Yine bir çatının tepesindeyim. Yanımda İslâm devriminden önce de şimdi de komünist olan bir abi, inşaat işlerine bakıyor ; çok sevimli biri. Karşı apartmanın yan cephesini boydan boya kaplayan dev bir Humeyni resmi var. Kulağıma yavaşça eğilip "he was just an a..h..." diye küfür ediyor. İnanamıyorum buna, çünkü orada çok ağır bir suç böyle konuşmak. Bana güvenmiş olması gururlandırıyor beni.
Çarşaflı mühendis
Orada bizim müşterimiz olan devlet şirketinden bir mühendis kızla sahaya çıkıyoruz. Cengaver biri. Kara çarşaflı bir kız, devlette çalışıyorsan mecbursun öyle giyinmeye. Beş katlı bir apartmanın tepesine çıkacağız, çatısı kiremit. Saha kurmak için uygun mu diye bakacağız. Ben yavaş yavaş çıkıyorum merdivenlerden... O eteğini toplaya toplaya, sanki yirmi yıldır bu işi yapıyormuş gibi öyle güzel tırmanıyor ki şaşıp kalıyorum!
Kıyafet ne ki, istersen her şeyi yaparsın.
Tebriz
Tebriz'e gittik, yine devlet kuruluşuna. Ben varım, bir iki Türk daha, bir de çok sevimli Farsi bir arkadaş. sessiz, sakin biri. Herkes bizimle sevgi dolu bir şekilde Türkçe/Azerice konuşuyor. Farsi bir iki soru sordu, anaaa... Adam orda yokmuş gibi kimse ilgilenmiyor! Meğer Tebriz'de kimse Farsça konuşmazmış, hem de çatır çatır bildikleri halde. Garibim Farsi arkadaşa biz tercüme yaptık hep.
Kadınlar
Bakkala girdim, birşeyler alıp eve geçeceğim. İçeri genç bir kadın girdi. Tabii ki mantolu ve başı kapalı ama hicabı o kadar açık ki.. Hadi buna da alışık sayılırım, fakat o tırnaklar, ojeler, ruj, ayak bileklerinin açıklığı, ayak ojeleri... Boya küpüne düşmüş gibi! Allah günah yazmasın, bakmadan duramadım. Çok şaşırmıştım, rejim bu kadar açıklığa izin vermiyor sanıyordum. Sonra sonra alıştım. İran'da burun estetik ameliyatı da çok yaygın kadınlar arasında.
Satranççı Ermeni
İsfahan dünyanın en güzel şehirlerinden biri bana kalırsa. Jolfa'da dolaşıyorum, Sie-se-pol'den filan geçmişim. Aradığımı buldum sonunda : İşte bir satranç derneği! Sahibi tatlı bir İranlı. Konuşmaya başladık. "I'm from Turkey" dedim, klasik olarak.. Şaşırdı. Üzülerek, hafif mahçup "Sorry I am Armenian, is it a problem for you?" dedi. Hayatta en utandığım anlardan biridir.
Bahai Genç
Tahran'da yine satranç vesilesiyle çok tatlı genç bir çocukla tanıştım. Gerçek bir beyefendi. Tek başıma kaldığım ve canım da sıkıldığı için onu evime davet ettim, "Rahat rahat" oynarız diye. Gidip gelmeye başlayınca dostluğumuz da ilerledi ; tahminim doğru çıktı, pırlanta gibi bir insan.
Bir gün bana bir CD verdi, izlemem için. 'tamam' dedim. Meğer çocuk Bahai imiş! Bahailik ne ki?? Zerre fikrim yok, hiç duymamışım o kadar ilgili olduğum halde... Anlattı bana. "CD'yi izlersen daha iyi anlarsın" dedi. "Tamam" dedim, ama x4 hızıyla izledim, çok bayıcıydı.
Bir başka gün yine bana geldi, oyun oynuyoruz. "Arkadaşımın arabasını yaktılar" dedi. Kafayı yedim. meğer Bahaileri İsrail ajanları, orayla bağları var filan diye İran'da rejim düşmanı sayıyormuş mollalar. Üniversitede mesela hukuk bitirdin, avukat olamıyorsun. Tıp bitirdin, doktor olamıyorsun. Üstüne üstlük evini, arabanı da her an yakabilirler. Böyle bir hayat. Ne kadar üzüldüğümü anlatamam.
Ama ona unutamadığını sandığım bir iyilik yaptım. "Senin evinde birkaç saatliğine kız arkadaşımla oturabilir miyiz, dışarda rahat görüşemiyoruz?" dedi. Çok sevindim buna, hemen anahtarlarımı verdim. kızı da gördüm, dünya tatlısı bir şey. Akşamdı, ben çıktım, oralardaki CD'cilerde filan dolandım. Öyle tahmin ettiğiniz şeyleri yaptıklarını sanmam, ama birlikte çok iyi vakit geçirdiklerine eminim.
Kimbilir şimdi nerde o çocuk...Onun Peygamberi Bahaullah Efendi'nin meşhur bahçelerini de çok sonraları Hayfa'da görmek kısmet oldu bana. Kapıda Tanzanyalı genç bir zenci! Onu da sonra anlatırım belki...
Sosyoloji
Tebriz'de telekomda İranlı Azerilerle çay içip sohbet ediyoruz. Bizdeki devlet dairelerine çok benzeyen, rahat bir ortam... "Siz Türkçe'yi ne kadar zorlaştırmışsınız yahu? Gidi-yor-um, geli-yor-um... Ne gerek var o eklere? Gidirem, gelirem, gayet basit.." şeklinde dönüyor muhabbet. Sonra laf Şah zamanına geliyor. "Bu mollalar çok aşırı gittiler evet ama Şah da aşırı gitmişti." diyor biri. Nasıl? "Ya, meselâ her yerde seks filmleri oynuyordu. Ahlâksızlık çok artmıştı. Orada yanlış yaptı." diyorlar. Sonraki okumalarımda, inanılır gibi değil ama, o vakitler İran'ın Ortadoğu'nun xx turizm merkezi haline geldiğini okumuştum, telekomdaki ifadelere paralel olarak.
Halkın sosyolojisi ile uygulanan siyasa arasındaki fark büyükse sistem en sonunda patlıyor, bir düdüklü tencere gibi. Bu basit hakikate dikkat etmeyen yöneticilere hep şaşırmışımdır.
Loser ile parkta
İsfahan’da ve İran’da son haftalarım artık, yakında dönüyorum eve.. Hava öyle güzel ki… İşte bir hafta sonu daha ve yine yapacak bir şey yok. Yürüyerek merkezdeki büyük, yeşil bir parka geliyorum. Aa, ne güzel, birkaç insan ilerdeki kare masalarda şahmat oynuyor. Bir süre sonra herkes benimle oynayamak için sıra bekler hale geliyor tabii. Ama kimseyle diyalog kuramıyorum, çünkü İsfahan’da Azeri de İngilizce bilen de yok. İşaret diliyle anlaşıyoruz. Hırpani giyimli, loser görünümlü biri oturuyor karşıma, başıyla selam veriyor. Hiç konuşmadan bayaa oynuyoruz. O gün çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum kendimi. Farklılıkların bir araya geldiği, herkesin doğanın bir parçası olduğu, ve insanlar arasındaki sınıf, para, pul gibi rezil ayrımları hiç hissetmediğim birkaç güzel saat.
Şimdi bile mutlulukla hatırlıyorum o günü.
Ramazan ve Oruç
Ramazan geldi, gayet dikkatliyiz, asla dışarda bir şey yemiyoruz. Şirketin şoförleri ile üçlü beşli gruplar halinde evlere gidiyoruz akşamları ; beni de o gün Amir adlı şoför arkadaş götürüyor, benden birkaç yaş büyük. Trafikte solladığı arabalar ile arasında bir-iki santim kalır genelde, yüreğim hep ağzımda… Yolda olduğu kadarıyla laflarız, Ahmet Kaya filan dinleriz.. Bir nokta var, kırmızı ışık uzun yanar ; Amir oraya gelince hızla torpidoya uzandı, bir poşet çıkardı, önüne aldı. İçinde kuru üzüm, kayısı, fındık bissürü şey.. Hızlı hızlı bana bir avuç verdi, kendi de hapur hupur yemeye başladı. Bir yandan da etrafa bakıyor polis var mı diye… Meğer o kadar çok insan yaparmış ki bunu Ramazan’da, sonraları öğrendiğimde şaşırmıştım. Dışarda sizi ‘oruç yerken’ görürlerse karakolda yeriniz hazır ; ama kuytu köşelerde birşeyler atıştırmak çok yaygın.
‘Dinde zorlama yoktur’ sözü İran’da komik olmayan bir şaka yani.
Başörtüsü
Jaam-e Jam diye Tahran'ın merkezinde bir yer vardı, oraların en popüler mekânı. Alt katı mütevazı bir alışveriş merkezi, üst katı ise geniş bir càfe. Gençlerin, yabancıların filan takıldığı güzel bir yer. Güzel diyorum ama, Tahran'ın böyle en hoş càfesi dahi, meselâ Sultanbeyli'nin en güzel mekânı gibi, öyle düşünmek lazım. Neyse, burada orta yaşlarında bir kadın dolaşırdı sürekli. Tek bir görevi vardı, hicabı yani başörtüsü bir miktar düşmüş kızları uyarmak. Aralarında kısa, tatsız konuşmalar geçerdi, uyarıyı yiyen kızın bakışları hemen sertleşirdi. Bir yandan başörtüsünü düzeltir bir yandan da o kadına laf yetiştirirdi kız.
Hicab seviyesinden tatmin olduktan sonra dolaşmaya devam ederdi kadın. Besic miydi? Rejimin gönüllü para-militer güçlerinden biri miydi? Yoksa basbayağı resmi bir devlet görevlisi miydi? Tam anlayamazdım, sormayı da unuturdum etraftakilere. Bildiğim, bir hayalet gibi dolaşırdı hep o càfede..
No comments:
Post a Comment