Sinemayı, film izlemeyi seviyorum; lâkin bu filmden tad alamadım. Antonioni'nin "modern zamanların huzursuzlukları" adını verebileceğimiz üçlemesinin son filmiymiş bu; ben sıralamaya bakmadan izledim. La Notte'ye göre daha naturel olsa da açıkçası sıkıldım bu filmde.
Konusu, gencecik Alain Delon (İtalyancayı nerede öğrenmiş?? Buldum : Aksanlı İtalyancasına dublaj yapılmış.), muhteşem Monika Vitti bir yana; bir filmi çok sevmem ile sıkılmam arasındaki farkı neyin belirlediğini biraz düşünmek istiyorum. Düşündüm. Söylüyorum : Beğendiğim filmlerde karakterler ile olaylar çok yakınlar birbirlerine, ve sonrasında muhakkak o karakterler (veya 'ilişki') bize kendini açıyor. Dostuna yarasını gösterir gibi. Sıkıcı filmlerde ise bu yapıl(a)mıyor. Baba'nın amacı belki de modern hayatta insanların birbirine (ve aşka?) yabancılaşmasını göstermekti, tam anlayamadım. Neyse ne, bu benim sıkılmamı önlemedi. Kınıyorum.
Bu arada, hışırdayan yapraklardan akan bir suyu kamerayla takip etmeye dek NBC'nin (hocalarından biri olan) Antonioni'den kimi fikirler esinlendiğini fark ettim, bunu fark etmem hoşuma gitti.

No comments:
Post a Comment