Monday, March 7, 2016

İsrail-Filistin Notları

Bir proje için sekiz aylığına İsrail-Filistin’deyim. Hayfa’nın German Colony caddesinde Şabbat sessizliği var. Kıbrıs’tan yeni dönmüş yük gemilerinin sirenleri kafedeki klasik müziğe karışıyor. Karşımda BMW F800ST motoruyla Mısır’dan Güney Afrika’ya gitmiş ve Tanzanya üzerinden dönmüş bir Belçikalı var, adı Gil. Görmeden, birlikte yaşamadan, halklar hakkında ahkâm kesmenin sakıncalarından bahsediyor bana.
Tepedeki kutsal Bahai bahçelerinin üzerinden gün yavaş yavaş batıyor. Kadim kültürlerin birbiriyle kanlı bıçaklı olduğu topraklarda bulunduğumu unutuyorum. Bu iyi.
Bizim proje ekibi Birleşmiş Milletler’den alınmış bir kesit gibi. Yunan, Macar, Türk, Yahudi, Hintli, Portekizli, İspanyol, Ukraynalı... Ortak dil İngilizce. Bu ülkede bir parça olsun İngilizce konuşamayan kimseye rastlamadım. İsrail-Filistin’de hiç İbranice öğrenmeseniz de hayatınızı rahatlıkla sürdürebilirsiniz. İsveç’te metroda benden para isteyen hırpani giyimli çocuğu başımdan savmak için İngilizce konuşmuştum, aklıma o geldi. Çocuk bu sefer İngilizce olarak tekrar etmişti talebini! Burada da aynı durum pekâlâ mümkün.
İsrail-Filistin demek güvenlik demek, özellikle de havaalanında. Saatlerce, en detaylı şekilde yapılan aramalardan geçmek bazen çok bunaltıcı olabiliyor. Yemekler bizimkilere çok yakın ; zaten humus var, daha ne olsun! Koşer kavramından dolayı bazı şeyleri birlikte tüketmiyorlar, örneğin et ile yoğurdu beraber göremezsiniz. Elbette domuz eti de yok. Yeme içme konusunda Hintli arkadaşın dahi sıkıntı çekmediğini hatırlarsak çeşitlilik fena sayılmaz.
Yemeğinizi yediniz, biranızı içtiniz. Hava da çok sıcak, ne yapmalı? Elbette ilk akla gelen şey plaja gitmek. Tel Aviv’de kentin en işlek caddelerinin paralelinde uzayıp giden kumsallar var. Haftasonları sahilde vakit geçirmek, kumsal pinponu oynamak çok sevilen bir aktivite. Hiç uyumayan bir şehir Tel Aviv ; gecenin her saatinde açık bir yerler bulabilirsiniz. Dizengoff’ta yürüyebilir, Gaugin ve Picasso tablolarının dahi olduğu Modern Sanatlar Müzesi’nde gezebilir, Rothschild’da bir içki yudumlayabilir, Block diskosunun dumanlı atmosferinde funk müzik dinleyebilirsiniz. Tel Aviv’de hiçbir gün insanın canı sıkılmaz, Şabbat hariç!
Şabbat, Yahudi kültürünün muhtemelen en ilginç kısımlarından biri. Tanrı dünyayı yedi günde yaratmış, altıncı günde dinlenmiş, yani Şabbat’ta. Ama ne dinlenmek… Yemek yapmak yok, araba kullanmak, asansör düğmelerine basmak, dönen kapılardan geçmek yok. Bizim sevgili Javier ve Artem’in başına gelenleri anlatayım oradan anlayın : Aylardan Ağustos, geceler dahi pek sıcak. Şabbat gecesinde, yani cumayı cumartesiye bağlayan gecede bizimkiler kısa bir yürüyüşten sonra otele yaklaşmışken genç bir çift onları kibarca durduruyor. Belli, bir dertleri var. “Yahudi misiniz?” “Hayır değiliz”. Bu konuşmadan sonra onları ısrarla bir şey için evlerine davet ediyorlar. Sigorta mı attı acaba? İyi kalpli dostlarımız kabul ediyor ve birlikte eve varıyorlar. Altı-yedi kişilik aile kan ter içinde onları karşılıyor. Genç Yahudi kadın fırlayıp klimanın kumandasını getiriyor ve büyük yeşil düğmeyi göstererek bizimkilere rica ediyor : “Sıcaktan ölüyoruz, lütfen bizim için basar mısınız?”
Bu ülke hakkında anlatacak çok şey var, şimdilik Tel Aviv sokaklarından hızlı bir şekilde geçmekle yetinelim. Hahagana istasyonunda uzun tırnakları mor ojeli genç bir kadın asker tren bekliyor ; az ötede bir adam yanındaki arkadaşına yakında evleneceğini ama sevgilisi yabancı olduğu için bunu ancak Kıbrıs’ta yapabileceğini anlatıyor ; Etiyopya’dan on yıl önce gelmiş zayıf bir kadın binlerce benzeri gibi istasyondaki çöpleri temizlemekle uğraşıyor ; Habima meydanında kendi hükümetlerini protesto eden İsrailli liberaller ile aşırı milliyetçiler ağız kavgasına tutuşmuşlar ; ikinci sınıf bir barın televizyonunda Nazareth hakkında kimsenin izlemediği bir belgesel var, İsa’nın kasabasından, oradaki Hıristiyan Araplardan bahsediyor. Tel Aviv sokaklarında orta yaşlı kadınlar küçük köpeklerini gezdiriyor.
Ve Kudüs… İsrail-Filistin’e dair bir yazıda en çok onun hakkında yazmak gerek, biliyorum ; ama buna gücüm yok. İnsanlığın büyük bir mirasını taşıyan bu kadim topraklardaki gerilim çok yoruyor beni. Ağlama duvarından, Al Aqsa camiinden, İsa’nın çarmıha gerildikten sonra kanlı bedeninin yatırıldığı taşı silip silip öpen kadınlardan, Müslüman kısma geçmek için vermek durumunda kaldığım Fatiha imtihanından daha ayrıntılı bahsedebilmek isterdim. Ne var ki, orada süren kavganın şiddeti ve insanı düşürdüğü karamsar ruh hali buna izin vermiyor. Havada hep yüksek bir voltaj var başkentte…
Evet, işte böyle ; tadımlık bir gezi yazısı… İlginizi çekmiş olduğunu umarım. Haberlerde sürekli çatışmalarla anılan bu güzel ülke hakkında günlük hayatın içinden birkaç resim aktarmaya çalıştım. Kesin olan şu ki, o toprakların artık kalıcı bir barışa ihtiyacı var, çünkü çok yorgun. Ve bunu fazlasıyla hak ediyor. (Ocak 2015) 

4 comments: