Bir proje için sekiz aylığına
İsrail-Filistin’deyim. Hayfa’nın German Colony caddesinde Şabbat sessizliği
var. Kıbrıs’tan yeni dönmüş yük gemilerinin sirenleri kafedeki klasik müziğe
karışıyor. Karşımda BMW F800ST motoruyla Mısır’dan Güney Afrika’ya gitmiş ve
Tanzanya üzerinden dönmüş bir Belçikalı var, adı Gil. Görmeden, birlikte
yaşamadan, halklar hakkında ahkâm kesmenin sakıncalarından bahsediyor bana.
Tepedeki kutsal Bahai
bahçelerinin üzerinden gün yavaş yavaş batıyor. Kadim kültürlerin birbiriyle
kanlı bıçaklı olduğu topraklarda bulunduğumu unutuyorum. Bu iyi.
Bizim proje ekibi Birleşmiş
Milletler’den alınmış bir kesit gibi. Yunan, Macar, Türk, Yahudi, Hintli,
Portekizli, İspanyol, Ukraynalı... Ortak dil İngilizce. Bu ülkede bir parça
olsun İngilizce konuşamayan kimseye rastlamadım. İsrail-Filistin’de hiç
İbranice öğrenmeseniz de hayatınızı rahatlıkla sürdürebilirsiniz. İsveç’te
metroda benden para isteyen hırpani giyimli çocuğu başımdan savmak için
İngilizce konuşmuştum, aklıma o geldi. Çocuk bu sefer İngilizce olarak tekrar
etmişti talebini! Burada da aynı durum pekâlâ mümkün.
İsrail-Filistin demek
güvenlik demek, özellikle de havaalanında. Saatlerce, en detaylı şekilde
yapılan aramalardan geçmek bazen çok bunaltıcı olabiliyor. Yemekler bizimkilere
çok yakın ; zaten humus var, daha ne olsun! Koşer kavramından dolayı bazı
şeyleri birlikte tüketmiyorlar, örneğin et ile yoğurdu beraber göremezsiniz.
Elbette domuz eti de yok. Yeme içme konusunda Hintli arkadaşın dahi sıkıntı
çekmediğini hatırlarsak çeşitlilik fena sayılmaz.
Yemeğinizi yediniz, biranızı
içtiniz. Hava da çok sıcak, ne yapmalı? Elbette ilk akla gelen şey plaja
gitmek. Tel Aviv’de kentin en işlek caddelerinin paralelinde uzayıp giden
kumsallar var. Haftasonları sahilde vakit geçirmek, kumsal pinponu oynamak çok
sevilen bir aktivite. Hiç uyumayan bir şehir Tel Aviv ; gecenin her saatinde
açık bir yerler bulabilirsiniz. Dizengoff’ta yürüyebilir, Gaugin ve Picasso
tablolarının dahi olduğu Modern Sanatlar Müzesi’nde gezebilir, Rothschild’da
bir içki yudumlayabilir, Block diskosunun dumanlı atmosferinde funk müzik
dinleyebilirsiniz. Tel Aviv’de hiçbir gün insanın canı sıkılmaz, Şabbat hariç!
Şabbat, Yahudi kültürünün
muhtemelen en ilginç kısımlarından biri. Tanrı dünyayı yedi günde yaratmış,
altıncı günde dinlenmiş, yani Şabbat’ta. Ama ne dinlenmek… Yemek yapmak yok,
araba kullanmak, asansör düğmelerine basmak, dönen kapılardan geçmek yok. Bizim
sevgili Javier ve Artem’in başına gelenleri anlatayım oradan anlayın : Aylardan
Ağustos, geceler dahi pek sıcak. Şabbat gecesinde, yani cumayı cumartesiye
bağlayan gecede bizimkiler kısa bir yürüyüşten sonra otele yaklaşmışken genç
bir çift onları kibarca durduruyor. Belli, bir dertleri var. “Yahudi misiniz?”
“Hayır değiliz”. Bu konuşmadan sonra onları ısrarla bir şey için evlerine davet
ediyorlar. Sigorta mı attı acaba? İyi kalpli dostlarımız kabul ediyor ve
birlikte eve varıyorlar. Altı-yedi kişilik aile kan ter içinde onları
karşılıyor. Genç Yahudi kadın fırlayıp klimanın kumandasını getiriyor ve büyük
yeşil düğmeyi göstererek bizimkilere rica ediyor : “Sıcaktan ölüyoruz, lütfen
bizim için basar mısınız?”
Bu ülke hakkında anlatacak
çok şey var, şimdilik Tel Aviv sokaklarından hızlı bir şekilde geçmekle
yetinelim. Hahagana istasyonunda uzun tırnakları mor ojeli genç bir kadın asker
tren bekliyor ; az ötede bir adam yanındaki arkadaşına yakında evleneceğini ama
sevgilisi yabancı olduğu için bunu ancak Kıbrıs’ta yapabileceğini anlatıyor ;
Etiyopya’dan on yıl önce gelmiş zayıf bir kadın binlerce benzeri gibi
istasyondaki çöpleri temizlemekle uğraşıyor ; Habima meydanında kendi
hükümetlerini protesto eden İsrailli liberaller ile aşırı milliyetçiler ağız
kavgasına tutuşmuşlar ; ikinci sınıf bir barın televizyonunda Nazareth hakkında
kimsenin izlemediği bir belgesel var, İsa’nın kasabasından, oradaki Hıristiyan
Araplardan bahsediyor. Tel Aviv sokaklarında orta yaşlı kadınlar küçük
köpeklerini gezdiriyor.
Ve Kudüs… İsrail-Filistin’e
dair bir yazıda en çok onun hakkında yazmak gerek, biliyorum ; ama buna gücüm
yok. İnsanlığın büyük bir mirasını taşıyan bu kadim topraklardaki gerilim çok
yoruyor beni. Ağlama duvarından, Al Aqsa camiinden, İsa’nın çarmıha gerildikten
sonra kanlı bedeninin yatırıldığı taşı silip silip öpen kadınlardan, Müslüman
kısma geçmek için vermek durumunda kaldığım Fatiha imtihanından daha ayrıntılı
bahsedebilmek isterdim. Ne var ki, orada süren kavganın şiddeti ve insanı
düşürdüğü karamsar ruh hali buna izin vermiyor. Havada hep yüksek bir voltaj
var başkentte…
Evet,
işte böyle ; tadımlık bir gezi yazısı… İlginizi çekmiş olduğunu umarım.
Haberlerde sürekli çatışmalarla anılan bu güzel ülke hakkında günlük hayatın
içinden birkaç resim aktarmaya çalıştım. Kesin olan şu ki, o toprakların artık
kalıcı bir barışa ihtiyacı var, çünkü çok yorgun. Ve bunu fazlasıyla hak ediyor. (Ocak 2015)
This comment has been removed by the author.
ReplyDeleteThis comment has been removed by the author.
ReplyDeleteThis comment has been removed by the author.
ReplyDeleteThis comment has been removed by the author.
ReplyDelete