karşısında çıkan yazı kendi ana dilinde bile olsa, yazılırken muhakkak eksilmiş, ifadenin büyük bölümünü kaybetmiştir.”
http://www.irmakzileli.com.tr/…/…/sema-kaygusuz-ile-soylesi/

Kış Uykusu'nu üçüncü kez izledim. Bir arkadaşım yemek filan yaparken televizyonda 'Mayıs Sıkıntısı'nı açık bırakırdı, sürekli dönerdi film bir şarkı gibi :) Ben de bu filme dair aynı duygular içindeyim. Diyaloglardaki, mimiklerdeki o incelikler, sahicilikler, oyuncuların gücü.. Beni benden alıyor her defasında. Aydın karakterinde pek çok insan gibi ben de kendimden çok şey buluyorum, ama sanırım bir miktar Necla'lık da var bende, bu da hoşuma gidiyor. Şu kısmı çok güçlü buldum, unutmamak için kendim ellerim titreyerek videoya kaydettim : https://www.youtube.com/watch?v=bPVv9GUMm3o

Taner Akçam'ın arkadaşı Oberdiek'in hayata bakışını, insan hakları için yaptıklarını gözyaşları içinde dinledim arabada. Ruhu şâd olsun, ne güzel bir insanmış. O dönemdeki işkenceleri, sakat bırakılan insanları, ve buna karşı yapılan mücadeleleri unutmamak gerekiyor. http://t24.com.tr/…/t…/helmut-oberdiek-ile-parca-parca,14518

Platonov okumayı çok istiyordum, sonunda bir kitabını aldım, ve başladım. Olağanüstü bir yazar ; çok daha fazla tanınmalıydı bence. Aysun'a dediğim gibi, insanın "Hangi kitabı okuyayım?" diye düşünmesine gerek yok bu ülkede, Metis'in bastığı herhangi bir kitabı al, ve oku!

Sonbahar, hatta kış geldi. Mutluyum, çok sıkılmıştım yazın sıcağından. Ezdi beni resmen.

8 Ekim 2017



Not Defterimden-9

“Bir zamanlar yemek masasının olduğu yerde,
Şimdi bir tabut duruyor!”

Platonov’un Çukur’unu okumaya devam ediyorum. Yavaş gidiyor biraz, Sovyet proleteryasının uzak bir diyarda yapmakta olduğu inşaat etrafında dönen konular çok yakın değil bana; yoğunlaşmak zor. Gotik diyebileceğim bir anlatımı var adamın, değişik bir şey.

Hafta sonu Kariye’ye gittik, muhteşemdi. Kapıda bekleyen orta yaşlı bir rehber ile çok uygun bir fiyata anlaştık. Bize tüm o mozaikleri kronoloijk sıra ile anlattı. İlk defa tarihi eser gezisinden müthiş bir keyif aldım. Sinematografik bir özelliği var mozaiklerin, çok şey öğrendim. Dört ana İncil’den farklı bir İncil üzerinden (adı neydi?) anlatılıyor bütün hikâye. Bu mevzulara dalsa insanı ömür boyu oyalayacak derinlikte öyküler... Mozaikler de çok iyi korunmuş, bizimkileri tebrik etmek lâzım. Çölde yoktan ekmek yaratmasını isteyerek peygamberliğini sınayan iblis ile İsa resmi de vardı. İsa’nın meşhur sözünü o zaman söylediği rivayet ediliyor : “İnsan sadece ekmekle yaşayamaz.”

İki satranç büyükustasının ‘trash talk’ yaparak kapışmasını izledim Youtube’de. Süper komikti. Bir yandan satranç oynuyorsun, bir yandan da rakibini kızdırmaya çalışıyorsun, ‘trash talk’ın anlamı bu. Bizde tavlada çok yapılır aslında. Özellikle ‘hazırlık’ kısmını içeren videoya çok güldüm. Şu lafı da bilmiyordum : “Nimzowitch son of the bitch”.

Elif Şafak’ın meşhur TED konuşmasını dinledim. İngilizcesi gerçekten çok iyi kadının. Ancak bana hep sentetik gelen bir insan oldu Şafak. “Biseksüelliğini açıklaması kocasını kırmış mıdır acaba?” diye düşünmekten kendimi alamadım. İlginç hiçbir şey yok söylediklerinde, kitaplarındaki gibi.

Bütün hafta bir arkadaşımın teklifi sebebiyle ‘kediler hakkında bir metin üretsem ne yazardım?’ diye düşünmekten kafayı yedim. Çünkü, itiraf etmek gerekirse, kedileri o kadar da sevmiyorum. Birçok yazarın kediler hakkında yazdıklarına filan baktım, bana ilham versin diye. Bilge Karasu’lar, T.S. Eliot’lar.. Bana başlangıç noktası verecek hiçbir şey bulamadım. Yolda 'kedi ideasının aslında bir Oblomov’luk ideası' olduğuna karar verdim. Buradan yola çıkabilir miydim? Sonunda vazgeçtim.

''İnsanlar çok derindeki duyguları hakkında konuşmak istemezler.'' Tarkovski

İrfan Aktan’ın Tahir Elçi’nin eşi Türkân Elçi ile yaptığı söyleşiyi yollarda gözyaşları içinde dinledim. Dirençli, yere sağlam basan, ve hakkaniyet gözeten bir insan Türkân hanım. Keşke İrfan Aktan da öyle olabilseymiş. Lafı dönüp dolaştırıp Ahmet Hakan’ın da bu cinayette dolaylı payı olduğuna getirmeye çalışması beni hiç şaşırtmadı. Bir zamanlar çok sevdiğim bu insanların artık fikrî bir ceset olduğunu, hakkaniyet denen şeyi tamamen yitirdiklerini düşündüm bir kez daha.

Satrançla ilgili Ali hocanın sayfasında bir şeyler yazmıştım, buraya da almak isterim. Bir arkadaş şöyle bir şey demişti : “Satranc savas stratejileri ve rakibi görmediği yerlerden vurma oyunudur. Rakibinin üzerine önce en "önemsiz" olan piyonlarla (erlerle) saldırma, sonra cesitli yöntemlerle canini, kaninı almayı amaçlar”. Şöyle cevap verdim : “ Evet satranç 'ontolojisine' bu tür değerlendirmeler yapılmıştır, haklı olduğunuz noktalar var. Öte yandan, satranç oynuyorsanız bilirsiniz, sağlam, pozisyonel satranç oynarak Dünya şampiyonu olmuş oyuncular da vardır, Karpov, Kramnik gibi.. İsveçli büyükusta Ulf Andersson daha başlarda vezirleri kırışarak oyun sonu odaklı bir perspektifle dünyada hep üst sıralarda oynayabilmiştir. Yani kazanmak için illa ki vahşiler gibi saldırmanız gerekmez ; çünkü satrancın özü 'kare'dir. Hangi karelerin neden önemli olduğunu bilirseniz, mülayim bir şekilde de oyunu kazanabilirsiniz. Ancak, sizin anlattığınız gibi oyuncular da elbette çoktur, Fischer, Kasparov gibi, ve onlara göre içinizde bir 'katil içgüdüsü' yok ise satrançta başarılı olamazsınız. Çok uzun, zevkli bir konudur, ama satrancı iyi bilmeyi gerektirir, yoksa tam anlaşılamaz. Satrancı bu kadar müthiş yapan şey oyunun özündeki dualitedir. Hemen bütün oyunlar tek bir şekilde kazanılır, materyal kazancı ile. Satrancı büyük yapan şey ise, ontolojisindeki dualitedir. Materyal kazancı yanında şahı tutsak etmek de oyunu kazanmanın bir yöntemidir. Hangisini seçeceğinizi, nasıl bir stratejiyle 'neye oynayacağınızı' bilmek kolay değildir. Bu dualite bir çarpan etkisi yapar varyantlarda, çünkü materyal kazancı elde edeyim derken iki vezir önde olduğunuz halde mat olabilirsiniz. Bu nedenle denge kurmanız gerekir, kralın güvenliği ile materyal arasında. Kolay değildir."

Bahardan kalma bir hava vardı İstanbul’da, çok güzeldi.

15 Ekim 2017



Not Defterimden-10

'Kadın sorunu' dediğimiz şeyin aslında tamamen bir 'erkek sorunu' olduğunu çarpıcı bir şekilde yüzümüze vuran aşağıdaki fotoğrafa bayıldım. Homofobik birçok erkeğin fotodan rahatsız olduğunu okudum yorumlarda ; şaşırmadım. Bizleri son derece kötü yetiştiriyorlar. Egolarımızı şişiren, kadınları küçümseyen bir toplumdan çıkıyor bu erkekler... Kürt meselesi gibi aslında ; sonuçta o da esasen bir Türk meselesi değil mi? Bu mevzuların böyle taraflarına daha çok eğilmeliyiz sanki.. Paylaştığım fotoğraftaki genç kadınlar benim yanında olduğum insanlar ; çok yakın hissediyorum kendimi onlara.

***

Otuz yıldır İstanbul'dayım, hızlıca yapılmış olanı saymazsak ilk defa Ayasofya'ya gittim. Bir rehber arkadaşın yardımıyla iki saat boyunca bu "İstanbul mücevheri"ni gezdik. Ayasofya düşündüğümden daha karışık bir yer çıktı, tamamen kapsamak oldukça zor.. İkinci katı da varmış, bilmiyordum, orayı da bayaa dolaştık. Ayasofya kedisini gördük, çok şirindi. Bahçedeki 12 havariyi simgeleyen koyunların olduğu taşlar da Kariye ile olan bağlantıyı kurmamı sağladı.

Benim en çok ilgimi çeken şey Fatih'in böylesine ileri görüşlü, toleranslı bir padişah olmasıydı. Darmaduman edebilirdi ortalığı, nitekim Haçlılar bunu yapmışlar zamanında. Fatih gurur duyulacak şekilde tümünü korumuş, sadece ince bir sıva ile kapatmış. Belki o sayede zarar da görmemiş resimler. Benim için en şaşırtıcı şey ise, Aya Sofya'nın "sofya"sının bizim felsefedeki "sofya" olduğuydu! Aya Sofya, Kutsal Bilgi anlamına geliyor ; ve Fatih de ismini bu nedenle değiştirmiyor. Özlediğimiz İslâm anlayışı bu olmalı.

***

Manuş baba'yı yeni işittim. Nazan Öncel şarkılarının cover'larıyla tanınıyormuş daha çok, ama şimdi kendi bestelerini de seslendiriyor. Sesinin aralığı dar geldi bana, bir de sanki hep aynı role çıkan aktör gibi şarkıları da dar bir bantta dalgalanıyor. Yine de enerjik, insanı üniversite zamanlarındaki gibi umutlu hissettiren bir havası var. Takip edeceğim. https://www.youtube.com/watch?v=Kv91VI8imaY

***

Maya Angelou diye bir şair var, vallahi ilk defa duydum, utandım. Çok cesur, güçlü şiirleri olan siyahi Amerikalı bir kadın şair. Bunun yanında bissürü Oray Eğin ve Emre Aköz yazıları dinledim yollarda. Bu adamlar birer nefret figürüdür ama farklı bakış açıları mevzuların bazı detaylarını yakalamamda yardımcı oluyor.

***

Yıllardır severek gittiğim Büyükçekmece Öğretmen Evi bir zenginimize satılmış. Birkaç yıl önce bahçesinde keyifle bira içerdik, onu kaldırmışlardı, şimdi tümden çıkıveriyor hayatımızdan. Üzüyor bu beni...

***

19 Ekim Aliya'nın ölüm yıldönümü. Özlüyoruz.

22 Ekim 2017



Not Defterimden-11

Canımın içi Ahmet Kaya’nın doğum yıldönümü imiş. Yanarım, onun hiçbir konserine gitmemiş olmama yanarım. 'Acılara Tutunmak' çıktığında lisedeydim, bir yakınım kalfalık yaptığı elektrik dükkânında motor teli sararken dinlerdi onu. Auto-revers’lü teypler vardı o zamanlar (kaç kişi hatırlar şimdi?), bana bir akşam şöyle demişti : “Sürekli dönüyor kaset, hiç dokunmuyoruz.” Sonra annemle Balıkesir’de ‘Ağlama Bebeğim’i dinlediğimizi çok iyi hatırlıyorum, ikimiz de ne çok severdik onun şarkılarını. Ahmet Kaya'nın abisi (abisi varmış!) T24’e güzel bir söyleşi vermiş : http://t24.com.tr/…/ahmet-kaya-yasasaydi-sedar-ortaci-karsi…

Russell’ın 'Batı Felsefesi Tarihi’ni, ve son kısmını oldukça sallamasyon okuyarak da olsa Platonov’un ‘Çukur’unu bitirdim. Umduğum tadı alamadım, konusu bize çok uzak ; ama Platonov’un müthiş farklı, gotik bir bakış açısı var, o nedenle tanıştığıma memnunum. BFT ise gayet iyi bir kitaptı, ikinciyi de okuyacağım. Oradaki filozoflardan yeni-Platoncu Plotinos’u duymamıştım, adam nerdeyse Hıristiyanlığın teorik kurucusu çıktı yahu! "Amma cahilim" dedim kendi kendime..Felsefe konusunda Çiğdem Dürüşken hocanın Antikçağ Felsefesi kitabı bir efsaneymiş, başladım okumaya, gerçekten olağanüstü bir kitap. Okuması çok zevkli, ve anlatımı müthiş berrak. Böylesini hiç görmemiştim.

'Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders' diye bir fizik kitabı bitirdim. Kuantum mekaniği ve birkaç başka konu var içinde, okuması gayet zevkli. Orada Paul Dirac isminde bir fizikçiden bahsediyordu ; adam meğer Einstein’dan sonra 20.yüzyıldaki en büyük fizikçiymiş! Çok cahil hissettim kendimi. 

Politik nedenlerle ülkeyi terk edenlere dair birkaç söz : Memleket anne gibidir. Hoşlanmadığımız yönleri olsa da çok derinlerde bir yerde ondan asla kopamayız. Varlığımız onun üzerinde kurgulanmıştır. Eleştirmek eyvallah, ama bu beyazlar gibi terk edip gitmek asla düşünmeyeceğim bir şey oldu hep. Şeriat gelse gitmem. İnsan annesini bırakır mı? Ben kızımı da bu mantıkla yetiştirmeye çalışıyorum. On yıllardır şeriat gelecek diye bekliyorum, henüz gelmedi, hâlâ bekliyorum. İyiliğe, pozitifliğe, ve toplumsallığa inanmak zorundayız, yoksa karamsar, bireyci birer nihilist olup çıkarız. Bana uygun değil. Bizde idareyi eleştirmek ile insanları, memleketi eleştirmek arasındaki ince çizgi sıklıkla ihlâl ediliyor. İtirazım da buna oluyor genelde.

''Önemli olan, kişinin neye inandığı değil, inandığı şeyin onu ne yaptığıdır.'' Brecht

28 Ekim 2017

Elveda Cariyem

Altın Palmiyeli filmleri izlemeye devam ediyorum. 170 küsur dakikalık bu filmi birkaç oturuşta ancak bitirebildim. Epik bir destan. Çin'deki iktidarın el değiştirmesi arkaplânında insan ilişkilerinin kırılganlığını, iniş çıkışlarını, tutkunun bireyin iradesini aşan gücünü çok iyi anlatan, muhteşem bir film. Gong Li'nin oyunculuğunu çok beğendim ben, olağanüstüydü.