Monday, March 7, 2016

Sinema Notları -1 (Ocak-Şubat 2016)


Satıcı


Asgâr Ferhâdî'nin son filmi Satıcı'yı izledik hafta sonu. Muhteşemdi. Bir kere, her şeyden evvel, bence bu çok sert feminist bir film. Bol spoiler yapacağım şimdi.
Bana göre film esasen bir kadının erkek egemen düzen tarafından bir değil iki kez saldırıya uğraması ile ilgili. Sadece bedeni değil iradesi de esir alınıyor, ve kadın her iki durumda da hiçleştiriliyor. Acaba hangisi daha incitici? Bir yabancı tarafından öyle ya da böyle yarası iyileşebilir bir saldırıya uğramış olmak mı yoksa en sevdiğin tarafından iradenin hiçleştirilmesi mi?
Peki toplumun bir otorite olarak kendini tanımlayan 'devlet' tarafından hiçleştirilmesi olarak okunabilir mi bu film?
Öte yandan 'nerede duracağını bilmeyen bir insan'la da ilgili. Suç/ceza kavramlarına, o 'adalet kılıcının' reostasının gidip geldiği gri alana dair söz alıyor. Devletin adalet sistemine duyulan derin güvensizlik sonucunda cezanın şahsileşmesi ile de ilgili. O poşet bir sınır aşımıydı dostum! Cezalandırma şahsi hale geldiğinde bireylerin 'final' noktalarının ne denli farklılaşabileceğini gösteren müthiş bir sahneydi. Özne kadın be kardeşim, sana ne oluyor??
Sanatsal analiz olarak şunu söyleyebilirim : İnsan ilişkilerinin girdaplarına bu kadar kolayca girebilen ve oralarda kaybolmadan yüzeye geri dönebilen, o son kısımda (perdede!) evin içini tragedya sahnesine çeviren Ferhâdî'ye yüz kere helâl olsun.
Bunun dışında, İran'da CD'sini aldığım -ama hâlâ izleyemediğim- 'İnek' filminden kimi kareler görmek, oyuncunun evindeki korsan CD'ler arasında Uzak'ı farketmiş olmak da hoşuma gitti.
Oyunculukların tümü muhteşemdi, ama o yaşlı adam neydi öyle! Olağanüstü bir seyir zevkiydi onu izlemek. Orada gibi hissettiriyor sizi.

Yani, diyeceğim o ki, sinema bu!


Taxi Tehran


Tahran sokakları, günlük hayat kavgası, türlü dertleri ve tasaları ile insanlar.. Öncelikle, yeniden Tahran'ın küçelerinde hissetmek çok hoşuma gitti..Fikir yeni değil, bunu birçok İranlı yönetmen kullandı. Hikayeler ilk başta müthiş gerçekçi başladı, ancak ne yazık ki film ilerledikçe naifleşti ve zayıfladı.. En sondaki avukat kadın yüreği güzel bir insan, İran'daki aydın sınıfı çok beğeniyorum zaten.. Ancak yine de genele yayılmış olan didaktik hava, propaganda ve mesaj kaygısı filmi zedeleyecek kadar fazla.. Zaaflarıyla, insanı duygulandıran sakin kısımlarıyla bana İran'ı yeniden yaşattığı için zayıflıklarına rağmen sevdim ben bu filmi.

Amour


Hayatın en hüzünlü evresi olan yaşlılıkla ilgili acımasız ve mükemmel bir film yapmış Haneke. Yine karakterlerini uçlara sürüklemiş, zor durumlara sokarak kişiliklerini yapısöküme uğratmış, onlara hiç ummadığımız şeyler yaptırmış.. Bir beyefendinin içindeki canavar ne zaman ortaya çıkar? Genelde hiçbir zaman, ama onun oralarda bir yerde saklanmadğını kim söyleyebilir? Yalnızca 'zamanını' bekliyordur. Çok sert bir küçük burjuva eleştirisi de var, ama insana dair mevzuların yanında o kadar da önemli değil o... Müthiş bir film.

The Piano Teacher


Haneke'yi izlemek de kısmet oldu nihayet..Çok sıkı, çok sağlam bir filmmiş bu Piyanist. Anne üzerinden ego, süper ego, id meselelerine fena dalmış, ve bir yazıda okuduğum gibi Lars nasıl 'dışa patlıyorsa' Haneke de aynı şiddette 'içe' patlıyor. Sinema dilini, kamera kullanımını filan çok beğendim naçizane. Cinselliğin bu denli yoğun kullanılması da mecburiyetten, çünkü bu id vs meselelerini en iyi 'gösteren' alan orası.. Piano piano tüm filmlerini izlerim Haneke'nin.

Antichrist

Cahillik parayla değil ; bu dünyada Charlotte Gainsbourg diye bir kadın, bir oyuncu yaşar imiş. Lars'ın filmlerine takılmasam bilemeyecektim. Hayranı oldum.
Lars yine ağzımızı burnumuzu darmadağın etmiş Antichrist ile (bayaa da eskiymiş bu film yahu..) Melancholia'nın öncülü diye izledim, çok da ilişkili değilmiş. Benim bilgi düzeyimi fazlasıyla aşan psikolojik / Freudian göndermelerle dolu, rahatsız edici ama olağanüstü sahneleri olan bir film. Genelde konuya kendimi kaptırmadan, "yönetmenin bakışını kaybetmeden" izlemeye çalıştığım halde birkaç sahnede kalbim güm güm attı...
Benim anladığım şu : Lars insanın içindeki karanlığı, karmaşayı, çürümüş dişten gelen kokuya aldırmayan bir hekim sabrıyla deşiyor. Off.. acayip şeyler çıkıyor ortaya.. Ama ben tam anlayamadım henüz.. Dücane hocanın yazıları var bu konuda, bakacağım.
Charlotte muhteşem bir oyunculuk sergiliyor. Hasılı : Okuyup okuyup yeniden izlemek gerek bu filmi.

Melancholia


Varoluşçu filmlere takılmaya karar verdiğimiz için Lars babadan 'Melancholia' filmini izledim. Gezegen mevzusunun zayfılığı, Trier'in tembelliği vs'yi atlamak, ona torpil yapmak istiyorum.. Ben bu filmde özellikle Justine'in hissettiği varoluşsal bunalımı, sıkıntıyı, yalnızlığı, kendini duygularına bırakabilme 'hayvansılığını' çok iyi anlattığını düşünüyorum yönetmenin.. Belki de etraftaki tüm o şablon kişiler ve anlatımlar Lars'ın esas diyeceğinin altını çizmek içindi.. Olamaz mı yani? Ekşi'de birkaç sert eleştiri okudum, üstüne Fatih de bayaa bi çakmış filme, ama ben yine de sevdim ya..
Edit : Bu filmi en iyi anlatan görüntü ve ifade şu bence : "Geceleri huzursuz bir şekilde Melancholia’nın parlak ışığına bakarak geçiren Claire’e karşın Justine Melancholia gezegeninin ışığında çırılçıplak güneşlenecek kadar kıyametin güzelliğinin bir parçası olmak istemektedir." Gerçi Justine'in bunu bilinçli bir seçimler yaptığına inanmıyorum, ama bu görüntü kendini tamamen doğanın bir parçası kılmak bağlamında yerli yerinde kullanılmış fikrindeyim.

The Wind That Shakes The Barley


Bir başka Altın Palmiyeli film.. Ken Loach'u çok seviyorum, ama tuhaftır onda hep bir inandırıcılık sorunu olduğunu hissediyorum. Biraz naif bir Marksist propagandist, ve öğreten adam olması dahi beni o kadar kasmıyor, demek istediklerini anlamaya, üzerinde düşünmeye odaklanabiliyorum, ama ah şu inandırıcılık meselesi! Bilemiyorum nasıl aşacağım... Chris'i öldürdükleri sahne çok acıklıydı, diğer her şey benim İrlanda meselesi hakkında bilgilenmemi sağladı 'sadece'. Teşekkürler Ken baba.. Ancak, yine de benim için sinema sanatı böyle bir şey değil doğrusu.

Rosetta 


İzlerken karın ağrısı yaratacak denli gerçekçi bir film Rosetta. Ben bu Dardenne abileri duyardım ama hiç izlememiştim filmlerini, bayaa iyiymiş. Bu da Palmiyeli bir film ve bence çok hak ediyor. Uzun tüp taşıma sekansı, un çuvalına sarılma sahneleri filan çok iyiydi.. Öte yandan, sanki anlatması çok zor olmayan bir hikayeyi biraz tekdüze anlatmış.. Neyse, ben kimim ki Dardenne biraderlere laf ediyorum.. Sonuç : Sıkı bir film.

The Son's Room


Altın Palmiyeli (2001) bir başka film.. Böyle 'insanı' anlatan filmleri seviyorum, ve sanırım Cannes'daki jüriler de genelde bu tür filmlere ödül veriyorlar. İçinde bilmece, bulmaca olan filmler bayıyor beni.. Geri dönülmez bir kaybın yarattığı devasa acı ve boşluk ile baş etmeye dair bir Avrupa filmi. Hem de bayaa Avrupalı ; mesafeli, minimalist ve hatta yer yer 'soğuk'. Sondaki gece yolculuğu sahnesi çok kuvvetli. Her ne kadar izlediğim en zayıf Altın Palmiyeli filmlerden biri olsa da genel kategori bağlamında gayet iyi bir film.


The Class


Altın Palmiye alan bir başka kıymetli film.. Fransızlar bu film işini iyi biliyor. 'Sınıf' mikrokosmozu üzerinden göçmenlik, suç, ceza, gri alanlar, beyaz Fransızlar, alt-üst ilişkileri, ve tabii eğitim meseleleri...Kısa ama sıkı dokunuşlarla ergen ve genel olarak insan manzaraları. Tıpkı 'La vie de Adele'deki gibi bu filmde de 'izleyici' olduğunuzu unutturup resmen 'orada' bulunan bir röntgenciye çeviriyor film sizi. Bunu çok pozitif bir şey olarak söylüyorum.Müthiş doğal akıyor her şey. Ne kadar beğendiğimi anlatamam.

The Past


Ashgar babanın sıkı filmlerinden biri. İlk başlarda 'Ayrılık'tan daha olgun bir sinema dili olduığunu düşündüm ve çok heyecanlandım. Ancak ne yazık ki film ilerledikçe Farhadi'nin kurduğu matriks gereksizce karmaşıklaştı ve içinden çıkmak için kaçınılmaz ucuzluklara başvurmak zorunda kaldı. Yine de sinema duygusunu iyi iletmiş baba.. Sorunların altında boğulmuş bir insanın bir pencereyi açması... ve son sahnede kadının ağlaması... bunlar muhteşemdi. Yine de, son analizde, Ayrılık'ın kuvvetli matematiğine sahip değil.

La vie d'Adèle


Bir ayrılık sahnesi bu kadar mı iyi çekilir, bir aşk hikayesi bu kadar mı dokunaklı anlatılır.. Öte yandan, kentli, modern ve insana iyi gelen bir film. Benim için iz bırakan yapıtlardan biri oldu. Cannes'daki palmiyeyi sonuna kadar hak etmiş. Son derece açık lezbiyen sahnelerinden dolayı herkes için olmayabilir, onu da söyleyeyim.. Çok zenginleştirici bir film.

No comments:

Post a Comment