Haftanın üç günü filan evden çalışıyorum. Sabah erkenden kalkıp ortalığı biraz toparlamayı bir alışkanlık haline getirebildim nihayet. Sonra, diyette beni motive etsin diye plastik şişeden bir at gibi su içiyorum. Neden sürekli motivasyon ihtiyacı içindeyim? Doğal, sakin bir şekilde akmıyor hiçbir şey; hep zihinsel bir çabaya ihtiyaç duyuyorum. Onu elde etmek için de irade lazım! Neden böyle oldu, yaşla mı ilgili? "Aldanmak, yaptığımız her işte şaşmaz yazgısı hepimizin. Her sabah parlak işler tasarlar, gün boyu budalalık ederim.”
Toplantılarda hep kamera açtığım için gömleğimi giyip masaya öyle oturuyorum. Diğer türlüsü kör, karanlık bir kuyudan dünyaya seslenmek gibi geliyor. Saat on civarı marul ve maydanozdan oluşan salatanın içine koyduğum kaynamış yumurta, peynir ve yanında çaydan oluşan kahvaltımı ediyorum. Ekranda Fatih Altaylı. Beni ona çeken enerjik, heyecanlı tarzı mı? O gün Suriyeliler hakkında ırkçı laflar ettiyse "Ayıp ayıp" diye kısa bir yorum yazdıktan sonra tabağımı mutfağa götürüyorum. Peçeteliğin yanında duran 5 dakikalık kum saatimi çevirip biraz ortalığı topluyorum. Bu kadarcık sürede bile insan bir sürü iş yapabiliyor! Sonuç her seferinde şaşırtıyor beni.
Akşam olunca Flu TV'de entel dantel bir şey varsa biraz ona bakıyorum. Güzel bir voleybol maçı bulabilirsem (Eczacıbaşı-Vakıfbank gibi) molaları ve challenge'ları ileri sara sara onu izliyorum. Maç sırasında kafam sürekli gidip geliyor : Annem için daha çok şey yapabilir miydim? Brezilyalı Gabi nasıl bu kadar sıçrayabiliyor? Fileye o kadar yakın durup değmemeyi nasıl başarıyorlar? Babama o gece o lafları etmem şart mıydı?
Teoman diyor ki, "Çalışmak manasız, ama çalışmayınca da insan çok sıkılıyor". Akşamları bu durumdayım. Büyük, devasa boş zamanlar insanı mahvedebilir. Kendimi kaptıracağım bir şeyler olması lazım. Kitap mı okusam? Montaigne dışında hiçbir şey okumak istemiyorum artık. Sonra uykum geliyor. Yatakta telefondan 1965 Tal-Spassky maçını izlerken uyuyakalıyorum.
No comments:
Post a Comment