Sunday, April 18, 2021

İzlediğim en iyi 10 film

 1- Andrei Rublev -Tarkovski
2- 400 Darbe -Truffaut
3- Geç Gelen Bahar -Ozu
4- Bir Evlilikten Manzaralar -Bergman
5- La Vie d'Adèle -Kechiche
6- Kış Uykusu -Ceylan
7- Bir İdam Mahkumu Kaçtı - Bresson
8- Ayna -Tarkovski
9- Sex, Lies, and Videotape -Soderbergh
10- Damdaki Kemancı -Jewison

Le Trou (Delik) - Becker

Hapishaneden kaçış filmlerinin babası sayılan 1960 yapımı bu film bana 'bir sanat filmiyle' sanat eseri olmayan film arasındaki farkı düşündürdü. Son analizde bu filmi beğendim, izlemesi zevkliydi. Siyah beyaz olması da ayrı bir lezzet katmış filme. Şerbeti çok rahat fazla kaçabilecek bir konuda böyle olgun ve ölçülü bir sinema dili kullanmak takdir edilesi bir şey. Özellikle koğuş içindeki ilişkiler, diyaloglar, şüpheler vs güzel anlatılmış; karakterler gayet inandırıcı çizilmiş.

Bresson'un filmi ile bunun arasındaki farkın ne olduğunu düşündüğümde aklıma gelen şey şu oluyor : Bresson orada insana, tedirdinliğe, ürpertiye odaklanıyor. Hikaye "insanı anlatmak için bir araç". Derinlemesine bakıyor mevzuya. Oysa bu filmde öne çıkan şey hikayenin akışı. Manu ve Gaspar üzerinden bir miktar psikolojiye iniliyor belki, ancak mainstream sinemadaki gibi burada da kendimizi akışa bırakmamız bekleniyor. 

İtiraf etmek gerekirse, bu tür filmler çoğunlukla daha rahat izlenir, daha az 'sıkıcı' oluyor; öte yandan sanat eserinden beklediğimiz çoklu bakış, esinleme, genişlik bu filmlerde denkleme dahil edilmiyor. Yani güzel vakit geçiriliyor ancak bitirdiğinizde küçücük dahi 'değişmiş/dönüşmüş' olmuyorsunuz.  Le Trou'nun böyle bir hedefle yola çıktığını iddia etmiyorum, sadece, sesli düşündüğümde bir sanat eserinden beklentimin bu olduğunu söyleyebiliyorum.

Saturday, April 17, 2021

Utanç - Bergman



Bu film ile beraber NBC'nin 'en iyi 10 film' listesindeki filmlerin tümünü izlemiş oldum. 'Utanç' harika başladı; o çift arasındaki ilişki, diyaloglar, oyunculuklar, kamera, sahneler... Hepsi muhteşemdi, ikna ediciydi ve keyfim çok yerindeydi. Film her evlilik gibi kusurlu (ama güzel) bu ilişki üzerinden ilerleyecek sanıyordum ben...

Ne var ki sonra o 'savaş fikri' patladı, ve bana göre film çok zayıfladı. Tamam, öncesinden bütün o tanklar vs zaten sonrasını biraz hazırlıyordu, ne var ki Eva ile Jan'ın hayatına o savaşın bu kadar derinlemesine sokulacağını düşünmemiştim. Ve tabii sonrasındaki hiçbir şey bana geçmedi, çünkü gerçekçi/ikna edici değildi. Üzüldüm, böyle olmamalıydı. Belki filmin çekildiği yıl olan 1968'de tüm bunlar daha kabul edilir şeylerdi, bilemiyorum; ne var ki filmin inandırıcılığının yitirilmiş olması benim gözümde onu iyi bir film olmaktan çıkarıyor. Filmdeki mesajlar, bütün o "savaşın insan ruhunu nasıl darmadağın ettiği" vs vs fikirleri iyi hoş, ancak senaryodaki temel problemi ortadan kaldıran bir şey değildi. Yazık olmuş. Bu eleştiriyi yapan birini de görmedim, belki vardır; ancak, benim görüşüm böyle.

Bir İdam Mahkumu Kaçtı - Bresson




Çok beğendim bu filmi. İzlemesi zevkli, kamera nefis, oyunculuk son derece realist, ve klasik Bresson; yani duyguları sömürmüyor ve anlatıya mesafesini hep koruyor. Andrei Rublev, 400 Darbe ve bu film son iki ayda izlediklerim içinde beni sinema sanatı adına en heyecanlandıran filmler oldu.

Filmin ismi en büyük spoiler. Bresson'un bunu bilerek yaptığı açık; amaç da, sanırım, kurguya, hikayeyi odaklanmayı sağlamak. Fatih Özgüven'in Mayıs Sıkıntısı için yaptığı o harika tanımlama burada da geçerli : Yumurtasını kaynatmayan bir film! Ne olacağını biliyoruz, yine de heyecanla izliyoruz. Tıpkı Marquez'in Kırmızı Pazartesi'si gibi. Sanat bu işte; yani esasen anlatı/mimari sanat. Sonunda Bresson'u sevebildiğim için ayrıca mutluyum.
Kaçışa çok iyi hazırlanmış olsan bile gerçek karar anlarında hissettiğin o varoluşsal ürperti nefis anlatılmış (Biraz Odysseia'daki gibi : "Orada o kararı sen vereceksin"). NBC'nin listesinde 5. sırada olan bu film yerini hak ediyor. Çok çok beğendim.
-Senin başarabilmen için, Orsini'nin başaramaması lazımdı.

Wednesday, April 14, 2021

Rastgele Balthazar - Bresson

Bresson'daki mesafe, 'mutlaklık' ayarı bana fazla geliyor. Adamda müthiş bir yetenek varmış, hikayeye ve karakterlere biraz daha sokulmayı kabul edip iyi sahnelerde bile 'duygu yaratmama' tavrını bıraksaymış sanırım tadından yenmezmiş onun filmleri. Böyle biraz sıkıcı geliyor bana. Tam sevemiyorum. Simgeler, Hıristiyanlık referansları filan da kurtarmıyor bu filmi. O gelen koyunlar İsa'ymış filan.. Nasıl ya..

Çok genç bir kızın ve onun sevgili eşeği Balthazar'ın hayatta çektikleri çileler üzerinden ilerleyen hikayesi, inandırıcı olmayan diyaloglar, kötü/amatör oyunculuklar bu filmi sevmemi imkansızlaştırdı. İnsan yine de tereddüt ediyor, "yahu ben tam çözemedim mevzuyu herhalde" diyor. İşte burada imdadımıza Ingmar Bergman baba koşmakta: "Balthazar'dan tek bir kelime anlamadım, tümüyle sıkıcıydı. Bir eşek, bana göre tamamen ilginç olmayan bir şeydir fakat bir insan daima ilginçtir." Bir tek anneyi, onun ekonomik ama çok etkili oyunculuğunu sevdim. Bu film arkadaşlar, bu film NBC'nin listesinde altıncı, Haneke'nin listesinde birinci sırada! İlginç.

Sinema festivalinde hiçbir fikrimin olmadığı bir filme girmiş gibi hissettim kendimi, o anlamda biraz güzeldi yine de.

Monday, April 12, 2021

L'Avventura - Antonioni

Bu film pratikte iki bölüme ayrılıyor sanki... Adadaki sahneler ve görüntüler etkileyici geldi bana; Anna'yı aradıkları 'ikinci kısım' ise izlemesi zevkli olsa da sinemasal açıdan sanki zayıftı biraz (ben kim isem). Burjuva bireyin yalnızlığı vs gibi şeyler La Notte'ye göre sanki daha az görünür idi. İzlemesi yer yer zevkli, yer yer sıkıcıydı. Son sahnede Claude'nın gözyaşları içindeki Sandro'yu ilk defa 'elde etmesini' simgeleyen o başını okşama kararı muhteşemdi (izlerken pek anlayamamıştım, yorumlardan çıkardım, çok hoşuma gitti).

Şu yorumdan esinlenerek bunu düşündüm : 

burjuvazinin hayatın amaçsızlığı karşısında duyduğu dehşeti, insanların iletişimsizliği salt fiziksel tatminle aşmaya çalışmasını, ilişkilerin "elde etmeyle" sonlanmasını anlatan antonioni filmi.

Alıntı : 

1960 Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan L'Avventura'ya bu festivalde "Jüri Özel Ödülü" verilmişti. Bu filmden sonra yönetmen Antonioni'ye ve aktris Monica Vitti'ye de uluslararası şöhretin kapıları açılmış oldu. "L'Avventura" ve aynı yıl gösterime giren Federico Fellini'nin Tatlı Hayat'ı (La Dolce Vita) (1960) ve Jean-Luc Godard'ın Serseri Aşıklar'ı (À bout de souffle 1960) birlikte sanat sinemasında yeni bir çağın başladığını haber veriyorlardı.

Bu film Michelangelo Antonioni 'nin II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan burjuvasının iletişimsizliğini, boşlukta kalmalarını, tedirginliklerini, sıkıntılarını ve bir türlü mutluluğu bulamamalarını, aşklarının sürekli olmayışını irdelediği üçlemesinin ilk filmidir. Gayriresmi olarak "İletişimsizlik Üçlemesi" de denen üçlemenin diğer iki filmi La Notte (Gece)(1961) ve L'Eclisse (Batan Güneş) (1962)'tir (Bazı eleştirmenler bu üç filme Il Deserto Rosso (Kızıl Çöl) (1964)'yu da dahil ederler.)

Roma'lı bir grup zengin insanın Sicilya açıklarındaki minik ve ıssız bir volkanik adaya yaptıkları yat gezisi sırasında aralarından bir kadının birden bire ortadan kaybolması ve sonrasında aramalara canla başla katılan bu insanların yavaş yavaş ilgisizleşerek kendi dünyalarına dönmeleri konu edilmektedir. Ağır tempolu bu filmin klasik bir dramatik anlatımı yoktur, ortada bir macera filan da yoktur, hatta filmde hiçbir şey olmaz. Bu nedenle Cannes'daki ilk gösteriminde filmi anlamayan bazı seyirciler tarafından önce yuhalanmıştı. Ancak eleştirmenler ve jüri üyeleri Antonioni'nin bu yepyeni üslubunun hemen farkına vararak sinemanın görsel anlatım diline getirdiği yenilikten ötürü filme "jüri özel ödülü" vermişlerdir. Film aynı zamanda "Altın Palmiye"ye de aday gösterilmişti.

Sunday, April 11, 2021

400 Darbe - Truffaut


Yaşlandım da filmlerin tadına yeni mi varıyorum, ya da önceden boş gözlerle mi baktım tüm bu filmlere ben? Sinema işte budur! Muhteşem bir oyunculuk; realist, gerektiği kadar uzun/kısa tutulmuş sahneler, abuk sabuk olmayan kadrajlar, gerçek hayattan çıkma diyaloglar ve inandırıcı bir olay örgüsü. Hiçbir şeyin altını çizmemek, hiçbir şeyin tadını çıkarmamak! Budur sinema.

Çocuk oyuncu nasıl oynamış ya, o yaşta! Bu kadar doğal bir oyunculuk görmedim ben. Sınıftaki çekimler, çocukların yüzleri, bakışları; defterin sayfalarını koparıp duran diğer çocuk… Film sizi sınıfta kuytu bir köşeye oturtuyor ve sanki oradan izliyorsunuz olan biteni. Kamera açıları da nefisti. Kolay iş değil bu ufaklıklarla inandırıcı bir şeyler ortaya çıkarmak; genelde bocalıyor yönetmenler. Bu arada, filmin adı "ortalığı karıştırmak" anlamına gelmekteymiş.

Çok sağlam bir ana-baba ve sistem eleştirisi var tabii filmde. Bir yandan da, 1950’lerden bugüne ne kadar az şeyin değiştiğini görüyor insan. O Balzac sahnesi de acıklıydı (çok da uzatmamış Truffaut, bravo) ; iyi bir öğretmenle hayata bağlanacak bir çocuğun kötü bir öğretmenle nasıl da elden kayıp gittiğini güzel göstermiş. Her şey öyle bağlı ki tesadüflere… Sondaki uzun, yalnız koşusuyla küçücük çocuğun o büyük yalnızlığı ne hüzünlü anlatılmış. Tüküreyim böyle düzenin içine!

Tereddütsüz bir şekilde en beğendiğim on film arasına alıyorum bu filmi. Truffaut babanın eline koluna sağlık. Nefis bir video aşağıda.




Selvi Boylum Al Yazmalım


Efsane, tabii... Tekrar izledim, Aytmatov'un orjinal kitabını da okudum.

Milli marş (şarkı?) olmasını isteyecek kadar çok sevdiğim müziğinden Türkan Şoray başta olmak üzere tüm o oyunculuklara, ekibin yakaladığı besbelli uyum'a dek bayıldığım bir film bu. Aslında benim sinema anlayışıma göre kusurlarla, romantik bakışın gerçekçiliğe galebe çaldığı sahnelerle dolu bir film. Bu bağlamda kitap daha gerçekçi mesela. Yine de bu kimin umurunda! Bir performanstaki müzik eseri kusurlu da olsa müthiş duygulu çalındığında onu nasıl çok seversek bu filmi de öyle seviyorum. Kaç sahnede gözyaşı döktüm bilmiyorum.

Türkan Şoray son sahnede Asya'nın Cemşit'i değil İlyas'ı seçmesi için ekibe çok baskı yapmış; en sonunda artık Rüçhan Adlı'nın da ısrar etmesi ile vazgeçmiş fikrinden! Büyük bir hata olurdu bu. Kitapta o seçim sahnesi yok zaten. Bizim film biraz şekerli ve fazla romantik olmuş; yine de Ali Özgentürk'ü tebrik etmek lazım, kitabı senaryoya epey iyi uyarlamış. Bu filmde olaylar daha çok Asya (kitapta Asel) üzerinden anlatılıyor, kitapta ise şoför İlyas'ın gözünden bakış ağırlıklı.

Birkaç cümle de kitaba dair : Bu uzun hikayenin anlatımını o kadar da etkileyici bulmadım. Aytmatov nedense daha güçlü olarak kalmış hafızamda. Kitapta yüksek Kırgız dağlarının sisli doğasını, şoförlüğün sıkıntılarını, kamyon aksamını filan detaylı, güzel anlatmış ama hikayeyi bölük pörçük ilerletmiş; bu nedenle tam içine giremiyor insan. Bizimkilerin kurgusu daha derli toplu olmuş. Sondaki o 'sevgi emekti' filan hep ilave; kitapta yok tabii.

"Türk/çe filmler yok olacak, iki film seç, tarihe kalsın" deseler Kış Uykusu İle Selvi Boylum'u seçerdim sanırım.

-Yüreğim kaydıysa günah mı? Elini tuttum, sıcacıktı.

Aşk - Gaspar Noe

Bu yönetmeni tanımıyordum, MUBI'de görünce son filmi 'Aşk'a bir şans vermek istedim. Cannes'de yarışma dışı bölüme seçildiği için daha da ilgimi çekti. Umutluydum.

Açılış sahnesinde o iki genç oyuncunun kameraya en iyi açıyı vererek sanki kıyafet mankeni imişler gibi nerdeyse hareketsiz, bir müsamerede oynar gibi "seks yapmaları" beni hem sanat adına utandırdı hem de bu fikri çok aptalca buldum. Yine de ilk 20 dakikasını kesintisiz izledim. Adamı getirene kadar sürdürülen gerçek seks sahneleri (Neden buna ihtiyaç duyulmuş? Tutku için ise, seyirciye hiç geçmiyor bu duygu), oyunculuklar, diyaloglar hepsi yapaydı. Sonrasını ileri alarak taradım. Bu filmde kim, ne, neden bulmuş çözemedim. Ayrıca filmin başlarında konu akarken Murphy kanunlarıyla ilgili ekrana çıkan o koca yazı nedir Allahaşkına? Bu nasıl bir ciddiyetsizlik? Tamamen yapay, saçma ve acınası bir film. Cannes nasıl seçmiş bunu bir kategoriye anlamadım. 

Şöyle nefis bir yorum gördüm sonra: 

"bazı sanatçılar için uyuşturucu bir çeşit yaratıcılığı harekete geçirme aracıysa eğer gaspar noe için "seks"in benzer bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz. seks bir bakıma bağımlılık ve haz unsuru olarak uyuşturucuyla benzeştirilebilir belki de. bu alışkanlıklar uzun vadede artık yetememe ve hep daha fazlasını isteme gibi yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. gaspar noe için de seks artık yaratıcılığını besleyen bir kaynak değil, altın vuruşla sinemasını öldürdüğü bir uyuşturucuya dönüşmüş."

Saturday, April 10, 2021

Ayna - Tarkovski

Tabii efsane bir film. Üzerinde çok tartışmalar döndü vs. Ben bunu yine yıllar önce hiçbir zevk almadan izlemiştim ; bu ikinci denememde ise çok sevdim.

Bu filmde kendinizi rahat bırakmanız gerekiyor; "Ulan o kimdi, bu kadın neden şimdi başka rolde, bu hangi çocuk" filan demeden akıp giden resimlere, çayırlara, yanan evin dumanlarına kaptırmanız lazım kendinizi. Şiir gibi denmesi boşuna değil; "şiir yazıldığı dile dahi çevrilemeyendir" diyorsak eğer, bu film de sinema dili dışında anlatılamaz.
Horoz sahnesi, otların içinde yürüyen anne-çocuk, savaş manzaralarını baba Tarkovski'nin şiirleri eşliğinde izlemek... Hepsi bana çok iyi geldi. Filmin nefis bir betimlemesini okudum, tamamen aynı fikirdeyim : "It's a space odyssey into the interior of the psyche" (Bu film ruhun içine doğru yapılan bir uzay yolculuğu).

Tuesday, April 6, 2021

Bir Taşra Papazının Güncesi

Tarkovski'nin en sevdiği film-miş. Ben de Bresson'u çok sevebilmek istiyorum! Kısmet başka bir filmeymiş.

Bana fazla simgesel, yavaş ve teatral geldi. Papaz ile kadersiz kontesin konuştuğu (kolyeyi atma sahnesi saçmaydı) o sekans güzeldi, bir de genç papazımızın ilk defa gülümsediği o motosiklet seyahati. Açık hava ve rüzgâr yaralı ruhlara iyi gelir.
Diyaloglar, senaryo filan çok kitabi idi.
-Dua etme arzusunun zaten bir dua olduğunu çok iyi biliyordum...

Batan Güneş (L'eclisse)

Sinemayı, film izlemeyi seviyorum; lâkin bu filmden tad alamadım. Antonioni'nin "modern zamanların huzursuzlukları" adını verebileceğimiz üçlemesinin son filmiymiş bu; ben sıralamaya bakmadan izledim. La Notte'ye göre daha naturel olsa da açıkçası sıkıldım bu filmde.

Konusu, gencecik Alain Delon (İtalyancayı nerede öğrenmiş?? Buldum : Aksanlı İtalyancasına dublaj yapılmış.), muhteşem Monika Vitti bir yana; bir filmi çok sevmem ile sıkılmam arasındaki farkı neyin belirlediğini biraz düşünmek istiyorum. Düşündüm. Söylüyorum : Beğendiğim filmlerde karakterler ile olaylar çok yakınlar birbirlerine, ve sonrasında muhakkak o karakterler (veya 'ilişki') bize kendini açıyor. Dostuna yarasını gösterir gibi. Sıkıcı filmlerde ise bu yapıl(a)mıyor. Baba'nın amacı belki de modern hayatta insanların birbirine (ve aşka?) yabancılaşmasını göstermekti, tam anlayamadım. Neyse ne, bu benim sıkılmamı önlemedi. Kınıyorum.
Bu arada, hışırdayan yapraklardan akan bir suyu kamerayla takip etmeye dek NBC'nin (hocalarından biri olan) Antonioni'den kimi fikirler esinlendiğini fark ettim, bunu fark etmem hoşuma gitti.
-Eski sevgilinle iyi mi anlaşıyordunuz?
-Bilmem, sanırım birbirimizi sevdiğimiz sürece anlaşıp anlaşamadığımız önemli değildi.



Saturday, April 3, 2021

La Notte

Ne kadar geç kaldım birçok şeye... Michelangelo Antonioni mesela. İsmini biliyorum, belki daha önce bir filmini bile izledim ama hiç hatırlamıyorum. Şu NBC'nin sevdiği filmler listesi üzerinden bu La Notte'yi buldum (aslında listede yok, MA'nın diğer iki meşhur filmi var), babanın iletişimsizlik üçlemesine dahil filmmiş. Youtube'de var, izlemesi kolay diye buna giriştim.

Başladım da, Allahım öleceğim sıkıntıdan, ilerlemiyor film! Her gün on dakika diye diye ilk saati bitirdim. Peki o sonraki bir saat? Vay anam vay... Nasıl patladı film? Bütün o karı-koca iletişimsizliği, bitmiş aşkları, ikisinin de koca bir ceset üzerinde oturduklarını biliyor ama hareket edemiyor oluşları, o çaresizlik. Bir ilişkide kendini yalnız hissetmek nefis anlatılmış. Tamam günümüz sinema anlayışına göre hareketler biraz teatral, konuşmalar fazla edebi ve düzgün; yine de bunları filmin 1961'de yapılmışlığına verdim. Zaman-dışı, ebedi konuları işleyen bu filme bayıldım.
Adam karısına aşıkken yazdığı mektubu bizzat kendisinin yazdığını bile unutmuş! Bahçede yan yana oturup belki ilk defa 'konuştukları' o sahne muhteşemdi. Romantizmin, aşkın uçuculuğu; bir zamanlar aşık olduğun insana duyduğun sevginin bitmesi, bunun üzüntüsü ne güzel anlatılmış... Sıkıntımın ziyadesiyle ödüllendirilmiş olmasından dolayı çok mutluyum.

- Birçok kötü alışkanlığım var ama onları nadiren kullanıyorum. Hiçbirinde iyi değilim, ahlaksızlıkta bile.

- Tipik bir entelektüel; egoist ama merhametli.