Dayak
En sevdiğim öğretmenlerimden Fatma hanım ders başlamadan önce beni tahtaya çağırdı : "Hakkı, gel buraya". Şaşırsam da sevgi dolu, yumuşak bir hoca olduğu için aklıma kötü bir şey gelmedi. Nitekim, kısa bir konuşma yaparak bir sınav sonucundan dolayı beni epey övdü; ve sınıftan alkışlamalarını istedi. Olağanüstü şaşırdığımı hatırlıyorum. Okulda o zamana kadar aşağılama, küçümseme ve dayak dışında bir şeye pek tanık olmamıştım. El kadar çocukların tekme tokat dövüldüğü bir yerdi orası benim için.
Ailesi köyden yeni gelen Ali ve kasabanın tepelik bir yerinde oturan Ahmet'le aynı sıradaydık. O yaştaki her çocuk gibi oyun düşkünüydük. Derslerde sıkıldığımız zamanlarda sıranın üstündeki oyuntudan kurşun kalemlerimizi yavaşça aşağıya doğru salar, aynı kalemi dikkatli ve hesaplı üfürüklerle oyuğa geri oturtmaya çalışırdık. Kalemin dengesi bozulunca sağlı sollu üflemek, yönünü ayarlamak gerekirdi. Eğlenceliydi. Bir derste, bıyıklarının şeklinden dolayı babamın "Solcu o" diye övdüğü öğretmen bizi gördü, ve Ali'yi sınıfın ortasında birkaç kez tokatladı. Küçüktük, ortaokula yeni başlamıştık. Ali'yi dövüp bizi dövmemesinden dolayı utandığımı iyi hatırlıyorum.
Köyden gelen çocuklar, durumu iyi olmayanlar çok dayak yerdi; ya da şimdi bana öyle geliyor. Bir arkadaşımızı sanki antik bir tiyatroda oyun sahneler gibi, herkesin önünde, kafasını duvarlara vura vura dövmüştü bir öğretmen. Çekinmezlerdi, gerek yoktu çünkü; o çocuklara kimse sahip çıkmaz, kimse gelip hesap sormazdı. Öte yandan, kasabalıları, hele kızları hemen hiç dövmezlerdi.
Bu imtiyazlı konumum ancak bir sonraki seneye kadar işime yaradı. Koridorda zilden sonra da biraz takılmış olacağım ki, nöbetçi öğretmen sinirli bir şekilde sınıfa girdi. Beni görmüştü, yanıma geldi. Ben süratle yerime oturmuştum; sanki hep oradaymışım numarası yapıyordum. Bir yandan da olacakları sezmiş, titriyordum. Kasabanın yerlilerinden, babamın abisi saydığı, çok tanıdık bir öğretmendi. "Çıkar gözlüklerini" dedi. O plastik gözlükler bir taş kadar ağırlaşmıştı benim için. Şimdi düşünüyorum da, keşke hemen girişseymiş bana. Koyu kahverengi, kalın camlı gözlükleri iki elimle kenarlarından tutup kulaklarımdan sıyırarak aşağıya indirmem bir asır sürdü. Yüzüm tokat atılabilecek açıklığa kavuşmuştu.
No comments:
Post a Comment