Sunday, August 20, 2017

I, Daniel Blake

Cannes'da Altın Palmiye kazanan filmler serisine "I, Daniel Blake" ile devam ettim.

Ken Loach'un 'The Wind That Shakes the Barley' filminden yıllar sonra yeniden bu en prestijli ödüle uzandığı sarsıcı bir film. Ken Loach sinemasına dahil olmak benim sevdiğim bir deneyim. Zamanın bir miktar dışında durmakta ısrar eden, daha doğrusu 'yaşanmakta olana' muhakkak eleştirel bir mesafeden bakan, Marksist perspektifi kullanan bir insan Ken baba.. Ben onun birçok filmini izlediğimde hayatlarımızda 'temel' olanı, 'öncelikli' olanı, 'insani' olanı yeniden hatırlıyor ve minnettar kalıyorum ona.

Öte yandan onun sinema anlayışında sürekli karşıma çıkan zaaflardan dolayı şaşkına döndüğümü de söylemek zorundayım. 'The Wind..' zaten belli bir noktadan sonra tam bir farsa evrilmişti, öyle çok sahne vardı ki problemli, filmi zorlukla bitirmiştim. Bu film ise çok iyi gidiyordu aslında, sarkan yeri yoktu. Ta ki Katie'nin eskort olduktan sonra Daniel ile yüzleştikleri sahneye kadar. Çok daha sakin, çok daha 'kalp kırıcı' anlatılabilirdi orası.. Ama Ken baba orada volume'ü gereksizce açmayı tercih etmiş, 'vermiş duyguyu' ve sahneyi mahvetmiş bana göre. O ana dek kullandığı araç gereçleri bir tarafa atmış, ve bence kıvıramamış.

Öte yandan İngiliz işçi sınıfının, yoksulların, 'en alttakilerin bir üstündekilerin' hayatındaki varoluş mücadelesini, sosyal güvenlik sistemindeki rezaletleri filan iyi anlatmış. Sakin ve etkileyiciydi o kısımlar (çoğu aslında).

Filmde beni en çok sarsan şey ise o güzellim Daisy oldu. Onda insanlığa dair umudu gördüm. Bunu da ayrıca yazmak istiyorum.

Son analizde, tipik bir Ken Loach filmi bu : İnsanın içine -kimi teknik ve anlatımsal kusurlarına rağmen- bir yumruk gibi oturuyor. Hayattaki öncelikleri çok iyi hatırlatıyor.


No comments:

Post a Comment