Tuesday, May 31, 2022

We have art, in order not to die of the truth.

Nietzsche

Sunday, May 29, 2022

Notlar -Mayıs'22

LGS'ye bir hafta kaldı. Daha 13 yaşındayken, geçen Ağustos’ta tam 11 saat süren bir skolyoz ameliyatı geçirdi Yağmur. Toparlaması düşündüğümüzden uzun sürdü; ama çok şükür artık tümden iyileşti. Küçücük yaşında dersleri ağrı kesicilerle tamamlamak zorunda kalsa da bu süreçte hiç yılmadan mücadele etti, efferim ona.
Keyfi de artık daha iyi... Geçen gün onu okula bırakıyordum; ben yolda trafiğe dair yine uzun uzun şikayet ederken dönüp bana mahcup bir şaka olarak "Yallah Norveç'e!" dedi. Uzun süre güldüm buna : ) Tabii öncesinde çok kibar, özür dileyen cümlelerle beni buna hazırlamıştı, o kısım da hoşuma gitti.

Raymond Carver'ın "Yazmak Üzerine" kitabını bitirmek üzereyim. Fena değil; böyle soft bir yazardan beklenecek şekilde aklı başında, sakin öneriler ve değerlendirmeler içeriyor. Çehov'u yere göğe koyamamasına sevindim, bu Amerikan yazarları genelde kendi kıta/dillerinden dışarıya pek bakamıyorlar gibi gelirdi bana.

Joachim Trier'in 'Oslo Üçlemesi'ni izlemeyi bitirdim. Muhteşem. Ben böyle minimalist, oda müziği şeklinde hikaye anlatılmasına bayılıyorum. İnsan ruhuna fener tutmuş sanki Trier. Bu tarzın sıkıcı olma riski yok mu, var, ama yönetmen bunları çok sağlam oyunculuklar ve inandırıcı diyaloglarla aşmış. Bu üç film içinde en çok 'Oslo, 31 Ağustos'u beğendim; ama diğerleri de güzeldi. Mubi'de var.
Yağmurcuk Orhan Veli hayranlığından sonra Attila İlhan filan da okumaya başladı. Bir arkadaşı doğum günü hediyesi olarak ona Oğuz Atay'ın 'Tehlikeli Oyunları'nı hediye etmiş. Epey şaşırıyorum bu durumlara, çünkü çocukların bilgisayardan kafasını kaldırmadığı algısı bende de çok güçlü. Demek ki her kuşakta böyle okumayı sevenler çıkıyor, çıkacak. Attila İlhan'ı komik ve basit bulması ise beni şoka uğrattı! Bunun üzerinde düşünmeye değer; belki de bazı şairler zamanın ruhuna uygun olarak yükseliyorlar ve sözleri sonraki kuşaklara ulaşmıyor. Yağmur yaz tatilinde izlemek için ona birkaç sanat filmi önermemi istedi. "400 Darbe ile başlayabilirsin." dedim. Bu baba otoritesi durumlarını seviyorum : )
Her neyse; şu LGS pis bir şey, umarım tüm çocuklar minimum travma ile atlatırlar.



Sunday, May 22, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -7

Vapur-Tren
Üniversite için İstanbul'a geldiğim o ilk yıl çok zor geçti. Annemle babamdan uzak kalmak bana fena koyuyordu, üstelik şehre ve okula hiç alışamamıştım. Beşiktaş'ta ailesiyle kalan, okuldan sonra 559 C'ye atlayıp evine giden arkadaşlarıma çok imrenirdim. "Neden ben de her gün Bigadiç'e gidip ertesi sabah buraya gelemiyorum ki?" diye üzüntüyle düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Fırsatını bulduğumda (ki bu en erken üç ayda bir demekti) kirli çamaşırlarımı da tıkıştırdığım ucuz Adidas çantayı sırtlayıp soluğu Sarayburnu'nda alırdım.
Vapur-tren kombine biletlerinin fiyatı çok uygun olurdu, öğrenciler epey rağbet ederdi buna. Hiç vaktinde gelmeyen büyük yolcu gemisi iskeleye yanaştıktan sonra hemen üst kata, güverteye çıkardım. Boğaz'ın serin havası yüzüme çarpardı. Numarasız kısımda kendime bir yer bulur, bitmek bilmeyen bu vapur seyahati için seçtiğim kitabı okumaya başlardım. Soğuk havalarda bile üniversite öğrencileriyle dolu olurdu güverte; hepsi hareketli, canlı gençler. Ben ise hüzne ve melankoliye batmış bir başka genç olarak kendimi yabancı hissederdim onlara.
Bandırma'da vapurdan inip gara gider, sallanarak bütün Ege'yi kat edecek olan treni beklerdim. Kompartımanda bulduğum ilk yere oturup iyi kötü uyumaya çalışırdım. Tedirgin bir yolculuk olurdu bu; dikkat etmezsem kendimi bir anda Akhisar'da bulabilirdim. Tren gecenin kör bir vaktinde Balıkesir Garı'na girer, gürültüyle dururdu. Uyku sersemi bir vaziyette yolun karşısına geçer, ucuz sigara ve tuvalet kokan terminalde o saatte Bigadiç'e giden tek vasıtayı, 'gaste arabası'nı beklerdim.
Arka koltuktaki bir düzine gazete balyası ile beraber sonunda kasabaya varırdım. Yaklaşınca, uzaktan babamı görür, sevinirdim. Orada, benzinliğin hemen yanındaki parkta ayakta beni bekliyor olurdu. Çantaları indirmeme yardım eder, sonra tüm gövdemi sıkıca kavrayıp sanki hâlâ bir çocukmuşum gibi beni havaya kaldırırdı.

Thursday, May 5, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -6

Dayak

En sevdiğim öğretmenlerimden Fatma hanım ders başlamadan önce beni tahtaya çağırdı : "Hakkı, gel buraya". Şaşırsam da sevgi dolu, yumuşak bir hoca olduğu için aklıma kötü bir şey gelmedi. Nitekim, kısa bir konuşma yaparak bir sınav sonucundan dolayı beni epey övdü; ve sınıftan alkışlamalarını istedi. Olağanüstü şaşırdığımı hatırlıyorum. Okulda o zamana kadar aşağılama, küçümseme ve dayak dışında bir şeye pek tanık olmamıştım. El kadar çocukların tekme tokat dövüldüğü bir yerdi orası benim için.
Ailesi köyden yeni gelen Ali ve kasabanın tepelik bir yerinde oturan Ahmet'le aynı sıradaydık. O yaştaki her çocuk gibi oyun düşkünüydük. Derslerde sıkıldığımız zamanlarda sıranın üstündeki oyuntudan kurşun kalemlerimizi yavaşça aşağıya doğru salar, aynı kalemi dikkatli ve hesaplı üfürüklerle oyuğa geri oturtmaya çalışırdık. Kalemin dengesi bozulunca sağlı sollu üflemek, yönünü ayarlamak gerekirdi. Eğlenceliydi. Bir derste, bıyıklarının şeklinden dolayı babamın "Solcu o" diye övdüğü öğretmen bizi gördü, ve Ali'yi sınıfın ortasında birkaç kez tokatladı. Küçüktük, ortaokula yeni başlamıştık. Ali'yi dövüp bizi dövmemesinden dolayı utandığımı iyi hatırlıyorum.
Köyden gelen çocuklar, durumu iyi olmayanlar çok dayak yerdi; ya da şimdi bana öyle geliyor. Bir arkadaşımızı sanki antik bir tiyatroda oyun sahneler gibi, herkesin önünde, kafasını duvarlara vura vura dövmüştü bir öğretmen. Çekinmezlerdi, gerek yoktu çünkü; o çocuklara kimse sahip çıkmaz, kimse gelip hesap sormazdı. Öte yandan, kasabalıları, hele kızları hemen hiç dövmezlerdi.
Bu imtiyazlı konumum ancak bir sonraki seneye kadar işime yaradı. Koridorda zilden sonra da biraz takılmış olacağım ki, nöbetçi öğretmen sinirli bir şekilde sınıfa girdi. Beni görmüştü, yanıma geldi. Ben süratle yerime oturmuştum; sanki hep oradaymışım numarası yapıyordum. Bir yandan da olacakları sezmiş, titriyordum. Kasabanın yerlilerinden, babamın abisi saydığı, çok tanıdık bir öğretmendi. "Çıkar gözlüklerini" dedi. O plastik gözlükler bir taş kadar ağırlaşmıştı benim için. Şimdi düşünüyorum da, keşke hemen girişseymiş bana. Koyu kahverengi, kalın camlı gözlükleri iki elimle kenarlarından tutup kulaklarımdan sıyırarak aşağıya indirmem bir asır sürdü. Yüzüm tokat atılabilecek açıklığa kavuşmuştu.

Monday, May 2, 2022

Acı Tatlı Hatıralar -5

Yeşilli Camii

Bayram geldiğinde evde hep aynı tartışma olurdu : Sabah bayram namazına gidecek miyiz, gitmeyecek miyiz? Babamın din ile ilişkisi pek kuvvetli değildi; halbuki gençliğinde kısa bir süre müezzinlik bile yapmış, camide ezan okumuş biriydi. Ne zaman, hangi süreçte böyle keskin bir dönüşüm geçirdi? Bunu ona sormak hiç aklıma gelmedi. Yıllar sonraki ergen isyanımızdan önce, nispeten küçükken, abimle ben babam ne derse onu yapardık. Tavukhane'nin kuyusundan gelen ve insanın elini donduran suyla babamın talimatlarını sırayla uygular, abdest alır, steyşın Reno'ya atlayıp Yeşilli Camii'ne giderdik. Bu sırada kardeşimle annem evi derleyip toparlamaya başlamış olurdu.
Camiye ait her şey ilginç gelirdi bana. Ritüellerle dolu, çok tanıdık ve çok uzak bir dünya. İnsanlar ayakkabılarını yavaşça çıkarır, diğerlerinin ayakkabılarının yanına karışık bir şekilde bırakırdı. Camide meraklı bir turist gibi hissederdim kendimi. Yaşıtlarımın aksine tek bir Cuma namazına bile gitmişliğim yoktu. Yüzlerce insan yan yana sıralanır, saflar oluşturulurdu. Hiç tanımadığım iki adam arasında ben de yerimi alırdım. Kendimi orada hep biraz kısa hissederdim.

Namaz başlayınca bildiğim iki üç duayı devr-i daim şeklinde tekrarlar, tuhaf bir yabancılaşma duygusuyla eğilip kalkardım. Hoca'nın "Allahu Ekber" demesiyle elimi kulağıma götürdükten sonra bende ciddi bir kaygı başlardı : Bir sonraki harekette ellerimi bağlayacak mıyım, yoksa indirecek miyim? Bütün bayram namazlarım yanımdaki adamın ne yapacağını kollamakla geçti. Az bir zaman farkıyla, o ne yaparsa ben de aynısını yapar, namazı hatasız tamamlamaya çalışırdım.
Bu gergin anlar bittikten sonra bağdaş kurup otururduk. Hoca Salavat-ı Şerif'i okumaya başlardı. İşte o vakit, çok sevdiğim bu ilahiyi cemaatle beraber söylüyor olmak beni mutlu ederdi. Kendimi manevi dünyaya ait hisseder, türlü duygulara dalardım.
Namaz çıkışı caminin balkonunda herkes birbiriyle bayramlaşırdı. Sakallı amcalar belirgin bir neşe içinde iki elle kavrardı diğerinin elini. Babamın en çok bu toplu bayramlaşma kısmını sevdiğini, hatta belki de sadece bunun için namaza gittiğini düşünüyorum şimdi. Sosyalleşmek, toplumun bir parçası olduğunu hissetmek hoşuna giderdi.
Daha sonra hemen yakındaki dedemlere uğrardık. En temiz, en güzel başörtüsüyle babaannem avluda sevinç içinde karşılardı bizi. Dini konularda hiç sözünü geçiremediği oğlunun bir kez daha bayram namazına gitmiş olması onu misliyle mutlu ederdi.