2- 400 Darbe -Truffaut
3- Geç Gelen Bahar -Ozu
Hapishaneden kaçış filmlerinin babası sayılan 1960 yapımı bu film bana 'bir sanat filmiyle' sanat eseri olmayan film arasındaki farkı düşündürdü. Son analizde bu filmi beğendim, izlemesi zevkliydi. Siyah beyaz olması da ayrı bir lezzet katmış filme. Şerbeti çok rahat fazla kaçabilecek bir konuda böyle olgun ve ölçülü bir sinema dili kullanmak takdir edilesi bir şey. Özellikle koğuş içindeki ilişkiler, diyaloglar, şüpheler vs güzel anlatılmış; karakterler gayet inandırıcı çizilmiş.
Bresson'un filmi ile bunun arasındaki farkın ne olduğunu düşündüğümde aklıma gelen şey şu oluyor : Bresson orada insana, tedirdinliğe, ürpertiye odaklanıyor. Hikaye "insanı anlatmak için bir araç". Derinlemesine bakıyor mevzuya. Oysa bu filmde öne çıkan şey hikayenin akışı. Manu ve Gaspar üzerinden bir miktar psikolojiye iniliyor belki, ancak mainstream sinemadaki gibi burada da kendimizi akışa bırakmamız bekleniyor.
İtiraf etmek gerekirse, bu tür filmler çoğunlukla daha rahat izlenir, daha az 'sıkıcı' oluyor; öte yandan sanat eserinden beklediğimiz çoklu bakış, esinleme, genişlik bu filmlerde denkleme dahil edilmiyor. Yani güzel vakit geçiriliyor ancak bitirdiğinizde küçücük dahi 'değişmiş/dönüşmüş' olmuyorsunuz. Le Trou'nun böyle bir hedefle yola çıktığını iddia etmiyorum, sadece, sesli düşündüğümde bir sanat eserinden beklentimin bu olduğunu söyleyebiliyorum.
Bu film ile beraber NBC'nin 'en iyi 10 film' listesindeki filmlerin tümünü izlemiş oldum. 'Utanç' harika başladı; o çift arasındaki ilişki, diyaloglar, oyunculuklar, kamera, sahneler... Hepsi muhteşemdi, ikna ediciydi ve keyfim çok yerindeydi. Film her evlilik gibi kusurlu (ama güzel) bu ilişki üzerinden ilerleyecek sanıyordum ben...
Ne var ki sonra o 'savaş fikri' patladı, ve bana göre film çok zayıfladı. Tamam, öncesinden bütün o tanklar vs zaten sonrasını biraz hazırlıyordu, ne var ki Eva ile Jan'ın hayatına o savaşın bu kadar derinlemesine sokulacağını düşünmemiştim. Ve tabii sonrasındaki hiçbir şey bana geçmedi, çünkü gerçekçi/ikna edici değildi. Üzüldüm, böyle olmamalıydı. Belki filmin çekildiği yıl olan 1968'de tüm bunlar daha kabul edilir şeylerdi, bilemiyorum; ne var ki filmin inandırıcılığının yitirilmiş olması benim gözümde onu iyi bir film olmaktan çıkarıyor. Filmdeki mesajlar, bütün o "savaşın insan ruhunu nasıl darmadağın ettiği" vs vs fikirleri iyi hoş, ancak senaryodaki temel problemi ortadan kaldıran bir şey değildi. Yazık olmuş. Bu eleştiriyi yapan birini de görmedim, belki vardır; ancak, benim görüşüm böyle.
Çok beğendim bu filmi. İzlemesi zevkli, kamera nefis, oyunculuk son derece realist, ve klasik Bresson; yani duyguları sömürmüyor ve anlatıya mesafesini hep koruyor. Andrei Rublev, 400 Darbe ve bu film son iki ayda izlediklerim içinde beni sinema sanatı adına en heyecanlandıran filmler oldu.
Bresson'daki mesafe, 'mutlaklık' ayarı bana fazla geliyor. Adamda müthiş bir yetenek varmış, hikayeye ve karakterlere biraz daha sokulmayı kabul edip iyi sahnelerde bile 'duygu yaratmama' tavrını bıraksaymış sanırım tadından yenmezmiş onun filmleri. Böyle biraz sıkıcı geliyor bana. Tam sevemiyorum. Simgeler, Hıristiyanlık referansları filan da kurtarmıyor bu filmi. O gelen koyunlar İsa'ymış filan.. Nasıl ya..
Çok genç bir kızın ve onun sevgili eşeği Balthazar'ın hayatta çektikleri çileler üzerinden ilerleyen hikayesi, inandırıcı olmayan diyaloglar, kötü/amatör oyunculuklar bu filmi sevmemi imkansızlaştırdı. İnsan yine de tereddüt ediyor, "yahu ben tam çözemedim mevzuyu herhalde" diyor. İşte burada imdadımıza Ingmar Bergman baba koşmakta: "Balthazar'dan tek bir kelime anlamadım, tümüyle sıkıcıydı. Bir eşek, bana göre tamamen ilginç olmayan bir şeydir fakat bir insan daima ilginçtir." Bir tek anneyi, onun ekonomik ama çok etkili oyunculuğunu sevdim. Bu film arkadaşlar, bu film NBC'nin listesinde altıncı, Haneke'nin listesinde birinci sırada! İlginç.
Sinema festivalinde hiçbir fikrimin olmadığı bir filme girmiş gibi hissettim kendimi, o anlamda biraz güzeldi yine de.
Bu film pratikte iki bölüme ayrılıyor sanki... Adadaki sahneler ve görüntüler etkileyici geldi bana; Anna'yı aradıkları 'ikinci kısım' ise izlemesi zevkli olsa da sinemasal açıdan sanki zayıftı biraz (ben kim isem). Burjuva bireyin yalnızlığı vs gibi şeyler La Notte'ye göre sanki daha az görünür idi. İzlemesi yer yer zevkli, yer yer sıkıcıydı. Son sahnede Claude'nın gözyaşları içindeki Sandro'yu ilk defa 'elde etmesini' simgeleyen o başını okşama kararı muhteşemdi (izlerken pek anlayamamıştım, yorumlardan çıkardım, çok hoşuma gitti).
Şu yorumdan esinlenerek bunu düşündüm :
burjuvazinin hayatın amaçsızlığı karşısında duyduğu dehşeti, insanların iletişimsizliği salt fiziksel tatminle aşmaya çalışmasını, ilişkilerin "elde etmeyle" sonlanmasını anlatan antonioni filmi.
1960 Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan L'Avventura'ya bu festivalde "Jüri Özel Ödülü" verilmişti. Bu filmden sonra yönetmen Antonioni'ye ve aktris Monica Vitti'ye de uluslararası şöhretin kapıları açılmış oldu. "L'Avventura" ve aynı yıl gösterime giren Federico Fellini'nin Tatlı Hayat'ı (La Dolce Vita) (1960) ve Jean-Luc Godard'ın Serseri Aşıklar'ı (À bout de souffle 1960) birlikte sanat sinemasında yeni bir çağın başladığını haber veriyorlardı.
Bu film Michelangelo Antonioni 'nin II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan burjuvasının iletişimsizliğini, boşlukta kalmalarını, tedirginliklerini, sıkıntılarını ve bir türlü mutluluğu bulamamalarını, aşklarının sürekli olmayışını irdelediği üçlemesinin ilk filmidir. Gayriresmi olarak "İletişimsizlik Üçlemesi" de denen üçlemenin diğer iki filmi La Notte (Gece)(1961) ve L'Eclisse (Batan Güneş) (1962)'tir (Bazı eleştirmenler bu üç filme Il Deserto Rosso (Kızıl Çöl) (1964)'yu da dahil ederler.)
Roma'lı bir grup zengin insanın Sicilya açıklarındaki minik ve ıssız bir volkanik adaya yaptıkları yat gezisi sırasında aralarından bir kadının birden bire ortadan kaybolması ve sonrasında aramalara canla başla katılan bu insanların yavaş yavaş ilgisizleşerek kendi dünyalarına dönmeleri konu edilmektedir. Ağır tempolu bu filmin klasik bir dramatik anlatımı yoktur, ortada bir macera filan da yoktur, hatta filmde hiçbir şey olmaz. Bu nedenle Cannes'daki ilk gösteriminde filmi anlamayan bazı seyirciler tarafından önce yuhalanmıştı. Ancak eleştirmenler ve jüri üyeleri Antonioni'nin bu yepyeni üslubunun hemen farkına vararak sinemanın görsel anlatım diline getirdiği yenilikten ötürü filme "jüri özel ödülü" vermişlerdir. Film aynı zamanda "Altın Palmiye"ye de aday gösterilmişti.
Tabii efsane bir film. Üzerinde çok tartışmalar döndü vs. Ben bunu yine yıllar önce hiçbir zevk almadan izlemiştim ; bu ikinci denememde ise çok sevdim.
Tarkovski'nin en sevdiği film-miş. Ben de Bresson'u çok sevebilmek istiyorum! Kısmet başka bir filmeymiş.
Sinemayı, film izlemeyi seviyorum; lâkin bu filmden tad alamadım. Antonioni'nin "modern zamanların huzursuzlukları" adını verebileceğimiz üçlemesinin son filmiymiş bu; ben sıralamaya bakmadan izledim. La Notte'ye göre daha naturel olsa da açıkçası sıkıldım bu filmde.
Ne kadar geç kaldım birçok şeye... Michelangelo Antonioni mesela. İsmini biliyorum, belki daha önce bir filmini bile izledim ama hiç hatırlamıyorum. Şu NBC'nin sevdiği filmler listesi üzerinden bu La Notte'yi buldum (aslında listede yok, MA'nın diğer iki meşhur filmi var), babanın iletişimsizlik üçlemesine dahil filmmiş. Youtube'de var, izlemesi kolay diye buna giriştim.