Thursday, October 21, 2021

Le vie d'Adele

Yıllar sonra bir kez daha izledim. Diyalogların daha incelikli olduğu kalmış aklımda, yanılmışım. Bunun dışında nefisti. Favori filmlerimden biri. Aşkı ve ayrılığı bu kadar iyi anlatan az film var.

çok iyi bir değerlendirme için : https://eksisozluk.com/entry/128007526

Wednesday, September 8, 2021

Bağlama

Otuz yıl sonra, yeniden kolları sıvadım. Üç sene önceydi. Bu sefer başarıyorum galiba.


Pandemi sürecinden önce başlasam da esas ilerlemeyi sağlayan şey eve kapanma dönemindeki online dersler ve kendi çalışmalarımdı.





Akşamları oturup kendisiyle hemhâl olmak hoşuma gidiyor. Bu çalmayı en sevdiğim eser, Aşık Ferrahi'nin 'Ah Neyleyim Gönül Senin Elinden' türküsü.




























.

Theodorakis

Çoktan öldü sanıyordum; Allah uzun ömür vermiş, 96 yaşında Atina’da bugün vefat etmiş.

Yalnız ve sıkıcı lise yıllarımda müziği ile bana iyi gelen bir sanatçıydı. Altı Eylül Pasajı’nda hemen sağdaki o küçük kasetçiden “Güneş Topla Benim İçin” kasetini aldığım günü çok iyi hatırlıyorum. Epey farklı bir sound'du, hoşuma gitmişti. Daha o yaşlarda bile enternasyonalist hissediyordum kendimi. Zorba’nın müziğini, Maria Farantouri ve Livaneli ile yaptıkları üçlü çalışmayı filan hep zevkle dinlemiştim. 

Marksist, delikanlı bir solcu olduğu her tavrından belliydi, bu da beni ilaveten mutlu ederdi. Müzikal olarak, Yunan müziğine kendi senfonik tarzını kattığını sanıyorum; uzmanı değilim bu işin, ama onun müziğindeki kişisel derinliği bir şekilde hissediyordum hep.

Yıllar sonra onu anmak bir kez daha kısmet oldu : Atina’da havaalanı yolunda taksiciyle sohbet ederken aklıma gelen meşhur Yunanlıları tek tek sayıyordum, onun ismini de anmıştım (Angelopulos, Alexiou, Karaindrou, Theodorakis vs)... “Yahu sen benden daha iyi tanıyorsun bizimkileri” gibi bir laf etmişti. Tamamen hava atmak için yapmıştım bunu, başardığıma da sevinmiştim.

Allah rahmet eylesin. Kimseye eyvallahı olmayan, bu dünyayı anlamlı kılan insanlardan biriydi; bunu hep hissettim.


Ferhan Şensoy'un Ardından

Sene herhalde 1985 veya 1986'ydı. Şimdi yerinde yeller esen Bigadiç Stadı'nda 4 Eylül Kurtuluş Şenlikleri çerçevesinde akşama Ferhan Şensoy gösterisi var. Kasabaya ünlü geliyor : Bizim için büyük olay! Gazetelerden iyi tanıdığım için onu heyecanla bekliyorum. O akşamki gösteriden aklımda Ferhan Şensoy'un enerjisi ve giydiği farklı renkteki çorapları kalmış. Bir de, kasaba halkının bu egzantrik adamı izlerken neler düşündüğüne dair düşüncelerim. Pek eğlenmemiştim doğrusu.

Net'te dolaşır gibi İstiklal'de gezdiğimiz zamanlarda Şan Tiyatrosu'nun önünden sayısız defa geçtim, hemen dibindeki Beyoğlu Sineması'na defalarca gittim (Mayıs Sıkıntısı!). Ne var ki, bir kere bile olsun Şan'a girmek istediğimi hatırlamıyorum. Rasim Gültekin dahil, o kadroda beni çeken hiç kimse, hiç ilginç bir oyun olmadı. 

Ferhan Şensoy hep egzantrik, ilginç, bazen de kafa açıcı biriydi; onun topluma pek nüfuz edememiş, belki bunu istemeyen biri olduğunu düşünmüşümdür. Onu izlemek epey yorucuydu, karşılığı da minimaldi. Münir Özkul gibi bir ustayla bu kadar uzun çalışıp böyle yabancı kalmak ayrıca şaşırdığım bir mevzu olmuştur.

Genco Erkal'da da onda da çok uzun yıllar tiyatroda varlığını sürdürebilmiş olmaktan gelen bir "üstad" imajı söz konusu. Ben ikisini de pek sevemedim. Allahım, hele Erkal'ın o Nâzım şiirleri! Korkunç. Münir Özkul, Müşfik Kenter, Ahmet Uğurlu gibi tiyatrocuların akışkan, bizden tarzını kendime hep daha yakın hissettim.

Yine de, çok renkli bir kişiydi, böyle insanlardan daha çok lâzım. Allah rahmet eylesin.

Monday, June 21, 2021

La Jetée - Chris Marker




Nefis bir film. Bendeki hissiyatı kaybolmayacak. Bu fotoğraf da çok güzel.

Yeşil Işın - Eric Rohmer

 

Aşkı arayan bir kadının öyküsü. Sıkıcı. Bununla Rohmer defterini de kapatıyorum.

Monday, June 7, 2021

maud'daki gecem - eric rohmer

maud ile beraber rohmer'in altı ahlâk hikayesini tamamlamış oldum. en beğendiklerimden biri buydu. adamın her filmi felsefi bir ayin gibi. sonundaki önemli bir detayı anlamamışım, okuyunca anladım; yine de çok kritik değil. dindar, ateist vs vs bunlar hepsi bir çerçeve veriyor insana; içini olduğu kadar sen dolduruyorsun işte.

rohmer'in filmlerinde ikili bir yapı var, buna tam ısınamadım. çelişkileri ortaya koymak için böyle bir kurguya ihtiyaç duymuş sanırım. 

hepsi fikre dayalı filmler; sinemasal olarak mükemmel değiller belki ama izlemesi gayet zevkli.

kendimce bir sıralama yapayım : 

1- maud'daki gecem (en iyi siyah-beyaz)
2- koleksiyoncu kız (görsel olarak birinci)
3- öğleden sonra aşk
4- pastaneci kız
5- suzanne'ın kariyeri
6- claire'in dizi (görsel olarak ikinci)

kız arkadaşımın erkek arkadaşı -rohmer

zayıf bir film, özellikle sonu bir fecaat. romantik komedi'nin pek komik olmayanı gibi. hızla unutmakta fayda var. fransızlar'ın aşk meşk işlerine akıl sır erecek gibi değil.


Saturday, June 5, 2021

suzanne'ın kariyeri - rohmer

54 dakikalık fimleri seviyorum, kısa ve etkili. rohmer'in üçlü, dörtlü ilişkileri ele aldığı siyah-beyaz bir film. arkadaşlar arasına giren para meseleleri de ahlâk tema'sının bir parçası haline geliyor. karakterlerin hepsi biraz sinsi ve çiğ; bu açıdan, mesajını daha doğrudan ileten bir film olmuş. ahlâk serisine dahil olmasa pek izlemeye değmeyecek bir eser. kafayı rohmer babanın tüm filmlerini izlemeye taktığım için doludizgin gidiyorum. eski paris'i izlemek çok hoş, o bile yeterli belki.
"ona acıma hakkından beni yoksun bırakarak suzanne gerçek intikamını almıştı."





Thursday, June 3, 2021

monceau'nun pastaneci kızı -rohmer

60'ların paris'i, çarşısı, öğrencileri... bunları izlemek çok hoşuma gidiyor. daha çok erkek dünyasına odaklı rohmer baba, bu da normal tabii. tüm bu altı ahlak hikayesinde erkek küçük burjuva ahlâkını masaya yatırmış auteur.

pastaneci kızı oynayan oyuncuyu iyi tutturmuş, tam karaktere uygun.

epey kısa bir film, 24 dakika filan. güzel ama, beğendim ben. sonunda insan genç kıza üzülmeden edemiyor. 

bir yorum : "genç adamın ahlâkını kırılgan yapan şey onun beklemeyi bilmemesidir."


claire'in dizi -eric rohmer

evlenmek üzere olan bir adamın iki genç kız üzerinden zaaflarını sınamaya kalkmasına dair bir film. altı ahlak hikayesinin tümünde olduğu gibi burada da rohmer erkekleri masaya yatırıyor, ve onu uç durumlara sürükleyerek sınıyor. ego ve süperego mevzuya dahil ediliyor olsa da esasen erkek id'ine bir bakış bu film.

muhteşem göl manzaraları, bayıldığım renkli kamera açıları, harika çekimler. insana huzur veren, sakin bir tarzı var eric babanın. seviyorum ben.




Wednesday, June 2, 2021

koleksiyoncu kadın -rohmer

yine erkek id'ine dair bir film, yine muhteşem görüntüler. ah o denizde ben de olsaydım! erkeklerin genç bir kadın hakkındaki önce pis dedikoduları sonrasında ise köpek gibi kıvranmalarına dair bir film. genç adamın sessizliğin, varoluşun tadını çıkardığı aylaklığı insanı dinlendiriyor. şehre indiği kısımlar da hoşuma gitti. rohmer baba mevzuyu uzatmıyor, cut'ları tam seyirci-dostu. atmosferi diyaloglarla yaratmayı tercih ediyor.

genç kızımızın adını çok şirin söylüyor bizim oğlan. haydeee :)






genç ahmed - dardenne kardeşler

konu çok güzel, avrupa'daki müslümanlar, teenage bir çocuğun kafa karışıklığı, rezil imamlar... cannes'da en iyi yönetmen ödülü almış bizim abiler bu filmle. iyi yönetmişler, fakat film sıradan mesajlarla ilerliyor ve zayıf bir sonla nihayetleniyor. yine de, izlemesi zevkli.




Sunday, May 30, 2021

kadercilik

"kadercilik anlayışı hep mazlumu pasifize ediyor. büyüğe saygı, fakirliğin yüceltilmesi, kadının susturulması, adaletin ahirete bırakılması. böyle yönetmek anlaşılan daha kolay."


bisiklet

koltukta uyur uyanık bir hallere düşüyorum bazen. o zaman, tel aviv'de çalınan güzelim trek marka bisikletimle netanya'ya akşam karanlık çökmek üzereyken cellcom'dan otele döndüğüm yolun imgesi geliyor aklıma.

kulağımda kimi zaman bob marley'in redemption song'u, kimi zaman livaneli'nin 'dağlara küstüm ali'si. gidonu sağa ya da sola yatırarak kaldırımın ortasındaki yarısı eğilmiş, büyük ama alçak ağacın yanından geçmek hoşuma gidiyor. ali'ye e.'nin üzüntüsü eşlik ediyor. bir insan bunu nasıl yapabilir? üzüntü kalbimi sıkıştırıyor.

bisikletle botanik parkının içinden geçiyorum. her yer kuş pisliği; kesif bir koku. kapıdan çıkıyorum. yolun zorlu kısmı bitmiş, ve artık aşağıya doğru akış başlamış.

***

koltukta uyuyakaldığımda ara ara imgeler hücum ediyor zihnime. bir pastane var, gidip kahvaltı için ay çöreği alıyorum. zürih olmalı.

Saturday, May 29, 2021

Öğleden Sonra Aşk -Eric Rohmer

Rohmer'in 'Altı Ahlak Hikayesi' serisinin son filmi-ymiş.

Rahatça izlenen bir film; ne var ki hiç patlamıyor ve çözüm kısmı epey zayıf kalıyor. 

İlk başlardaki iç sesin mırıldanmalarını sevdim. Özellikle kent hayatına dair birkaç güzel fikir vardı. Bir de, yaşımdan dolayı, 1970'li yılların Paris'ini, o döneme ait nesneleri, eşyaları filan görmek hoşuma gitti.

Bu filmle ilgili kazak-gömlek simgesinden evrimsel psikoloji mevzularına dek birçok analiz yapılmış. Ben filmlerde, kitaplarda bu şifre çözme işlerine ısınamadım. Bir esere yaklaşırken tempoya, senaryonun gerçek hayattaki karşılığına, düğüm ve çözüm kısımlarının ne kadar güçlü olduğuna odaklanıyorum esasen.

Kötü film değil; diğerlerini de izlerim. Öte yandan, izlenmesi şart da değil.

Chloe: -Şehri sevmemin nedeni de bu. İnsanlar ortaya çıkar, sonra kaybolur. Onların yaşlandığını pek göremezsiniz.




Saturday, May 22, 2021

Kirazın Tadı -Kiarostami

İkinci kez izledim, çünkü tamamen unutmuştum bu eseri. Abbas babanın "Rüzgâr Bizi Sürükleyecek" filmini bitirince buna da girişeyim dedim.

Altın Palmiye alacak kadar güzel değil ; hatta biraz sıkıcıydı. Yaşlı adam Bedii beyi güzelce ikna etti ama senaryo beni hiç ikna etmedi. Sinemasal bir tad var filmde, bir şey demiyorum; ama ne ciddi bir arka plan söz konusu ne de bütün bu olan bitene dair bir açıklama çabası. Sondaki twist'i de tam manasıyla çözebildiğimi söyleyemem, gerek yoktu bu "film içinde film" kutularına.

Roger Ebert çok sert eleştirmiş bu yapıtı; açıkçası pek haksız olduğunu düşünmüyorum. Entelektüel bir zorlama söz konusu bu filmde.




Her Şey Bağışlandı - Mia Hansen-Løve

İzlemesi zevkli, ancak epey sorunlu bir film. Başroldeki aktörün oyunculuğu ikna edici değil. Ufaklığın büyümüş halini oynayan genç kız da bir fecaat. Genç anneyi oynayan kadının en sonraki "üzerinden hayat geçmiş hali", birçoğumuzun hissettiği "ulan hayatım neydi ne oldu ya" hissiyatını ilettiği o kısım çok etkileyiciydi. 

İlk film olarak çok kötü değil.




Thursday, May 20, 2021

DNA- Maïwenn

Maiwenn'in filmlerini izlemek zevkli oluyor, bunda yer yer sıkılsam da genel olarak yine bir seyir zevki aldım. Aile içi ilişkilerde dışardan bakan bir gözün anlayamayacağı gerilimler, birbirine sinir olmalar, herkesin ortamlara bagajıyla gelmesi vs. gayet iyiydi. Hele bizim kızın annesiyle nehir kenarında yaptığı o varoluşsal tartışma çok gerçekçi, çok sertti. Bayıldım oraya. Ne yazık ki sonrasında hiçbir ikna ediciliği olmayan bir yola saptı ve kendi kendini imha etti film.



Tuesday, May 18, 2021

Rüzgâr Bizi Sürükleyecek -Kiarostami

Uzun zaman sonra Kiarostami'nin bir filmini izledim. Daha önce aklımda pek bir iz bırakmayan Kirazın Tadı (yeniden izleyeceğim) ve epey beğendiğim 10 (Ten) filmlerini bitirmiştim. Uzun, bitmeyen sekanslar çeken bir film yönetmenini anlattığı bir eseri daha vardı, onu da izlemiştim ama neydi şimdi çıkaramıyorum. "İnsanların benim filmlerimde uyuması hoşuma gidiyor, demek ki kendilerini rahat bırakıyorlar." gibi bir cümlesi var. Hakikaten de bazen uykunuz geliyor onun filmlerinde, bu iyi mi kötü mü bilemiyorum. Ne var ki çok büyük bir yönetmen, çok! Bu arada, filmin isminin doğru çevirisi "Rüzgâr Bizi Taşıyacak" olmalı. Anlam farklılaşıyor böyle.

Ölmeden önce hasta yatağında Abbas babaya Muhsin Namju şarkısının çalındığı ve çok sevdiğim bu videonun linkini de koyayım ; İranlılara dair çok şey anlatır : https://www.youtube.com/watch?v=rPEiSGw_qGs...

Sadede gelirsek, bu filmi sevdim. Sekanslara, diyaloglara ve kameraya bayıldım. Temposu bazı kısımlarda daha hızlı olabilirdi; mesela 'mühendis'in tepeye her seferinde dört çekeriyle bizi de çıkarmasına gerek yoktu. Neden tempoyu birazcık olsun arttırmıyor bu auteur'lar anlayamıyorum.

Bunun dışında, bir Van Gogh tablosu gibi manzaralar, karanlıkta inek sağan ve yüzünü göstermeyen genç kız sahnesi (mükemmeldi), orada okunan şiir, atarlı (ve çok şirin) kahveci kadın, çocuk Ferzad'ın sağlam karakteri, mühendisin kâh bencilliği kâh yardımseverliği, öğretmenin köydeki erkeklerin işsiz kalma stresini nefis anlattığı o anekdot... Hepsi çok iyiydi. Beni o köyde hissettirdi. Başrol oyuncusu muhteşem bir performans çıkarıyor. Tabii herkese göre değil, birçok kişi sıkılır bundan, ama sevenler için gerçekten de kendinizi bırakmaktan hoşlandığınız bir seyir zevki veriyor film.

NBC'nin kimi bakış açılarını, sembolleri, fikirleri Kiarostami'den aldığını düşünüyorum artık. Her neyse, sanırım MUBI'deki en iyi filmlerden biri bu.





Saturday, May 15, 2021

Lorna'nın Sessizliği - Dardennes

Dardenne kardeşleri seviyorum; filmlerindeki tempo hoşuma gidiyor. Kamera da yeterince hareketli ve 'orada olmanızı' sağlıyor. Yine de onların sinemasında bana geçmeyen bir şeyler var. Daha önce izlediğim Rosetta ve The Child'da olan sorun bu filmde de karşıma çıktı : Sahneler (sekans?) arasındaki atlamalar çok büyük ve asla ikna edici değil. Son analizde, Lorna'nın ormanda ne işi var? Neden birden kafayı yedi? Nasıl oldu da 'keş' onda böyle büyük bir etki bıraktı da her şey altüst oldu? Bu soruların cevaplarını vermiyorlar, üstelik ipucu bile yok. Onların filmlerini izlerken kendimi her seferinde ikna edilmek için yalvarırken buluyorum.




Thursday, May 13, 2021

Uzun Kız (Beanpole) - Balagov

Günlerce, günlerce uğraştım bu yavaş ve sıkıcı filmi bitirmek için. Gerçekten acı çektim. Keşke daha ilk yirmi dakikada bıraksaydım. Cannes kandırdı beni.
II. Dünya Savaşı sonrasının acıları, ızdırapları, yalnızlık, kadınlık, sakatlar, ölümün hayata tercih edilmesi... Hepsine eyvallah; ancak, bir film ne sadece renktir, ne hikâyedir, ne de karakterdir. Bir film tümünün 'doğru tempoda' harmanlanmasıdır. Simya işidir, tüm diğer sanatlar gibi.
Bu filmdeki temel problem sürekli bizim onu izlememizi talep ediyor olması. Oysa kendimizi ekranda kaybetmeliyiz biz. Yönetmen sinemasının kötü örnekleri hep bunu yapıyor, ricacı davranıyor. Cannes'da şunu almış, bunu almış... Sıkıldım ve beğenmedim.
Artistik renklerinle beni kandıramazsın Balagov!






Monday, May 10, 2021

Diziler, Filmler...

Aynen Aynen -Dizi

Blu TV'de izledim bunu. Her biri 5-10 dk civarı süren, cinselliğe dair herkeste olan 'iç düşünceleri' komedinin temel malzemesi olarak kullanan bir Türk dizisi. Oldukça sansürsüzler o konuda, farkı da bu. 5 sezonun 3'ü komikti, ben çok çok beğendim. Epey bölüm izledim bir oturuşta. 4. sezondan itibaren başroldeki erkek oyuncu ve yönetmen değişmiş ve sıkıcı bir dizi haline gelmiş. Ondan sonrasını da izlemedim zaten.

Doğu -Dizi
Bu da Blu TV'de. Doğu Demirkol'u seviyorum ama benden başka da çevremde onu seven birini görmedim. Biraz sevimsiz halleri var gerçekten.. Dördüncü bölüme kadar fena değildi, sonra Doğu'nun kendi hayatını anlattığı bu gereksiz dizinin kurşunu bitti ve patinaja girdi. Ben de bıraktım. Varoş mühendis rolünde yardımcı oyuncu bir genç var, o nefis oynuyor, ona bayıldım. Geyik için izlenebilir belki.

Roma Açık Şehir -Rossellini
Günler süren acı çekme seanslarından sonra yaklaşık ortasında yarım bıraktım. Savaş üçlemesinin filmlerinden biri; 'Almanya Sıfır Yılı' ile kıyaslanamayacak kadar sıkıcı bir film.

Climax - Gaspar Noe
Büyük bir çabayla bir miktar izleyip yarım bıraktım. Dansçılar var, tamam, güzel; fakat konu ilerlemiyor. Çok sık 'cut' var. Bu tür yenilikçi şeylere çok da açık değilim sanırım. Bu Gaspar'ın 'Love'ına da takılmıştım, izlerken utandım. Benden uzak Allah'a yakın olsun.

Bartu Ben

Blu TV'deki en güzel dizi olabilir. Bazen temposu epey düşse de genel olarak çok zevkle izledim. 10 bölüm, tek sezon. Bartu'nun senaristliğine de şapka çıkardım, diyaloglar, kurgu filan çok iyi.



Mon Roi (Prensim) - Maiwenn

Cannes'da yarışmaya katılıp en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmış. Çerezlik bir film; izlemesi zevkli sayılır ama biraz uzatılmış. Aşk, meşk, 'deli oğlana/adama' duyulan tek taraflı tutku vs... Benim hoşuma giden şey kadının rehabilitasyon merkezinde o gençlerle takılırken kendini ne kadar iyi hissettiği idi. Orası güzel, ferahlatıcıydı. Oyunculuklar çok başarılı. Öte yandan kurgusu çok hızlı yapılmış, küt küt ilerliyor; karakterler pek derin çizilmemiş, vs... Auteur filmi değil tabii ; bir şişe şarap açıp geyiğine izlenebilir.

"Gün gelir birine tüm kalbini açar, aşık olur, seversin; ama o seni aşağıya çeker ve tüketir."




Mezuniyet - Cristian Mungi

"Memleket battı, bari çocuklar yurtdışında okuyup yırtsınlar" teması üzerinden esasen etik hakkında bir auteur filmi. Bu filmle Mungui'ye Cannes'da en iyi yönetmen ödülü vermişler. Bana göre hak etmiyor.

Artık filmlerin konularıyla ilgilenmeyi tamamen bıraktım; bu filmi izlerken düşündüğüm şey şu oldu : NBC'ye verseler, mesela, bu senaryoyu... Bir kere diyalogların arasını detaylarla nefis bir şekilde doldururdu. Sahneler biraz nefes alırdı. Sonra, "hayat kokusu" verirdi tüm oyunculuklara; teatrallik ortadan kalkardı. Herkes robot gibi, diyaloglar da (incelikli olacağım derken) çok sıradan.

Kötü değil gene de o kadar. Zaten artık anladım, MUBI'de çok iyi ve çok kötü film pek yok. Genelde averaj.




Saturday, May 1, 2021

Almanya, Sıfır Yılı -Rossellini

Haneke'nin listesi üzerinden buldum bu filmi, Youtube'de var. 1948'de çekilmiş bir İtalyan filmi. Konu ise savaştan sonraki Almanya. Berlin'in yıkılmış binaları içinde bir çocuğun peşinden anlatılan nerdeyse belgesel diyebileceğimiz nesnellikte bir film. Açlık ve yoksulluk her tarafı sarmış; ve tahmin edilebileceği gibi ahlak da epey zorlanıyor filan...
Filmi herhalde on günde ancak bitirebildim, halbuki sadece 73 dakika uzunluğunda. İtalyan Yeni Gerçekçilik'in böyle bir problemi var : Sıkıcı! Öte yandan, izlediğim için mutluyum, çünkü Alman halkının, milyonlarca Nazi askerinin 'yeni' hayatını, o büyük travmayı nasıl yaşadıklarını film iyi anlatıyor. Dindarlığa çağrı niteliğindeki o kilise müziği biraz çiğ kalmış; bir de, Nazi'leri gömmek amaçlı pedofili eklemeye gerek yokmuş.
Sinema tarihinde önemli yeri olan bir film bu. Sebeplerinden biri de şu bana kalırsa : Yıllar önce bir oyun izlemiştim; Romeo ve Juliet ile ilgili. Bu ikisi meğer aşk uğruna ölmemişler, üstelik evlenmişler! Onların evlilik hayatını anlatan bir komediydi. Biz de genelde hep savaş ve kahramanlık filmleri izledik, ama 'Peki sonra?' diye soran fazla bir şey göremedik; işte bu film bu önemli soruya Almanya ve II. Dünya Savaşı bağlamında güzel bir cevap olmuş.



Sunday, April 18, 2021

İzlediğim en iyi 10 film

 1- Andrei Rublev -Tarkovski
2- 400 Darbe -Truffaut
3- Geç Gelen Bahar -Ozu
4- Bir Evlilikten Manzaralar -Bergman
5- La Vie d'Adèle -Kechiche
6- Kış Uykusu -Ceylan
7- Bir İdam Mahkumu Kaçtı - Bresson
8- Ayna -Tarkovski
9- Sex, Lies, and Videotape -Soderbergh
10- Damdaki Kemancı -Jewison

Le Trou (Delik) - Becker

Hapishaneden kaçış filmlerinin babası sayılan 1960 yapımı bu film bana 'bir sanat filmiyle' sanat eseri olmayan film arasındaki farkı düşündürdü. Son analizde bu filmi beğendim, izlemesi zevkliydi. Siyah beyaz olması da ayrı bir lezzet katmış filme. Şerbeti çok rahat fazla kaçabilecek bir konuda böyle olgun ve ölçülü bir sinema dili kullanmak takdir edilesi bir şey. Özellikle koğuş içindeki ilişkiler, diyaloglar, şüpheler vs güzel anlatılmış; karakterler gayet inandırıcı çizilmiş.

Bresson'un filmi ile bunun arasındaki farkın ne olduğunu düşündüğümde aklıma gelen şey şu oluyor : Bresson orada insana, tedirdinliğe, ürpertiye odaklanıyor. Hikaye "insanı anlatmak için bir araç". Derinlemesine bakıyor mevzuya. Oysa bu filmde öne çıkan şey hikayenin akışı. Manu ve Gaspar üzerinden bir miktar psikolojiye iniliyor belki, ancak mainstream sinemadaki gibi burada da kendimizi akışa bırakmamız bekleniyor. 

İtiraf etmek gerekirse, bu tür filmler çoğunlukla daha rahat izlenir, daha az 'sıkıcı' oluyor; öte yandan sanat eserinden beklediğimiz çoklu bakış, esinleme, genişlik bu filmlerde denkleme dahil edilmiyor. Yani güzel vakit geçiriliyor ancak bitirdiğinizde küçücük dahi 'değişmiş/dönüşmüş' olmuyorsunuz.  Le Trou'nun böyle bir hedefle yola çıktığını iddia etmiyorum, sadece, sesli düşündüğümde bir sanat eserinden beklentimin bu olduğunu söyleyebiliyorum.

Saturday, April 17, 2021

Utanç - Bergman



Bu film ile beraber NBC'nin 'en iyi 10 film' listesindeki filmlerin tümünü izlemiş oldum. 'Utanç' harika başladı; o çift arasındaki ilişki, diyaloglar, oyunculuklar, kamera, sahneler... Hepsi muhteşemdi, ikna ediciydi ve keyfim çok yerindeydi. Film her evlilik gibi kusurlu (ama güzel) bu ilişki üzerinden ilerleyecek sanıyordum ben...

Ne var ki sonra o 'savaş fikri' patladı, ve bana göre film çok zayıfladı. Tamam, öncesinden bütün o tanklar vs zaten sonrasını biraz hazırlıyordu, ne var ki Eva ile Jan'ın hayatına o savaşın bu kadar derinlemesine sokulacağını düşünmemiştim. Ve tabii sonrasındaki hiçbir şey bana geçmedi, çünkü gerçekçi/ikna edici değildi. Üzüldüm, böyle olmamalıydı. Belki filmin çekildiği yıl olan 1968'de tüm bunlar daha kabul edilir şeylerdi, bilemiyorum; ne var ki filmin inandırıcılığının yitirilmiş olması benim gözümde onu iyi bir film olmaktan çıkarıyor. Filmdeki mesajlar, bütün o "savaşın insan ruhunu nasıl darmadağın ettiği" vs vs fikirleri iyi hoş, ancak senaryodaki temel problemi ortadan kaldıran bir şey değildi. Yazık olmuş. Bu eleştiriyi yapan birini de görmedim, belki vardır; ancak, benim görüşüm böyle.

Bir İdam Mahkumu Kaçtı - Bresson




Çok beğendim bu filmi. İzlemesi zevkli, kamera nefis, oyunculuk son derece realist, ve klasik Bresson; yani duyguları sömürmüyor ve anlatıya mesafesini hep koruyor. Andrei Rublev, 400 Darbe ve bu film son iki ayda izlediklerim içinde beni sinema sanatı adına en heyecanlandıran filmler oldu.

Filmin ismi en büyük spoiler. Bresson'un bunu bilerek yaptığı açık; amaç da, sanırım, kurguya, hikayeyi odaklanmayı sağlamak. Fatih Özgüven'in Mayıs Sıkıntısı için yaptığı o harika tanımlama burada da geçerli : Yumurtasını kaynatmayan bir film! Ne olacağını biliyoruz, yine de heyecanla izliyoruz. Tıpkı Marquez'in Kırmızı Pazartesi'si gibi. Sanat bu işte; yani esasen anlatı/mimari sanat. Sonunda Bresson'u sevebildiğim için ayrıca mutluyum.
Kaçışa çok iyi hazırlanmış olsan bile gerçek karar anlarında hissettiğin o varoluşsal ürperti nefis anlatılmış (Biraz Odysseia'daki gibi : "Orada o kararı sen vereceksin"). NBC'nin listesinde 5. sırada olan bu film yerini hak ediyor. Çok çok beğendim.
-Senin başarabilmen için, Orsini'nin başaramaması lazımdı.

Wednesday, April 14, 2021

Rastgele Balthazar - Bresson

Bresson'daki mesafe, 'mutlaklık' ayarı bana fazla geliyor. Adamda müthiş bir yetenek varmış, hikayeye ve karakterlere biraz daha sokulmayı kabul edip iyi sahnelerde bile 'duygu yaratmama' tavrını bıraksaymış sanırım tadından yenmezmiş onun filmleri. Böyle biraz sıkıcı geliyor bana. Tam sevemiyorum. Simgeler, Hıristiyanlık referansları filan da kurtarmıyor bu filmi. O gelen koyunlar İsa'ymış filan.. Nasıl ya..

Çok genç bir kızın ve onun sevgili eşeği Balthazar'ın hayatta çektikleri çileler üzerinden ilerleyen hikayesi, inandırıcı olmayan diyaloglar, kötü/amatör oyunculuklar bu filmi sevmemi imkansızlaştırdı. İnsan yine de tereddüt ediyor, "yahu ben tam çözemedim mevzuyu herhalde" diyor. İşte burada imdadımıza Ingmar Bergman baba koşmakta: "Balthazar'dan tek bir kelime anlamadım, tümüyle sıkıcıydı. Bir eşek, bana göre tamamen ilginç olmayan bir şeydir fakat bir insan daima ilginçtir." Bir tek anneyi, onun ekonomik ama çok etkili oyunculuğunu sevdim. Bu film arkadaşlar, bu film NBC'nin listesinde altıncı, Haneke'nin listesinde birinci sırada! İlginç.

Sinema festivalinde hiçbir fikrimin olmadığı bir filme girmiş gibi hissettim kendimi, o anlamda biraz güzeldi yine de.

Monday, April 12, 2021

L'Avventura - Antonioni

Bu film pratikte iki bölüme ayrılıyor sanki... Adadaki sahneler ve görüntüler etkileyici geldi bana; Anna'yı aradıkları 'ikinci kısım' ise izlemesi zevkli olsa da sinemasal açıdan sanki zayıftı biraz (ben kim isem). Burjuva bireyin yalnızlığı vs gibi şeyler La Notte'ye göre sanki daha az görünür idi. İzlemesi yer yer zevkli, yer yer sıkıcıydı. Son sahnede Claude'nın gözyaşları içindeki Sandro'yu ilk defa 'elde etmesini' simgeleyen o başını okşama kararı muhteşemdi (izlerken pek anlayamamıştım, yorumlardan çıkardım, çok hoşuma gitti).

Şu yorumdan esinlenerek bunu düşündüm : 

burjuvazinin hayatın amaçsızlığı karşısında duyduğu dehşeti, insanların iletişimsizliği salt fiziksel tatminle aşmaya çalışmasını, ilişkilerin "elde etmeyle" sonlanmasını anlatan antonioni filmi.

Alıntı : 

1960 Cannes Film Festivali'nin açılış filmi olan L'Avventura'ya bu festivalde "Jüri Özel Ödülü" verilmişti. Bu filmden sonra yönetmen Antonioni'ye ve aktris Monica Vitti'ye de uluslararası şöhretin kapıları açılmış oldu. "L'Avventura" ve aynı yıl gösterime giren Federico Fellini'nin Tatlı Hayat'ı (La Dolce Vita) (1960) ve Jean-Luc Godard'ın Serseri Aşıklar'ı (À bout de souffle 1960) birlikte sanat sinemasında yeni bir çağın başladığını haber veriyorlardı.

Bu film Michelangelo Antonioni 'nin II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan burjuvasının iletişimsizliğini, boşlukta kalmalarını, tedirginliklerini, sıkıntılarını ve bir türlü mutluluğu bulamamalarını, aşklarının sürekli olmayışını irdelediği üçlemesinin ilk filmidir. Gayriresmi olarak "İletişimsizlik Üçlemesi" de denen üçlemenin diğer iki filmi La Notte (Gece)(1961) ve L'Eclisse (Batan Güneş) (1962)'tir (Bazı eleştirmenler bu üç filme Il Deserto Rosso (Kızıl Çöl) (1964)'yu da dahil ederler.)

Roma'lı bir grup zengin insanın Sicilya açıklarındaki minik ve ıssız bir volkanik adaya yaptıkları yat gezisi sırasında aralarından bir kadının birden bire ortadan kaybolması ve sonrasında aramalara canla başla katılan bu insanların yavaş yavaş ilgisizleşerek kendi dünyalarına dönmeleri konu edilmektedir. Ağır tempolu bu filmin klasik bir dramatik anlatımı yoktur, ortada bir macera filan da yoktur, hatta filmde hiçbir şey olmaz. Bu nedenle Cannes'daki ilk gösteriminde filmi anlamayan bazı seyirciler tarafından önce yuhalanmıştı. Ancak eleştirmenler ve jüri üyeleri Antonioni'nin bu yepyeni üslubunun hemen farkına vararak sinemanın görsel anlatım diline getirdiği yenilikten ötürü filme "jüri özel ödülü" vermişlerdir. Film aynı zamanda "Altın Palmiye"ye de aday gösterilmişti.

Sunday, April 11, 2021

400 Darbe - Truffaut


Yaşlandım da filmlerin tadına yeni mi varıyorum, ya da önceden boş gözlerle mi baktım tüm bu filmlere ben? Sinema işte budur! Muhteşem bir oyunculuk; realist, gerektiği kadar uzun/kısa tutulmuş sahneler, abuk sabuk olmayan kadrajlar, gerçek hayattan çıkma diyaloglar ve inandırıcı bir olay örgüsü. Hiçbir şeyin altını çizmemek, hiçbir şeyin tadını çıkarmamak! Budur sinema.

Çocuk oyuncu nasıl oynamış ya, o yaşta! Bu kadar doğal bir oyunculuk görmedim ben. Sınıftaki çekimler, çocukların yüzleri, bakışları; defterin sayfalarını koparıp duran diğer çocuk… Film sizi sınıfta kuytu bir köşeye oturtuyor ve sanki oradan izliyorsunuz olan biteni. Kamera açıları da nefisti. Kolay iş değil bu ufaklıklarla inandırıcı bir şeyler ortaya çıkarmak; genelde bocalıyor yönetmenler. Bu arada, filmin adı "ortalığı karıştırmak" anlamına gelmekteymiş.

Çok sağlam bir ana-baba ve sistem eleştirisi var tabii filmde. Bir yandan da, 1950’lerden bugüne ne kadar az şeyin değiştiğini görüyor insan. O Balzac sahnesi de acıklıydı (çok da uzatmamış Truffaut, bravo) ; iyi bir öğretmenle hayata bağlanacak bir çocuğun kötü bir öğretmenle nasıl da elden kayıp gittiğini güzel göstermiş. Her şey öyle bağlı ki tesadüflere… Sondaki uzun, yalnız koşusuyla küçücük çocuğun o büyük yalnızlığı ne hüzünlü anlatılmış. Tüküreyim böyle düzenin içine!

Tereddütsüz bir şekilde en beğendiğim on film arasına alıyorum bu filmi. Truffaut babanın eline koluna sağlık. Nefis bir video aşağıda.




Selvi Boylum Al Yazmalım


Efsane, tabii... Tekrar izledim, Aytmatov'un orjinal kitabını da okudum.

Milli marş (şarkı?) olmasını isteyecek kadar çok sevdiğim müziğinden Türkan Şoray başta olmak üzere tüm o oyunculuklara, ekibin yakaladığı besbelli uyum'a dek bayıldığım bir film bu. Aslında benim sinema anlayışıma göre kusurlarla, romantik bakışın gerçekçiliğe galebe çaldığı sahnelerle dolu bir film. Bu bağlamda kitap daha gerçekçi mesela. Yine de bu kimin umurunda! Bir performanstaki müzik eseri kusurlu da olsa müthiş duygulu çalındığında onu nasıl çok seversek bu filmi de öyle seviyorum. Kaç sahnede gözyaşı döktüm bilmiyorum.

Türkan Şoray son sahnede Asya'nın Cemşit'i değil İlyas'ı seçmesi için ekibe çok baskı yapmış; en sonunda artık Rüçhan Adlı'nın da ısrar etmesi ile vazgeçmiş fikrinden! Büyük bir hata olurdu bu. Kitapta o seçim sahnesi yok zaten. Bizim film biraz şekerli ve fazla romantik olmuş; yine de Ali Özgentürk'ü tebrik etmek lazım, kitabı senaryoya epey iyi uyarlamış. Bu filmde olaylar daha çok Asya (kitapta Asel) üzerinden anlatılıyor, kitapta ise şoför İlyas'ın gözünden bakış ağırlıklı.

Birkaç cümle de kitaba dair : Bu uzun hikayenin anlatımını o kadar da etkileyici bulmadım. Aytmatov nedense daha güçlü olarak kalmış hafızamda. Kitapta yüksek Kırgız dağlarının sisli doğasını, şoförlüğün sıkıntılarını, kamyon aksamını filan detaylı, güzel anlatmış ama hikayeyi bölük pörçük ilerletmiş; bu nedenle tam içine giremiyor insan. Bizimkilerin kurgusu daha derli toplu olmuş. Sondaki o 'sevgi emekti' filan hep ilave; kitapta yok tabii.

"Türk/çe filmler yok olacak, iki film seç, tarihe kalsın" deseler Kış Uykusu İle Selvi Boylum'u seçerdim sanırım.

-Yüreğim kaydıysa günah mı? Elini tuttum, sıcacıktı.

Aşk - Gaspar Noe

Bu yönetmeni tanımıyordum, MUBI'de görünce son filmi 'Aşk'a bir şans vermek istedim. Cannes'de yarışma dışı bölüme seçildiği için daha da ilgimi çekti. Umutluydum.

Açılış sahnesinde o iki genç oyuncunun kameraya en iyi açıyı vererek sanki kıyafet mankeni imişler gibi nerdeyse hareketsiz, bir müsamerede oynar gibi "seks yapmaları" beni hem sanat adına utandırdı hem de bu fikri çok aptalca buldum. Yine de ilk 20 dakikasını kesintisiz izledim. Adamı getirene kadar sürdürülen gerçek seks sahneleri (Neden buna ihtiyaç duyulmuş? Tutku için ise, seyirciye hiç geçmiyor bu duygu), oyunculuklar, diyaloglar hepsi yapaydı. Sonrasını ileri alarak taradım. Bu filmde kim, ne, neden bulmuş çözemedim. Ayrıca filmin başlarında konu akarken Murphy kanunlarıyla ilgili ekrana çıkan o koca yazı nedir Allahaşkına? Bu nasıl bir ciddiyetsizlik? Tamamen yapay, saçma ve acınası bir film. Cannes nasıl seçmiş bunu bir kategoriye anlamadım. 

Şöyle nefis bir yorum gördüm sonra: 

"bazı sanatçılar için uyuşturucu bir çeşit yaratıcılığı harekete geçirme aracıysa eğer gaspar noe için "seks"in benzer bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz. seks bir bakıma bağımlılık ve haz unsuru olarak uyuşturucuyla benzeştirilebilir belki de. bu alışkanlıklar uzun vadede artık yetememe ve hep daha fazlasını isteme gibi yıkıcı sonuçlar doğurabiliyor. gaspar noe için de seks artık yaratıcılığını besleyen bir kaynak değil, altın vuruşla sinemasını öldürdüğü bir uyuşturucuya dönüşmüş."

Saturday, April 10, 2021

Ayna - Tarkovski

Tabii efsane bir film. Üzerinde çok tartışmalar döndü vs. Ben bunu yine yıllar önce hiçbir zevk almadan izlemiştim ; bu ikinci denememde ise çok sevdim.

Bu filmde kendinizi rahat bırakmanız gerekiyor; "Ulan o kimdi, bu kadın neden şimdi başka rolde, bu hangi çocuk" filan demeden akıp giden resimlere, çayırlara, yanan evin dumanlarına kaptırmanız lazım kendinizi. Şiir gibi denmesi boşuna değil; "şiir yazıldığı dile dahi çevrilemeyendir" diyorsak eğer, bu film de sinema dili dışında anlatılamaz.
Horoz sahnesi, otların içinde yürüyen anne-çocuk, savaş manzaralarını baba Tarkovski'nin şiirleri eşliğinde izlemek... Hepsi bana çok iyi geldi. Filmin nefis bir betimlemesini okudum, tamamen aynı fikirdeyim : "It's a space odyssey into the interior of the psyche" (Bu film ruhun içine doğru yapılan bir uzay yolculuğu).

Tuesday, April 6, 2021

Bir Taşra Papazının Güncesi

Tarkovski'nin en sevdiği film-miş. Ben de Bresson'u çok sevebilmek istiyorum! Kısmet başka bir filmeymiş.

Bana fazla simgesel, yavaş ve teatral geldi. Papaz ile kadersiz kontesin konuştuğu (kolyeyi atma sahnesi saçmaydı) o sekans güzeldi, bir de genç papazımızın ilk defa gülümsediği o motosiklet seyahati. Açık hava ve rüzgâr yaralı ruhlara iyi gelir.
Diyaloglar, senaryo filan çok kitabi idi.
-Dua etme arzusunun zaten bir dua olduğunu çok iyi biliyordum...

Batan Güneş (L'eclisse)

Sinemayı, film izlemeyi seviyorum; lâkin bu filmden tad alamadım. Antonioni'nin "modern zamanların huzursuzlukları" adını verebileceğimiz üçlemesinin son filmiymiş bu; ben sıralamaya bakmadan izledim. La Notte'ye göre daha naturel olsa da açıkçası sıkıldım bu filmde.

Konusu, gencecik Alain Delon (İtalyancayı nerede öğrenmiş?? Buldum : Aksanlı İtalyancasına dublaj yapılmış.), muhteşem Monika Vitti bir yana; bir filmi çok sevmem ile sıkılmam arasındaki farkı neyin belirlediğini biraz düşünmek istiyorum. Düşündüm. Söylüyorum : Beğendiğim filmlerde karakterler ile olaylar çok yakınlar birbirlerine, ve sonrasında muhakkak o karakterler (veya 'ilişki') bize kendini açıyor. Dostuna yarasını gösterir gibi. Sıkıcı filmlerde ise bu yapıl(a)mıyor. Baba'nın amacı belki de modern hayatta insanların birbirine (ve aşka?) yabancılaşmasını göstermekti, tam anlayamadım. Neyse ne, bu benim sıkılmamı önlemedi. Kınıyorum.
Bu arada, hışırdayan yapraklardan akan bir suyu kamerayla takip etmeye dek NBC'nin (hocalarından biri olan) Antonioni'den kimi fikirler esinlendiğini fark ettim, bunu fark etmem hoşuma gitti.
-Eski sevgilinle iyi mi anlaşıyordunuz?
-Bilmem, sanırım birbirimizi sevdiğimiz sürece anlaşıp anlaşamadığımız önemli değildi.



Saturday, April 3, 2021

La Notte

Ne kadar geç kaldım birçok şeye... Michelangelo Antonioni mesela. İsmini biliyorum, belki daha önce bir filmini bile izledim ama hiç hatırlamıyorum. Şu NBC'nin sevdiği filmler listesi üzerinden bu La Notte'yi buldum (aslında listede yok, MA'nın diğer iki meşhur filmi var), babanın iletişimsizlik üçlemesine dahil filmmiş. Youtube'de var, izlemesi kolay diye buna giriştim.

Başladım da, Allahım öleceğim sıkıntıdan, ilerlemiyor film! Her gün on dakika diye diye ilk saati bitirdim. Peki o sonraki bir saat? Vay anam vay... Nasıl patladı film? Bütün o karı-koca iletişimsizliği, bitmiş aşkları, ikisinin de koca bir ceset üzerinde oturduklarını biliyor ama hareket edemiyor oluşları, o çaresizlik. Bir ilişkide kendini yalnız hissetmek nefis anlatılmış. Tamam günümüz sinema anlayışına göre hareketler biraz teatral, konuşmalar fazla edebi ve düzgün; yine de bunları filmin 1961'de yapılmışlığına verdim. Zaman-dışı, ebedi konuları işleyen bu filme bayıldım.
Adam karısına aşıkken yazdığı mektubu bizzat kendisinin yazdığını bile unutmuş! Bahçede yan yana oturup belki ilk defa 'konuştukları' o sahne muhteşemdi. Romantizmin, aşkın uçuculuğu; bir zamanlar aşık olduğun insana duyduğun sevginin bitmesi, bunun üzüntüsü ne güzel anlatılmış... Sıkıntımın ziyadesiyle ödüllendirilmiş olmasından dolayı çok mutluyum.

- Birçok kötü alışkanlığım var ama onları nadiren kullanıyorum. Hiçbirinde iyi değilim, ahlaksızlıkta bile.

- Tipik bir entelektüel; egoist ama merhametli.



Saturday, March 27, 2021

Montaigne - Denemeler

Meşhur seçkiyi -on yıllık aralarla herhalde- üçüncü kez bitirdim. Kutsal metin olarak (adını unuttuğum bir rock yıldızı gibi) hep yanımda mı taşısam? Okuması daha zevkli bir kitap bilmiyorum ben.

Montaigne Baba'da çok sevdiğim bir özellik var : Mesafe sanatı! Ne soğuk bir okur-yazıcı ilişkisi kuruyor, ne de şekerli bir mahremiyete boğuyor bizi. Evet, arada samimiyet krizlerine de giriyor, ve bu iyi bir şey; bir yazarda (az ama güçlü bir tonda) muhakkak olması gereken bir nitelik. Onun sürekli kendini anlattığı yazılarında tüm insanlığı görüyoruz. Sırrı şurada : Okuduklarından, başka insanlardan, antiklerden öyle güzel hikayeler anlatıyor, öyle güzel alıntılar yapıyor ki dönüp lafı kendine geri getirdiğinde beraberce tüm hayatı kuşattığınızı hissediyorsunuz.

Horatius'a gereken ilgiyi göstermediğimi fark ettim, ona bir bakacağım; çok aklı başında biriymiş, epey hoş alıntı var ondan. Bir de Lucianus'tan... 

O dönemde bile (16. yy) kadınlara Montaigne kadar özgürlükçü ve eşitlikçi bakan birini ilk defa duyuyorum. Sonraki yüzyıllarda tüm o Kantlar, Hegeller bile kadını yok saydılar. "Ben derim ki erkekler ve dişiler aynı kalıptan çıkmadır ; eğitim ve gelenekler dışında büyük bir ayrılık yoktur aralarında."

"Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır."

Ölüm üzerine çok düşünmüş Montaigne, yaşından dolayı. Ölüme gidişe dair çok deneme ve alıntı var. "Ölünce nereye mi gideceksin? Doğmayanların yanına." -Seneca.

Ayrıca, şaşırtıcı biçimde evrensel biri baba : "Bir Polonyalıyı tıpkı bir Fransız gibi kucaklıyorum; dünya ile akrabalığımı kendi milletimle akrabalığımın üstünde tutuyorum." O dönem için inanılmaz bir bakış.

Bu da havalı kelimelerle konuşmayı matah bir şey sananlar için gelsin (umarım aralarında yer almıyorum) : "Ah, keşke Paris'in zerzevat çarşısında kullanılan kelimelerle konuşabilsem!"

Montaigne'nin deneme külliyatına da başlamıştım, ancak orada bir sorun var : Kendi dönemine ait ve artık hiçbir önemi olmayan öyle çok detaya yer veriyor ki, bir zaman sonra okuma keyfi kayboluyor. Eyüboğlu'nun bu muhteşem çevirisi en iyisi. Gerçek bir okuma şöleni.




Andrei Rublev

On gündür her gün biraz biraz ilerliyordum, sonunda bunu da bitirdim. Filmleri böyle izlemek hoşuma gidiyor, kitap okumak gibi. Öyle zorlu ve yavaş filmler ki, başka türlü de bitiremiyor insan. 'Bu mazoşizm değil mi?' diye düşünülebilir; öte yandan, tıpkı Rachmaninoff'tan tad alabilmek için uzun bir eğitime ve sıkılmaya katlanmak gerektiği gibi, bu auteur filmlerinden zevk alabilmek için de sabırlı olmak gerekiyor. O muhteşem dünyaya girdikten sonra ise geriye dönüş yok artık!

Yıllar önce İran'da bir hafta sonumu harcayarak izlemiştim bu filmi, ama hiçbir şey anlamamıştım. Ekran küçük, ben yalnızım, ve görüntü VCD kalitesinde... O zaman çok bunaldığımı hatırlıyorum; hatta ara ara uyuyup güç toplayıp tekrar filme dönüyordum! Bir kez daha denediğim için çok mutluyum; NBC'nin en iyi ikinci filmi olması boşuna değil (ilki Ayna); benim de izlediğim en iyi filmlerden birisi oldu. Belki de birincisi.
Filmin ne anlattığı vs ile ilgilenmiyorum. O görsellik, kamera açıları, oyunculuk ve hikayenin sürekli vites değiştirmesine bayıldım. Soytarı sahnesi, balonla uçma, Tatar saldırısı, çarmıha gerilme... Hepsini büyük bir hayranlıkla izledim.
Beni resmen değiştirip/dönüştürdüğünü hissettiğim bir film oldu Rublev. 'İşte sanat bu!' diye haykırasım var. Müthiş bir sanat eserini izledikten/okuduktan sonra artık eski insan olmadığınızı hissedersiniz ya, öyle bir şey. Entellik olsun diye demiyorum, Tarkovski gerçekten büyük bir yönetmen, bunu ilk defa şimdi anladım ben.


Saturday, March 20, 2021

Guy Delisle - Pyongyang

İlk defa bir Delisle çizgi romanı okudum; güzel, epey hoşuma gitti. Bir sonrakinde çizerin Burma’ya yaptığı seyahati okumayı düşünüyorum; amma değişik ülkelere gitmiş adam... 

Bugün Beşiktaş'taki Arka Bahçe kitapevinden aldım, akşama bitti. Çizgi roman okumak zevkli ama hissiyat olarak biraz pahalımsı bir şey. Şöyle ki, hallice bir para veriyorsunuz ve bir-iki saat içinde bitiveriyor. Kitap iyi ama ; dışarıya feci halde kapalı bu ülkeye dair güzel gözlemler var içinde. Bana en ilginç gelenlerinden biri takvim sisteminin devlet başkanının doğumu ile başlıyor olması. Tam bir delilik. Diğeri de parti-devlet propagandasının yapıldığı levhaların pirinç tarlalarında dahi asılı olması. Türkiye de kurucu lider portre ve heykellerinde zirveyi yoklayan bir ülke, malum; aklıma bu geldi... 

Çizgi roman tekniği açısından ise, Delisle’nin günlük hayatın içinde mırmır takıldığı kareleri, her şeye ciddiyetle eğilmiyor oluşunu sevdim. Benzer ülkelerde bir süre yaşamış biri olarak o sıkıcı otel hayatını filan epey gerçekçi anlattığını söyleyebilirim. Genel olarak keyifle yazılmış bir kitap; iç karartıcı değil, Kuzey Kore'nin aksine..



Tuesday, March 2, 2021

Sanatta karamsarlığa dair

Bir sanatçının eserini, romanını umutsuz veya karamsar bir tonda bitirmeye hakkı var mıdır?

Bir eser üretmek esasen hayata dair söz almaktır. Demek ki her şeye rağmen sanatçı hayata katkı yapmak istemektedir. O halde ne kadar üzücü ve karamsar bir hikaye anlatırsa anlatsın onu bir miktar umutla bitirmek durumundadır. Sanatçı ahlakı bunu gerektirir. Ha, eserini kamuya sunar ve intihar eder, buna eyvallah; ancak, bizim moralimizi bozmaya hakkı yok. Bir şeyleri düşündürmek için karamsarlığı seçebilir, yine de bir yerlerde geleceğe dair güzel şeyler saklayarak yapmalı bunu. Biçimde devrimci tavır ile olabilir bu, ya da yeni bir ifade biçimi ile. Fakir Baykurt'un Tırpan romanındaki gibi : Yok öyle genç kızları yaşlı adamlarla everip sonra da intihar ettirmek... Sanatçı dediğin hem o kızın eline bir tırpan verecek hem de yüreğine cesaret!




Matematikçi Portreleri

 Matematik Dünyası dergisindeki makalelerin toplamı olan bir kitap.

Aralarda birden Cemal Süreya'dan, Turgut Uyar'dan şiirler çıkıvermesi bana çok anlamsız geldi; bağlamdan kopmama sebep oldu bunlar. "Neden ki??" diyesi geliyor insanın. Samimiyet dozunun bazen iyi ayarlanamadığını düşünüyorum. Yine de zevkle okudum.

Riemann, Paul Erdös, Gauss ve Serge Lang'a daha detaylı bakacağım. Leonhard Euler ise bir efsane zaten.

Aklımda kalacak cümle ise sanırım şu olacak: "Herkes çocukluğu kadardır." Newton'ın dediği gibi, "I do not know what I may appear to the world, but to myself I seem to have been only like a boy playing on the sea-shore, and diverting myself in now and then finding a smoother pebble or a prettier shell than ordinary, whilst the great ocean of truth lay all undiscovered before me."






Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles

Allahım, hangi listede gördüm de bu filme takıldım? Bir yerlerde "20. yüzyılın en önemli feminist filmleri" diye bir şey vardı, oralardan sanırım. 

Baktım, 3 saat 20 dakika sürüyor. "Hiçbir şey zor değildir, yeter ki onu küçük parçalara bölmesini bilelim." mottosundan yola çıkarak her gün yarım saat izlemeye karar verdim. Ne kadar mantıklıymış! İlk yarım saati her zaman bağışlarım, bu filmde de hiç kuşkulanmadım. Tamam, nerdeyse günlük hayat yavaşlığında. Olsun. Sonrası ise benim gibi auteuer sinemasını seven biri için dahi gerçek bir işkenceydi. 

Tabii film bu kadar meşhur olunca insan bir miktar "Bir şey mi kaçırıyorum?" hissine sürükleniyor. Nerdeyse emindim fikirlerimden, yine de dönüp sağa sola baktım; koskoca Marguerite Duras bile bu filmin Cannes'daki gösterimini "Bu nasıl bir delilik!" diyerek terk etmiş. 

Peki, eserin özelliği ne? 'Deneysel sinema teknikleri ile kadın dünyasındaki göstergelerin ardındakini hissettirmeye çalışmış' diyelim, çok da incitmeyelim. İmkanım olsaydı yönetmene tek bir soru sormak isterdim : "Bacım, beni çıldırtsa da hepsine eyvallah; ama son sahne ile neden kendine kıydın, neden bir anda dağıldın ki sen? Keşke hiç değilse stilinde tutarlı olsaydın." Evet, bir tek bunu söylemek isterdim.






Okuyucu romanı hakkında

Baştaki bazı kısımlarını bir miktar beğendiğim için devam edip tamamladım. Sonlara doğru iyice 'büyük hesaplaşma' kitabına dönüştü, ve çok sarktı. Yazarın dikkatli, özenli, ve matematiksel üslubu (buraya bir psikolojik analiz, şuraya bir betimleme) derinde bir yerlerde beni rahatsız etti. İnandırıcılığı sıfırdı bana göre. Çok iyi bir öğrenci kitabı gibi. Neden bu kadar beğenildiğini çözemiyorum. Roman bu değil. Olmamalı.