Kahpe Yunan, Kahpe Bulgar
94'teki ekonomik krizde işten atılıp üstüne bir de varoluşsal bunalımlarım eklenince bir gecede askere gitme kararı aldım. 24 yaşındayım. Hayat boktan. Yakınlarım için tatsız bir sürpriz oldu bu, ama insan bazen kafayı bozuyor ve kimseyi umursamıyor.
Meş'um 90'lar : Doğu'daki çatışmalarda her gün onlarca insan ölüyor; faili meçhuller, işkenceler karabasan gibi. Dandik öğrenci yatağıma uzanıp sıkıntı içinde planlar yapıyorum. Uzaktan martıların ve Kadıköy vapurunun sesi geliyor. "Ulan" diyorum, "Beni Doğu'ya gönderirlerse bir tekne ayarlayıp Yunanistan'a kaçarım. Boğulursam boğulurum anasını satayım. Hem gözlük numaram çok yüksek, göndermezler beni oraya ya... Olmadı, nizamiyeye teslim olduktan sonra savaşa gitmeyi reddettiğimi söylerim hemen; yatarım hapiste bir iki yıl, n'olacak..." Zaten dertli bir genç olarak daha da efkârlıyım artık.
Acemiliğim İzmir Poligon'a çıkıyor. Askeriye bu dünya içinde bir Orta Dünya. İçtimalarda göbekli astsubay işaret parmağının ucunu göstererek bize bağırıyor : "Bana şu kadar laf gelirse", sonra tombul sağ kolunu ileri uzatıyor, "Size bu kadar sokarım". Her şey sıkıcı, her şey saçma. G3'lerle atış talimi yapıyoruz; birkaç kurşun da ben atıyorum mecburen. Silahın sesi korkunç, kulağımı patlatacak sanki. Bir insana ateş ettiğim düşüncesi beni ürpertiyor.
Her sabah bütün tabur arka taraftaki tozlu yolda komutan eşliğinde koşuyoruz. Hülya Avşar geceleri bizim koynumuzda sallanıyor. "Ayıp değil mi ya?" diye düşünüyorum başım önde koşarken. Tempo tutturmak için kullanılan diğer 'şarkı' daha da bozuyor sinirlerimi : "Kıbrıs'a çıktık Kıbrıs'a / Yunan'ı da döktük denize / Kahpe Yunan, kahpe Bulgar / Oynama zıplama otur yerine".
Bir şekilde itirazımı dile getirmem lazım, böyle olmaz. O günkü öğle yemeği öncesi üsteğmen Kardak krizine dair bir konuşma yapıyor. Yüzlerce kısa dönem er yerde oturmuş güneş tepemizde onu dinliyoruz. Sıkıcı konuşmasını bitirince "Var mı sorusu olan?" diyor sertçe. Sağ elimi havaya kaldırıyorum. Herkes bana bakıyor. "Tamam, söyle" diyor. Herkes bana bakıyor. Evet, heyecanlıyım, ama bunu yapmam lazım; yoksa dayanamayacağım.
"Komutanım, neden bu koşularda 'Kahpe Yunan, kahpe Bulgar' diyoruz? Güzel mi yani bu?" diyorum. İnsanlar şoka girmiş, ya da ben öyle olsun istiyorum. "Neden onları düşmanlaştırmak zorundayız? Aynısını bize söyleseler ne hissederiz?" deyip yerime oturuyorum. Poligon'da derin, büyük bir sessizlik var. Bense İzmir'in sıcağını hissetmeyecek kadar mutluyum.
Komutan şaşkın. Ne cevap vereceğini kestirmeye çalışıyor. "Tamam, bundan böyle 'Orospu çocuğu Yunan, orospu çocuğu Bulgar' deriz" diyor. Cevabı umrumda bile değil, ruhumu kurtardım işte! Bundan sonraki her türlü saçmalığa hazırım.
No comments:
Post a Comment