Sunday, August 20, 2017

Aydın hakkında

Elimizdeki malzemeye bakmadan tavır alırsak normatif, ve sorumluluğunun bir kısmını yerine getirmemiş bir tavır olur bu. Normatif yaklaşım işin kolayına kaçmaktır. "Aydın kişi her zaman muhalif olmalıdır!" benim asla inanmadığım bir söz. Aydın kişi her zaman sorgulamalıdır, ve bu farklı bir şey. Aydın, ütopyasını unutmadan pratikteki seçimlerini akılcı ve toplumcu yapmaya çalışmalıdır. Zor olan, kirli olan budur ; diğeri pir-ü pak ve kolay olandır. Aydın insan sorumluluğunu bırakıp gitmiş Che değildir, elini taşın altından hiç çekmeyen Castro'dur.

Gündelik politika tüketen bir şey.. Oysa neler var düşünce dünyamızda. Ahmet Çiğdem hoca meğer televizyonda bir programa çıkmış! İdeolojilerin taşralaşması, Marx'ın sözünün ters yüz edilmesi, ve ülkedeki muazzam sivil kod kaybıyla ilgili olağanüstü değerlendirmeler yapmış. Keşke daha çok insan izlese...


Sıkıcılık

Herhangi bir şeyin sıkıcılığını aşmanın en iyi yolu ona dahil olmak. Meselâ söz almak, soru sormak gibi.. 
O zaman vakit de daha hızlı geçiyor doğal olarak. Flow diye bir teori var, duymuş olabilirsiniz, mutluluğun yaptığın şeyde ‘akış’ yaratmakla, 'kendini unutmakla' elde edilebileceğini söylüyor . Yıllar önce okumuştum bunu, beni etkilemişti. 
Aslında atla deve değil ama yine de güzel keşif.. ‘Flow’ yaşamadığım durumları tespit edip onları elden geldiğince azaltmaya çalışıyorum.
İhsan Oktay Anar’ın dediği gibi : Bu dünyaya esasen eğlenmeye geldik yahu!

Tarkovski

Tarkovski bana hep İran'daki günlerimi hatırlatır. Ne çok çaba göstermiştim onun filmlerini izlemek ve anlayabilmek için. Hele Andrei Rublev! 3 gün almıştı bitirmem... Her yarım saatte bir mola verip -hatta bazen güç toplamak için uyuyup!- öyle devam ediyordum. Sonunda ise hiçbir şey anlamadan kapatmıştım VCD'yi.

Neden böyle? Yani neden Tarkovski 'entellektüel sinema izleyicisi' ile diğerlerini birbirinden ayıran bir 'çizgi', bir 'hat'? Bunu düşündüğümde aklıma gelen tek şey onun sinemayı 'şiir' yazmanın bir başka aracı olarak görmesi. İmgeler, simgeler, referanslar.. Kısım kısım çözümlemek gerekiyor onun sinemasını, dahil olmak çok zor. Bir operaya gitmek gibi, belki de önceden temayı, derdini, anlatmak istediğini, vs vs'yi anlayıp öyle oturmak gerekiyor filmin başına.

Bergman'ın dahi yere göğe koyamadığı bir adam Tarkovski. "Bizim açmaya uğraştığımız kapıdan o kolayca geçmiştir" diyor. Ancak itiraf ediyorum, ben tad alamadım onun filmlerinden. Mesele de muhtemelen o değil benim!


I, Daniel Blake

Cannes'da Altın Palmiye kazanan filmler serisine "I, Daniel Blake" ile devam ettim.

Ken Loach'un 'The Wind That Shakes the Barley' filminden yıllar sonra yeniden bu en prestijli ödüle uzandığı sarsıcı bir film. Ken Loach sinemasına dahil olmak benim sevdiğim bir deneyim. Zamanın bir miktar dışında durmakta ısrar eden, daha doğrusu 'yaşanmakta olana' muhakkak eleştirel bir mesafeden bakan, Marksist perspektifi kullanan bir insan Ken baba.. Ben onun birçok filmini izlediğimde hayatlarımızda 'temel' olanı, 'öncelikli' olanı, 'insani' olanı yeniden hatırlıyor ve minnettar kalıyorum ona.

Öte yandan onun sinema anlayışında sürekli karşıma çıkan zaaflardan dolayı şaşkına döndüğümü de söylemek zorundayım. 'The Wind..' zaten belli bir noktadan sonra tam bir farsa evrilmişti, öyle çok sahne vardı ki problemli, filmi zorlukla bitirmiştim. Bu film ise çok iyi gidiyordu aslında, sarkan yeri yoktu. Ta ki Katie'nin eskort olduktan sonra Daniel ile yüzleştikleri sahneye kadar. Çok daha sakin, çok daha 'kalp kırıcı' anlatılabilirdi orası.. Ama Ken baba orada volume'ü gereksizce açmayı tercih etmiş, 'vermiş duyguyu' ve sahneyi mahvetmiş bana göre. O ana dek kullandığı araç gereçleri bir tarafa atmış, ve bence kıvıramamış.

Öte yandan İngiliz işçi sınıfının, yoksulların, 'en alttakilerin bir üstündekilerin' hayatındaki varoluş mücadelesini, sosyal güvenlik sistemindeki rezaletleri filan iyi anlatmış. Sakin ve etkileyiciydi o kısımlar (çoğu aslında).

Filmde beni en çok sarsan şey ise o güzellim Daisy oldu. Onda insanlığa dair umudu gördüm. Bunu da ayrıca yazmak istiyorum.

Son analizde, tipik bir Ken Loach filmi bu : İnsanın içine -kimi teknik ve anlatımsal kusurlarına rağmen- bir yumruk gibi oturuyor. Hayattaki öncelikleri çok iyi hatırlatıyor.


Beşiktaş

İlk defa 1979'da izledim Beşiktaş'ı ; Bursa'da. Babam götürmüştü. Kalede Rasim Kara! Biz onun hemen arkasındaydık, nedense o dibimdeymiş gibi hissetmiştim, çok heyecan vericiydi.
O zamanlar maçlar radyodan yayınlanırdı, bir keresinde son dakikalarda yediğimiz bir gol sebebiyle üzüntüden ağladığımı hatırlıyorum. Annemin ördüğü ve üzerinde BJK yazan bir süveterim vardı.
Sonra İstanbul'da efsane Metin-Ali-Feyyaz yılları.. "I love you Gordoon, I love you Gordoonn". Şampiyon kulüpler kupasına bilet bulmuştum, ne çok sevinmişti babam.. İnönü'de, Paris St Germain maçı..
Çocuklar büyüklerinin takımını tutmalı. Beşiktaş demek babam demekti benim için.


Hayat Ağacı

Altın Palmiyeli filmler serisinde benim için kayıp halka olan 'Hayat Ağacı'nı nihayet bitirdim. Zor oldu be! Bir hafta içinde dört-beş oturuşta ancak tamamlayabildim, bir kitabı okur gibi. Son derece yoğun, çoğu Hıristiyanlığa dair simgelerle dolu bir film. Bunların önemli bir kısmını anlayamadım. Bir Tarkovski filmi gibi izleyiciden ciddi bir çaba talep ediyor bu yapıt.

Tüm zorluklarına rağmen filmi çok sevdim. Beni oradan oraya attı, değişik birçok fikre, duyguya sürükledi. 'Hayat' denen, 'dünya' denen şeyin bir filmde 'temel izlek' olmasına ilk defa rastladım. Malick böylesine zorlu bir işe girişmiş ve altından da başarıyla kalkmış. Onulmaz bir kayba uğrayan bireyin zihnindeki yıkımı çağlayanlar, ateş, duman gibi alegorilerle güzel anlatmış.

Sinemada izlemek lazımmış bu filmi, görüntüleri olağanüstü çünkü. Öyle böyle değil.
Anne rolünü oynayan kadının, ve küçük Jack'in oyununu çok beğendim. Pitt tam oturmamış sanki. Kamera hareketleri, beklenmedik açılar filan da zihinlerdeki karmaşayı, kaosu iletmekte fayda sağlamış.

Tekrar izlemek lazım bu filmi. Palmiye'yi sonuna kadar hak eden, ama benim gibi bir faniyi aşan bir film olmuş..


feminizm, türban vs. hakkında fragmanlar

bilim insanı, edebiyatçı, sanatçı uçlarda olanın peşindedir. meselâ sinemada haneke'nin temel izleği budur. sol/kemalistlerin de müslümanların da bu toplumdaki okumuş/yazmış olanları dahi ortalamadan sapmalar karşısında sinir uçlarına basılmış gibi zıplıyor, bu hepimiz için fena. halbuki uyuşukluktan kurtarıyor bizi uçtakiler.
***
gülhane'de gezerken başörtülü ama dar kotlu kızlar görmüştüm birkaç yıl önce, bildik bir manzara. bir kısmı kuytu köşelere çekilmişti yavukluları ile. mutluluktan gözlerimin yaşardığını hatırlıyorum ; o kızlar farklı bir kıyafet kodlaması ile de olsa arzuladıkları şeyleri yaşıyordu çünkü. "bir de dindar olacaklar, şu hallerine bak, sahtekârlar!" diye düşünmedim hiç.
***
bir erkeğin totaliter olup olmadığını anlamanın iyi yollarından biri onu feminizm konusunda zorlamaktır. ne kadar kolay patlarsa o kadar totaliter zihniyetlidir. sosyalizm ile bu meselelerin çözüleceğini söyleyen birinden çok çekinirim meselâ. esasen eşitliğe inanmıyor gibi gelir bana.
***
feministler sosyalist hareketten koptular çünkü son analizde sosyalist hareket 'şemsiye' bir hareket olduğunu düşünüyor ve kendine üstünlük atfediyordu. iddiaları şu ki, devrimden sonra, veya yeni düzenle kadın meselesi de çözülecek. oysa feministler pratikte de görüyorlar ki aslında devrim olsa bile bir şey değişmeyecek, çünkü patriyarka, yani erkek egemen düzen çok içsel bir şey. penis gibi erkeğin ayrılmaz bir parçası. sosyalist olması bir erkeği bundan azade kılmıyor, feministler bunu anlıyor ve ayrışıyorlar. erkekler eğer eşitlikçi ise yapmaları gereken şey çok basit : kadınların isteklerine samimiyetle kulak vermek ; hem de yargılamadan ve üstünlük taslamadan.
***
göle'nin "burkanın varlığı ile pek çok kadının dışarıya çıkabilme hürriyeti elde ettiği, bu nedenle burkanın kimi zaman özgürleştirici bir araç olduğu" sözü önemli. türbanı düşünelim, pek çok genç kız iğrenç baba baskısı sebebiyle üniversiteye gidemiyordu, veya gidebilecekleri tek okul ilahiyattı. bir kısım muhafazakâr baba da ancak türbanla giderse okula gitmesine izin veriyordu. bunlar yaşanmış gerçekler. baba baskısına direnmenin karşılığı muhtemelen evde oturmak veya kocaya varmaktı. diğer seçenek ise türban takmak ve okula gitmekti. bunların hangisi genç bir kız için daha özgürleştirici? "sçrım öyle baba baskısına" diyip işin içinden devrimci bir tavırla çıkmak isteyenlere sadece şunu söyleyebilirim : hayat öyle işlemiyor, sosyolojik analizler öyle çalışmıyor. bu tavır burkayı savunmak değil, bu sadece kadının özgürleşmesi için onun sokağa, kamuya dahil olmasına öncelik vermek. kadının oradan bir sonraki adıma geçebilmesine alan sağlamak. bunu aklı başında sol feministler de savunur. gülnur savran'lar, aksu bora'lar vs. sol/kemalistler bu türban meselesinde öyle büyük hata yaptılar ki aslında kendi içlerini ortaya koydular ne yazık ki.
***
erkekler olarak bizler kadınlık nasıl bir şey bilemeyiz (gender-toplumsal cinsiyet). geç kaldığında evde fırça yiyecek olmak, birçok şeyi gizlemek zorunda kalmak, eteğimizin açıklığına dikkat etmek vs.. tüm bu dertler kadınlarda içkin iken bizde ancak empati yoluyla yalnızca bir dereceye dek hissedilebilir. cinsiyet eşitliğini sağlamak için bunun farkına varmak dahi iyi bir adımdır bana kalırsa.

Yağmurun Altında

Mevsimler kurgularla oyaladı bizi
Tarlaya bırakılmış bir at gibi
Bağlı, yalnız ve özgür,
Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi.

-Anday

Monday, July 24, 2017

İran anılarım

Komünist abi
Yine bir çatının tepesindeyim. Yanımda İslâm devriminden önce de şimdi de komünist olan bir abi, inşaat işlerine bakıyor ; çok sevimli biri. Karşı apartmanın yan cephesini boydan boya kaplayan dev bir Humeyni resmi var. Kulağıma yavaşça eğilip "he was just an a..h..." diye küfür ediyor. İnanamıyorum buna, çünkü orada çok ağır bir suç böyle konuşmak. Bana güvenmiş olması gururlandırıyor beni.

Çarşaflı mühendis
Orada bizim müşterimiz olan devlet şirketinden bir mühendis kızla sahaya çıkıyoruz. Cengaver biri. Kara çarşaflı bir kız, devlette çalışıyorsan mecbursun öyle giyinmeye. Beş katlı bir apartmanın tepesine çıkacağız, çatısı kiremit. Saha kurmak için uygun mu diye bakacağız. Ben yavaş yavaş çıkıyorum merdivenlerden... O eteğini toplaya toplaya, sanki yirmi yıldır bu işi yapıyormuş gibi öyle güzel tırmanıyor ki şaşıp kalıyorum! 

Kıyafet ne ki, istersen her şeyi yaparsın.

Tebriz
Tebriz'e gittik, yine devlet kuruluşuna. Ben varım, bir iki Türk daha, bir de çok sevimli Farsi bir arkadaş. sessiz, sakin biri. Herkes bizimle sevgi dolu bir şekilde Türkçe/Azerice konuşuyor. Farsi bir iki soru sordu, anaaa... Adam orda yokmuş gibi kimse ilgilenmiyor! Meğer Tebriz'de kimse Farsça konuşmazmış, hem de çatır çatır bildikleri halde. Garibim Farsi arkadaşa biz tercüme yaptık hep.

Kadınlar
Bakkala girdim, birşeyler alıp eve geçeceğim. İçeri genç bir kadın girdi. Tabii ki mantolu ve başı kapalı ama hicabı o kadar açık ki.. Hadi buna da alışık sayılırım, fakat o tırnaklar, ojeler, ruj, ayak bileklerinin açıklığı, ayak ojeleri... Boya küpüne düşmüş gibi! Allah günah yazmasın, bakmadan duramadım. Çok şaşırmıştım, rejim bu kadar açıklığa izin vermiyor sanıyordum. Sonra sonra alıştım. İran'da burun estetik ameliyatı da çok yaygın kadınlar arasında.

Satranççı Ermeni
İsfahan dünyanın en güzel şehirlerinden biri bana kalırsa. Jolfa'da dolaşıyorum, Sie-se-pol'den filan geçmişim. Aradığımı buldum sonunda : İşte bir satranç derneği! Sahibi tatlı bir İranlı. Konuşmaya başladık. "I'm from Turkey" dedim, klasik olarak.. Şaşırdı. Üzülerek, hafif mahçup "Sorry I am Armenian, is it a problem for you?" dedi. Hayatta en utandığım anlardan biridir.

Bahai Genç
Tahran'da yine satranç vesilesiyle çok tatlı genç bir çocukla tanıştım. Gerçek bir beyefendi. Tek başıma kaldığım ve canım da sıkıldığı için onu evime davet ettim, "Rahat rahat" oynarız diye. Gidip gelmeye başlayınca dostluğumuz da ilerledi ; tahminim doğru çıktı, pırlanta gibi bir insan.

Bir gün bana bir CD verdi, izlemem için. 'tamam' dedim. Meğer çocuk Bahai imiş! Bahailik ne ki?? Zerre fikrim yok, hiç duymamışım o kadar ilgili olduğum halde... Anlattı bana. "CD'yi izlersen daha iyi anlarsın" dedi. "Tamam" dedim, ama x4 hızıyla izledim, çok bayıcıydı.

Bir başka gün yine bana geldi, oyun oynuyoruz. "Arkadaşımın arabasını yaktılar" dedi. Kafayı yedim. meğer Bahaileri İsrail ajanları, orayla bağları var filan diye İran'da rejim düşmanı sayıyormuş mollalar. Üniversitede mesela hukuk bitirdin, avukat olamıyorsun. Tıp bitirdin, doktor olamıyorsun. Üstüne üstlük evini, arabanı da her an yakabilirler. Böyle bir hayat. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam.

Ama ona unutamadığını sandığım bir iyilik yaptım. "Senin evinde birkaç saatliğine kız arkadaşımla oturabilir miyiz, dışarda rahat görüşemiyoruz?" dedi. Çok sevindim buna, hemen anahtarlarımı verdim. kızı da gördüm, dünya tatlısı bir şey. Akşamdı, ben çıktım, oralardaki CD'cilerde filan dolandım. Öyle tahmin ettiğiniz şeyleri yaptıklarını sanmam, ama birlikte çok iyi vakit geçirdiklerine eminim.

Kimbilir şimdi nerde o çocuk...Onun Peygamberi Bahaullah Efendi'nin meşhur bahçelerini de çok sonraları Hayfa'da görmek kısmet oldu bana. Kapıda Tanzanyalı genç bir zenci! Onu da sonra anlatırım belki...

Sosyoloji
Tebriz'de telekomda İranlı Azerilerle çay içip sohbet ediyoruz. Bizdeki devlet dairelerine çok benzeyen, rahat bir ortam... "Siz Türkçe'yi ne kadar zorlaştırmışsınız yahu? Gidi-yor-um, geli-yor-um... Ne gerek var o eklere? Gidirem, gelirem, gayet basit.." şeklinde dönüyor muhabbet. Sonra laf Şah zamanına geliyor. "Bu mollalar çok aşırı gittiler evet ama Şah da aşırı gitmişti." diyor biri. Nasıl? "Ya, meselâ her yerde seks filmleri oynuyordu. Ahlâksızlık çok artmıştı. Orada yanlış yaptı." diyorlar. Sonraki okumalarımda, inanılır gibi değil ama, o vakitler İran'ın Ortadoğu'nun xx turizm merkezi haline geldiğini okumuştum, telekomdaki ifadelere paralel olarak.

Halkın sosyolojisi ile uygulanan siyasa arasındaki fark büyükse sistem en sonunda patlıyor, bir düdüklü tencere gibi. Bu basit hakikate dikkat etmeyen yöneticilere hep şaşırmışımdır.

Loser ile parkta
İsfahan’da ve İran’da son haftalarım artık, yakında dönüyorum eve.. Hava öyle güzel ki… İşte bir hafta sonu daha ve yine yapacak bir şey yok. Yürüyerek merkezdeki büyük, yeşil bir parka geliyorum. Aa, ne güzel, birkaç insan ilerdeki kare masalarda şahmat oynuyor. Bir süre sonra herkes benimle oynayamak için sıra bekler hale geliyor tabii. Ama kimseyle diyalog kuramıyorum, çünkü İsfahan’da Azeri de İngilizce bilen de yok. İşaret diliyle anlaşıyoruz. Hırpani giyimli, loser görünümlü biri oturuyor karşıma, başıyla selam veriyor. Hiç konuşmadan bayaa oynuyoruz. O gün çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum kendimi. Farklılıkların bir araya geldiği, herkesin doğanın bir parçası olduğu, ve insanlar arasındaki sınıf, para, pul gibi rezil ayrımları hiç hissetmediğim birkaç güzel saat.

Şimdi bile mutlulukla hatırlıyorum o günü.

Ramazan ve Oruç
Ramazan geldi, gayet dikkatliyiz, asla dışarda bir şey yemiyoruz. Şirketin şoförleri ile üçlü beşli gruplar halinde evlere gidiyoruz akşamları ; beni de o gün Amir adlı şoför arkadaş götürüyor, benden birkaç yaş büyük. Trafikte solladığı arabalar ile arasında bir-iki santim kalır genelde, yüreğim hep ağzımda… Yolda olduğu kadarıyla laflarız, Ahmet Kaya filan dinleriz.. Bir nokta var, kırmızı ışık uzun yanar ; Amir oraya gelince hızla torpidoya uzandı, bir poşet çıkardı, önüne aldı. İçinde kuru üzüm, kayısı, fındık bissürü şey.. Hızlı hızlı bana bir avuç verdi, kendi de hapur hupur yemeye başladı. Bir yandan da etrafa bakıyor polis var mı diye… Meğer o kadar çok insan yaparmış ki bunu Ramazan’da, sonraları öğrendiğimde şaşırmıştım. Dışarda sizi ‘oruç yerken’ görürlerse karakolda yeriniz hazır ; ama kuytu köşelerde birşeyler atıştırmak çok yaygın.

‘Dinde zorlama yoktur’ sözü İran’da komik olmayan bir şaka yani.

Başörtüsü
Jaam-e Jam diye Tahran'ın merkezinde bir yer vardı, oraların en popüler mekânı. Alt katı mütevazı bir alışveriş merkezi, üst katı ise geniş bir càfe. Gençlerin, yabancıların filan takıldığı güzel bir yer. Güzel diyorum ama, Tahran'ın böyle en hoş càfesi dahi, meselâ Sultanbeyli'nin en güzel mekânı gibi, öyle düşünmek lazım. Neyse, burada orta yaşlarında bir kadın dolaşırdı sürekli. Tek bir görevi vardı, hicabı yani başörtüsü bir miktar düşmüş kızları uyarmak. Aralarında kısa, tatsız konuşmalar geçerdi, uyarıyı yiyen kızın bakışları hemen sertleşirdi. Bir yandan başörtüsünü düzeltir bir yandan da o kadına laf yetiştirirdi kız. 

Hicab seviyesinden tatmin olduktan sonra dolaşmaya devam ederdi kadın. Besic miydi? Rejimin gönüllü para-militer güçlerinden biri miydi? Yoksa basbayağı resmi bir devlet görevlisi miydi? Tam anlayamazdım, sormayı da unuturdum etraftakilere. Bildiğim, bir hayalet gibi dolaşırdı hep o càfede..

İkinci El Zaman


Hep merak ettiğim Gorbachov dönemi, perestroyka sonrası zaten zorlukla ayakta tuttuğu hayalleriyle beraber yıkıntı haline gelen komünist insan.


Son yıllarda okuduğum en iyi anlatı-kitap. İnanılmaz bir tanıklıklar toplamı, ve çok güçlü bir dil. Müthiş bir okuma deneyimi.





(4 Ekim 2016)

Yan sokaktaki çocuk

Bizim yan sokakta beş altı yaşlarında sümüklü, üstü başı perişan sevimli bir oğlan çocuğu vardı. Ablasının adı da 'Çile'ydi! Babam onu her gün bizimle sofraya oturtur, yakından ilgilenirdi.

Sonradan öğrendik ki ufaklığın babası yokmuş (ya da çok uzaklardaymış), bir gün babama şöyle dedi : "İsmail amca, sen benim babam olsan ya"

Her babalar gününde yetimleri düşünmekten kendimi alamıyorum. Tüm iyi kalpli babalara selâm olsun.

(19 Haziran 2016)

Not Defterimden-7

Yıllar önce Ayrıntı'nın bastığı 'Gösteri Toplumu' diye bir kitap vardı. Sosyal medya henüz ortaya çıkmamıştı, yazarı Debord bugünleri görebilmiş mi bilmem, ama tatil boyunca takıldığım sanal ortamlardaki 'gösterme' arzusu kendisinin ne denli uzak görüşlü olduğunu da kanıtlıyor bana kalırsa.
Bu konuyu daha vulgar kelimeler kullanarak açtığım bir tartışma sırada Aysun şöyle dedi : "Peki entellektüel paylaşımlarla da bir çeşit 'gösteri' yapılmış olunmuyor mu? O da 'bakın, ben böyle biriyim!' saklı mesajını iletmiyor mu?" dedi.. Güzel bir karşı-çıkış, tebrikler.. Öte yandan, onların zihinsel paylaşım, öğrenmek, kendimizi genişletmek gibi birçok faideli etkisi yok mu? O vakit roman da şiir de sinema da yapılamaz gibi geliyor bana, çünkü onlarla da aslında bir çeşit 'bak işte ben buyum' demiyor mu sanatçı? Neden yeni alınan bir arabanın sevincini paylaşmak kazmalık da yeni bitirdiğimiz kitap hakkında yazmak değil? Çünkü ikincisi 'genişleme ve paylaşma' olanağı sunuyor. İlkinde ise kapalı, dar ve maddiyatla sınırlı bir içerik var bana kalırsa...
Melih Cevdet'in Şiir Yaşantısı'nı bitirdim tatilde. Olağanüstü birikimli bir insandı Anday, ve şiir üzerine memlekette en çok düşünmüş şair. Onun Ataç, Eliot, Octavio Paz hayranlığı dönüp bu insanları yeniden okuma arzusu uyandırdı bende. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal'i iyi incelediği sıkı yazılar var. Divan şiirini bildiği kadar Fransız ve İngiliz şiirini de çok iyi biliyor Anday. Şiir artık insanların çaktırmadan dudak büktüğü bir alan bana kalırsa.. Oysa tıpkı müzik gibi, resim gibi, bir gün hepimiz kurtuluşa erdiğimizde değeri daha iyi anlaşılacak müthiş bir alan şiir. Sıkıldığımız bu hayat içinde yeni bir hayat kurmayı sağlıyor o.
Gauguin, Tahiti'de yaptığı resimleri sergilerken ziyaretçilerden biri bir resim karşısında "Kadının korku içinde ruhları beklediğini ne güzel anlatmışsınız" demesi üzerine, "Evet, konu o, ama ben mor-yeşil uyumunu aradım" yanıtını veriyor. Olağanüstü, değil mi?
Neyse, o kadar çok yerin altını çizmişim ki, şimdi buraya geçirmeye üşendim. Octavio Paz'dan bir dörtlükle bitirelim :

Dağları arıyorsun gövdemde
Ormana gömülmüş güneşini.
Ben senin gövdende tekneyi arıyorum
Gece yarısı yiten o tekneyi.


(9 Temmuz 2016)

Not Defterimden-6



Patti Smith'i yıllardır bizim Express (Roll) tayfasının hayranlığı sebebiyle duyardım, bende olumlu bir algı bırakmıştı ama tam manasıyla bir 'giriş' yapamamıştım ; kısmet bugünlere imiş. Bir arkadaşımın önerisiyle 'Çoluk Çocuk' kitabına başladım, yollarda da söyleşilerini dinledim. Hâlâ doğallığını ve samimiyetini koruyan, içinden geldiği gibi yaşayan biri izlenimi bıraktı bende. 79'da gayet ünlü olduğu halde müziği terkedip yeniden kendine dönmesi de ondaki manevi boyutun büyüklüğünü gösteriyor sanki. Dili biraz şekerli ve fazla 'sıfatlı' geldi bana, yine de okumaktan hoşlandım (daha bitmedi).
Şarkılarından da 'Because The Night' çok güzel, diğerleri doğrusu o kadar ilgimi çekmedi. Şair yönü daha kuvvetli bence.
Toltec bilgeliği diye bir şey varmış, bilmiyordum. Detaylı okuyacağım sonra ama dört anlaşma denen bir özeti var, gayet iyi : Kelimelerini doğru kullan + Hiçbir şeyi kişisel alma + Varsayımda bulunma + Her durumda yapabileceğinin en iyisini yap. Basit ve etkili bence. Özellikle 'varsayımda bulunma!' sıkı bir 'yenilik', onun üzerinde düşünmeliyim.
Yağmurcuk yaz tatilinde ne yapacak? Can sıkıntısından patlayacak mı yoksa kendini eğlendirebilecek mi? Ya mutsuz geçirirse? Bu sorulardan bir türlü kurtulamıyorum. Bigadiç'te top oynadığım arkadaşlarım tarlaya gittiği için saatlerce onların dönüşünü beklediğim uzun, sıkıcı yazlar geliyor bazen aklıma.. Sıcakların aslında pek de heyecanlı günlere vesile olmadığını hatırladım. Nuri Bilge'nin filmlerinde kasabalar motosiklet sesi ile simgelenir, benim için ise öğle sıcağındaki sessizliktir o!
Madem böyleyken böyle, Octavia Paz'ın en sevdiğim şiiri ile bitireyim :
Sınıra kadar uzanmış şimdi
Ormanda yitip giden saçların
Ayakların benim ayaklarımda.
Geceden bile büyüksün uyurken
Ama bir odaya düşler de sığar.
Ufacık bir çoğalmayla nasıl çoğalıyoruz!
Bir taksi geçiyor dışardan
Hayaletler doldurmuş içine.
Akan, durmadan akan ırmak
Dönüş yolculuğuna başlamış bile.
Yarın bir başka gün mü olacak?

(25 Haziran 2016)


Not Defterimden-5



Agony ile ecstasy’nin bir dikotomi (ikilik) olduğunu bilmezdim, öğrendiğimde hoşuma gitti. Bir sebepten yoğun ‘agony’ hissettiğim bir on gün geçirdim, kelimeyi hatırlamak dahi iyileşme sürecimde iyi geldi bana.. Bilmenin sağaltıcı bir etkisi var.
Melih Cevdet’in ‘Şiir Yaşantısı’na fırsat buldukça devam ettim. Çok kuvvetli yazılar, kat kat açıyor zihnimi. Anday’ın Eliot hayranlığını bilirdim ama bu denli yoğun incelemiş olması yine de hoşuma gitti.
Alper Hasanoğlu’nun yazılarını beğeniyorum. Engin Geçtan gibi üstten bakmıyor, ve Doğan Cüceloğlu gibi ‘köylü’ değil –sorry-. İlişkilerle ilgili şu değerlendirmesi önemli geldi bana : "Günlük hayat ve sorunları ilişkinizin düşmanı değildir. Düşmanı değildir ama aşkın da günlük hayatın sınavından geçmesi gerekir. Günlük hayat Faust’un Mefisto’su gibi seslenir çiftlere: Sevginizin büyüklüğünü sınamak istiyorsanız, bunu ancak bende yapabilirsiniz! "
Hayatın anlamı denen saçmalığı hepimiz bir dönem sorgulamışızdır. Alper H. bunu şöyle formüle etmiş : "Anlamın, ‘toplumsallık duygusu ve ötekiyle gerçekleşen karşılaşma içinde onu sevmek’te olduğunu söylemek ; sanırım en iyi özet bu…" Ötekini sevmek! Ne zor bir şey...
Şu da güzel : Freudiyen anlamda haz, doğası gereği nörotiktir.
Daha önceden biraz Popper takılmıştım, ama biraz ağır ve sıkıcı geldi bana. Yine de şu yaklaşımı hoşuma gitmişti : "Popper, hangi kuram olursa olsun belli koşullarda deneysel destek bulmanın kolay olduğunu; bilimselliğin ampirik destek sağlamada değil, kuramın hangi koşullar altında yanlış olduğunu belirlemeyi esas aldı. Eğer bir kuram yanlışlanabilir ise, bilimseldir. En iyi kuram "zamana bağlı olarak yanlışlanabilir, çürütülebilir olan kuramdır" demiştir Karl Popper. "
Muhteşem bir Eliot şiiri ile bitirelim bu yamalı bohçaya dönmüş yazıyı.
Fenikeli Phlebas, öleli iki hafta olmadan
Unuttu martı çığlıklarını, dalgaları
kâr ile zararı.
Bir akıntı, deniz altında,
Sıyırıyor kemiklerini, fısıltılarla…
Sen, ey dümeni çevirirken rüzgâra doğru bakan!
Düşün Phlebas’ı, o da yakışıklıydı eskiden.


(18 Haziran 2016)

Not Defterimden -4


Sessiz Ev’den beri tek bir Orhan Pamuk romanını bitirebilmiş değildim, kısmet ‘Kırmızı Saçlı Kadın’a imiş…Yazar adına utandım. Çalakalem yazılmış cümleler, şişirilmiş bir kurgu ve insana dair hiçbir derinlik aktarmayan bir kitap yayınlamış Pamuk…Keşke kendine saklasaymış. Beni daha da şaşırtan ise çok sevdiğim Hasan Bülent Kahraman’ın yakın dostu olan yazarın kitabını överken endazeyi fena halde kaçırmış olması.. Her ikisinin de bendeki kredisi bir miktar te
nzilata uğradı bu maceranın sonunda. http://www.sabah.com.tr/…/cagcil-bir-tragedya-kirmizi-sacli…

Haftasonu Yağmur ve Aysun’la Haydarpaşa garındaki kitap fuarına gittik. Vay be, yıllar geçmiş Tepebaşı’ndaki TÜYAP'ı heyecanla beklediğimiz, koridorlarını sevinçle dolaştığımız günlerden bu yana! Beylikdüzü’ndeki fuara bir kez gittim, bir daha asla gitmem, ruhsuz, fabrikasyon bir organizasyon o.. Haydarpaşa’daki iyiydi, dolaşması eğlenceliydi ; ama tabii standlardaki kitap sayısı mecburen sınırlıydı. 

Melih Cevdet’in şiir yazıları bir araya getirildi ‘Şiir Yaşantısı’ diye.. Muhteşem bir kitap, bayağı okudum.. Nobel’i bu ülkede hak eden ilk kişiydi Melih Cevdet ama onu ne yazık ki anlayamayan yalnızca biz değiliz. Kıymeti ilerde iyice ortaya çıkacak. ‘Sıkıldığımız bu dünya içinde bir başka dünya’ kurmayı başarmış muhtemelen tek şair.
Yirminci yüzyılı taşıdım
Golgota' ya dirilemem ki,
Taşlar arasında yabanıl erinç
Ölümü diriltiyorduk hep
Yaşam tabular arasında bir esinti.


Grup Baran adında bir müzik topluluğu vardı biz üniversiteyken.. Sonra dağıldı gitti. Onları (İstanbul!) ve Yorum’u dinlerken o vakitler sade suya tirit bir solcu olarak benim dahi devrim yapasım gelirdi. Şimdi ise Grup Yorum’u lânetle anıyorum. Çağlayan adliyesinin önünden geçerken o savcı geliyor aklıma.. Sonra onu öldüren DHKP-C, sonra onları destekleyen Yorum… dinleyemiyorum o mavzerli şarkıları.. Baran ise naif bir nostalji artık :https://www.youtube.com/watch?v=Cgz0osrbwMk

Etyen Mahcupyan muhteşem yazılar yazıyor, Halil Berktay gibi.. Etyen’in iyice sağcılaşan AKP’ye dönük eleştirileri bence çok kıymetli. Bir deniz feneri olma görevi görüyor bu insanlar. http://www.karar.com/…/etyen-mahcupyan/ak-partide-sagcilasm…

Bütün bunlar bir yana, eğer çocuğunuz yanınızdaysa, ve ona sarılabiliyorsanız aslında hepsi boş!

(11 Haziran 2016)